YURT DIŞINDA YAŞAM

En son güncellendiği tarih: May 9


Nalan Baldil //

Editör: Sedanur Yıldırım


Bilirsiniz, herkesin belli dönemlerde yaşadığı yerden kaçıp gitme hayalleri olur, sonra sessizce geçmesini bekler ve kaldığı yerden hayatına devam eder. Ancak eşim ve ben böyle yapmadık. Bu hayalimizin gerçekleşmesi için ilk andan itibaren yaşam biçimimizi bu planımıza göre şekillendirmeye başladık. Vazgeçmedik. Yaptığımız araştırmalar sonucunda yurt dışında yaşamaya başlamak için en önemli etkenlerin bireysel maddi imkanlara sahip olmak ve gitmeyi planladığımız ülkelerin iş ve eğitim piyasasına kendimizi kabul ettirebilmek olduğunu öğrendik.


Hayalimiz Amerika’da yaşamaktı. Orada yaşamaya başlamak için hazırlık yaptık ancak bazı sebeplerden rotamızı değiştirmek durumunda kaldık ve B planımıza, yani Avrupa’ya yöneldik. Daha önce hakkında futbol takımlarının isimleri ve coğrafi keşiflerdeki denizcileri hariç hiçbir fikre sahip olmadığımız Avrupa’nın en batısında yer alan Portekiz’de yaşamaya karar verdik. Yerleşme konusunda harekete geçtiğimizde yurt dışına tatile çıkmak ile orada yaşamak arasındaki farkı, istenilen belgeleri hazırlarken anlamaya başladık.

Her şey tamamdı, belgeler hazırdı, vedalar yapıldı ve kocaman valizlerle Portekiz’e geldik. İlk haftalarda ev bulana kadar otelde konaklamak durumunda kaldık. Önerim, eğer yurt dışında yaşamaya karar verir ve uygun bir ev bulamazsanız onun yerine uygun fiyatlı bir otel bularak işinizi kolaylaştırabilirsiniz. Çünkü içinize sinmeyen bir eve yerleşmek o evden tekrar taşınmak anlamına gelecektir. Böyle bir süreç, mantıksız ve zaman kaybı. Ve ayrıca gerçekten çok yorucu. Ruh haliniz de bu süreçten ziyadesiyle etkileniyor. Yaşadım şahidim; Türkiye’de alıştığımız geniş odalı, yeni yapılmış evleri unutun ve tabii ki içindeki modern, birbirinden şaşaalı mobilyaları da… Yurt dışına çıkmadan önce hepsine doya doya sarılın ve ardından bir tüketim toplumu evladı olarak gözyaşları içerisinde meta fetişizminize veda edin. Çoğunlukla eski yapılı, ufak odaları olan ve biraz da rutubet kokulu evlere ve minimalizme kendinizi hazırlayın. Tabii ki bu durum her ülke için geçerli olmayabilir.

Tarihine, tarihi yapılarına, kültürüne ve mimarisine sahip çıkan Portekiz insanı evindeki eşyalar için de aynı özveride bulunuyor ve fazla olan hiçbir şeyi almıyor. Var olanı da eskimeden atmıyor. Bizim antika diye satın aldığımız birçok eşya burada hâlâ günlük hayatta kullanılıyor. Kısacası Türkiye’de gördüğüm tüketim çılgınlığına Avrupa’nın hiçbir ülkesinde rastlamadım. Yani buralarda komşuya nasıl hava atalımdan ziyade, ihtiyaç kadar tüketelim alışkanlığı oturmuş. Çoğu Avrupa ülkesinde belirli oranda yeşil alanı koruyabilmek, sürdürülebilir bir ekolojiye katkıda bulunmak, şehirlerin ruhunu ve mimarisini daimi kılabilmek adına yeni yapıların inşa edilmesine çok ciddi yasal kısıtlamalar getiriliyor. Yani Türkiye’de olduğu gibi sınırsız bir konut üretimi ve arzı ve tabii ki artan nüfusun yarattığı konut talebi olmuyor. Yeni konutlar yapılmayınca kısıtlı sayıdakileri de ne yazık ki ranta kurban ediliyor. Bu durumda da kiralar ve ev fiyatları uçuşa geçiyor.


Çalıştığınız zaman kazandığınız paranın yarısı veya daha fazlasını ev kirasına vermek gibi bir durumla karşı karşıya kalmak var. Türkiye’deki yapay ekonomik model (kredilerle yaşamayı sürdürmek gibi) Kapıkule’den sonra çalışmıyor ve insan istese de istemese de belirli bir dönem minimalist yaşamak durumunda kalabiliyor, bu da yurtdışına yerleşme niyeti olan okurlar için ciddi bir hesap kitap yapma gerekliliği anlamına gelebilir. Günlük ev ve gıda gibi ihtiyaçlarını her sokakta bulunan market veya dükkanlardan temin etme konusunda da tüketim kültürünün nimetlerinden faydalanabiliyor insanımız. Henüz Avrupa’da tüketim toplumu diyebileceğimiz ülkelerin hiçbirinde Türkiye’deki kadar çeşitlilik ve arz bolluğu görmedim. İyi ki de görmemişim, yaşadığımız yerden daha fazla çeşitliliğe sahip olanlarına gönlüm kayabilirdi ve yeniden bir göç dalgası başlatmak gerekebilirdi.


Yeme içme konusunda en çok çeşitliliğe sahip ülkelerden birinin evladı olarak buraya geldiğimiz ilk gün yemeklerimizi çok özleyeceğimizi anladık. Gerçekten hangi ülkede yaşarsanız yaşayın Türk yemeklerinin lezzeti, çeşitliliği ve fiyat uygunluğu konusunda yarattığı sayısız alternatifi özlüyor olacaksınız. Özellikle sucuk, pastırma, çay, Türk kahvesi… Bu dörtlüye ulaşmak en zoru. Eğer midenize düşkünseniz bir kez daha düşünün taşınma konusunu. Yaşadığınız her gün için 3 kez ne yemek istediğiniz konusunda kendinize delice sorular sormanız an meselesi olacak.


Yaşadığımız ülkenin sosyal şartlarına gelecek olursak; öncelikle genellemelerden uzak kalmak istiyorum ancak yine de yer yer genellemeye başvurmak durumunda kalacağım. Gezilerimizde her ülkede insan profilinin farklı olduğunu deneyimledik. Kimisi fazla disiplinli, kimisi fazla rahat. Portekiz metropol şehirleri Lizbon ve Porto’dakiler de dahil olmak üzere Portekiz insanının da oldukça rahat olduğunu yaşayarak gördük. Esasen üzerimdeki kapitalist baskıdan uzaklaştırdığı için bu yaşam tarzı, rahatlık ve durgunluk ilk zamanlar bir hayli mutlu ediyordu ancak sonraları bu durumu yadırgamaya başladım. Nihayetinde farklı deneyimlerin uyarılmalarıyla yetişen genç nesilden olduğumuz için koşturacak, yetişilecek etkinlikler, eğitimler, iş toplantıları, zaman çizelgeleri vb. birden ortadan kayboldu. 15 milyonluk nüfuslu bir kentten 3 milyonluk bir kente gelmenin etkisinden öte bir dinamizm farklılığından söz ediyorum. Bu farklılık bazen huzur verici oluyor, bazen de sıkıcı gelebiliyor.


Kendiniz veya aile bireyleriniz için eğitim her ülkede çok büyük önem arz ediyor. Rekabet edebilmek veya insanın kendisini gerçekleştirmek için ihtiyaç duyduğu bu farkındalık artışı imkanlarına erişimi çok yaşamsal bir konu olarak karşınıza çıkabilir. Hangi ülkeye gidecekseniz gidin, eğitim kurumlarını ve sistemini iyice araştırın, bence buradaki şanssızlık, İngilizce eğitim veren üniversite sayısının çok az olması. Kaliteli bir Portekizce eğitim alabilmek tabii ki mümkün ve bunu devlet sağlıyor ancak dil konusunda kendinizi geliştirmeye zaman harcamanızın ardından mümkün olacak bu.

Hiç dikkatinizi çekti mi bilmiyorum, yurt dışından gezmeden dönen herkes mutlaka şunu söyler: ''Avrupa’da araçlar yayalara yol verir.'' ancak Türkiye’de tam tersidir. Yayalar yaya geçidinde dahi araçlara yol verir. Bu insani bir tavır, baskıcı olmamanın dışa vurumu veya tezahürü… Korna sesinin olmadığı bir şehir hayal edin, Avrupa’daki ve ABD’deki çoğu şehir de bu şekilde. Bu güvenlik anlamına da geliyor. Güvenlik demişken istediğiniz saatte sokağa çıkabilir, istediğiniz kıyafeti giyebilirsiniz. Açıkçası Türkiye’de en çok rahatsızlık duyduğum konulardan biri buydu. Düşünseniz; giydiğiniz kıyafete göre neyi hak edip neyi hak etmediğinize toplum karar veriyor. Sınırları insanların bireysel yargıları belirliyor.

Her neyse, yurt dışında yaşamanın olumsuz tarafları yok mu, elbette fazlaca var. Mesela; bulunduğunuz yaşa kadar edindiğiniz sosyal ve mesleki çevreniz bir anda yok oluyor. Bir yere gelebilmek için yıllarınızı verdiğiniz mesleği gittiğiniz ülkede devam ettirememeniz söz konusu olacaksa bu büyük bir yıkıma sebep olabilir. Kariyer anlamında ciddi emek verip geldiğiniz konumdan bir çırpıda vazgeçip yaşadığınız ülkede çok da itibar görmeyen bir işi yapmak zorunda kalabilirsiniz. Ki çoğunlukla böyledir. Eğer alışkanlıklarınız özgürlüğünüzden ağır basıyorsa farklı bir ülkede yaşamanız gerçekten çok zor. Ama önceliğiniz özgürlüğünüz ise kariyerinizi alışkanlıklarınızı bir kenara bırakmaktan yeni maceralara atılmaktan, yeni insan yeni kültür tanımaktan korkmazsınız. Açıkçası güçlü bir sinir sistemine sahip olan her insanın yurt dışı deneyimini mutlaka yaşaması taraftarıyım. Çünkü içinde bulunduğunuz şartlar sizi çok da mutlu etmiyorsa insan farklı tatları, farklı renkleri denemeli diye düşünüyorum.

''Yurt dışında yaşamalı mıyım?'' diye hâlâ tereddüttü olan varsa tek önerim; yaşayacağınız tüm olumsuzlukları göz önünde bulundurarak çıkmalısınız. Turist olarak gitmekle yaşamak için gitmek arasında çok fark var, bu yüzden pembe gözlüklerini çıkararak yola çıkmalısınız. Bu arada lütfen kıyaslama olayını fazla abartmayın. Yaşadığınız yerin tadını çıkarın. Adapte olmaya bakın, kafa olarak ülkenizden çıkmadıkça yurt dışında yaşamış olmazsınız ve tam bir eziyete dönüşür. Yaptığınız tek şey döneceğiniz gün sayısını hesaplamakla geçer. Türkiye birçok Avrupa ülkesine nazaran içe kapanık nesiller yetiştiriyor, bunu aşmamız lazım. Dünyada 200 küsur ülke var ve yurt dışında hayat daha rahat diye genellemek doğru olmaz, yurt dışı denilen ülkeler Avrupa ülkeleri ise bunda gerçeklik payı olabilir ancak yine de hangi ülkeye gidecekse insan; iyice araştırmalı. Sosyal medya, forumlar ve binlerce sayfa yazı ve dakikalarca video var. Gözü kapalı bir şekilde, tepkiyle yola çıkmak çok hoş olmayan sonuçlar doğurabilir ve bunun önlemini araştırarak alabiliriz.

Kısaca özetlemem gerekirse Türkiye ile Avrupa arasında yüzlerce fark sayabilirim ama en önemlisi insana verilen değer. Ülkenizde görmediğiniz değeri ziyadesiyle Avrupa’da görmeniz mümkün. Çünkü son yıllarda daha iyi anladım ki Türkiye’de sahip olduğunuz canın da bir değeri kalmadı ve her an her şey başınıza gelebilir. Bu korkuyla yaşamak bile ürkütücü değil mi? Varsa imkanın çık, yaşa, gör güzel kardeşim, hayat kısa. Kararsızlıklar için zaman kısıtlı.


Not: Dergimizin bu sayısında Avrupa’da yaşamı bir Türk’ün gözünden aktarmaya çalıştım. Siz bu sayıyı okurken bir sonraki sayı için ise Amerika’ya yol almış olacağım. Biraz heyecanlıyım, sizin de okurken aynı heyecanı yaşayacağınıza eminim. Ve eğer paylaşmak isterseniz, Amerika için önerilerinizi bekliyor olacağım. :)






© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube