© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

YILIN PLÂĞI STOKLARDA!



Geçen hafta büyük bir trajedi yaşadım: Pikabımın iğnesi kırıldı. “Ev, plâklarımla pikabımın bulunduğu yerdir” mantığında yaşayan biri olarak, bir an önce bu hayati sorunu çözmem gerekiyordu. Önceki yıllarda internet aracılığıyla yurt dışından alıyordum; çünkü buradaki satıcılar fiyatları o hâle getirmişlerdi ki, yurt dışından aldığımda, posta masrafı da dâhil olmak üzere buradaki fiyatın ancak yarısına mâl oluyordu. Son yıllardaki hükümet politikaları sayesinde Türk Lirası büyük oranda değer kaybettiğinden ve artık Deli Dumrul mantığıyla dışarıdan gelen zarflardan bile haraç, pardon vergi alındığından fiyatlar eşitlenmiş durumda. İğne elime ulaşıp kartuşa takılınca, birkaç gün süren, insanlık için küçük, benim içinse gayet büyük bu facia kazasız belâsız atlatılmış oldu.


Şimdi sıra yeni iğnemi kutlamaya gelmişti. Ses düğmesini her zamankinden biraz daha açıp, yeni iğnemle tanıştıracağım ilk plâğı seçmeye çalıştım. Elim albümler rafına gitti ve Sibel Tüzün’ün 1998 yılı albümü “Hayat buysa, ben yokum bu yolda” plâtoda dönmeye başladı. Albümün açılış şarkısını severim; gitarlar, davul ve Sibel Tüzün’ün vokali iğneden akmaya başlamıştı. Bu albüm, ülkede yayımlanan son plâklardandı. Sonrasında müziği kaset ve cd’lerden dinler olmuştuk. Neyse ki, zaman içinde pikaplar ve plâklar yeniden moda oldu ve tekrar plâk basılmaya başlandı. Plâk almak en sevdiğim aktivite olduğundan, bu canlanma pek hoşuma gitmişti. İlk zamanlar yeni basım plâklar ilgimi çekse de, sonraları çoğunun kelimenin tam anlamıyla para tuzağı olduğunu fark ettim.


Dükkân kirası, vergi gibi masraf kalemleri olmadığı için plâk satışları artık internette yapıldığından, mecburen ben de facebook gruplarını takip eder oldum. Bu sayede yeni çıkan albümleri de takip edebiliyorum. Son yıllarda, eskiden yayımlanmış albümlerin tıpkıbasımları, daha önceden yayımlanmamış çeşitli kayıtlar, yayımlanmış albümlerden seçkiler yapılarak oluşturulanlar olmak üzere, peş peşe yeni albümler yayımlanıyor. Bir kısmının gerçekten önemli olduğunu ve mutlaka yayımlanması gerektiğini düşünüyor olsam da, her olayda olduğu gibi bunda da ifrata kaçılmış vaziyette. Örneğin, Arşiv Plâk tarafından yayımlanan Burhan Tonguç 45liğinin ülkenin müzikâl geçmişi açısından son derece önemli ve özel bir yere sahip olduğunu düşünüyorum. Finders Keepers tarafından yayımlanan Durul Gence 45liği “Black cat” için de aynı durum geçerli. Mutlaka yayımlanması gereken plâklar bunlar. Ama önceleri kasette, sonra cd’de bolca dinlediğimiz nostalji kraliçesini (!) bir de plâk olarak basmak bence hiç gerekli değil. Barış Manço’nun 1975 yılında Tarsus Amerikan Koleji’nde verdiği konseri –kaydı kötü olsa bile– plâktan dinlemek büyük zevk ve tarihi bir anlamı var. Aynı şekilde, Cem Karaca’nın “Live in İstanbul 1973” ve İzzet Öz’ün sakladığı kayıtlardan hazırlanan “2.2.1973 Ankara” albümleri plâk olarak basılması gereken kayıtlar. Diğer yandan, gerek Barış Manço gerek Cem Karaca yeni basım albümler açısından kanımca en mağdur olan isimler. Plâk şirketleri yasal haklarını haiz oldukları albümleri, bazen tıpkıbasım, bazen seçmeler olarak ve özensiz şekilde peş peşe piyasaya sürüyorlar.


Bazen analog bantlar üzerindeki kayıtlarda herhangi bir temizleme işlemi yapmaya gerek bile duymadan, bazen orijinali çift plâk olan bir albümden rastgele seçilmiş şarkılarla albüm tek plâğa indirilerek, bazen de birbirleriyle tek organik bağı aynı şarkıcı tarafından söylenmek olan, yayımlandıkları yıllara bakıldığında dedeyle torun kadar ilintili şarkılar ardı ardına dizilerek plâklar yayımlanıyor. Çoğunun kapağı acemi bir fotoşopçu hazırlamışçasına kötü. Bir albüm hazırlanırken, sanatçıların şarkı seçimine, şarkıların düzenlemelerine, albüm kapağına, fotoğraflarına harcadıkları emeği bilen insanlar açısından bu plâkların çoğu sanatçısına haksızlık. Tabii Rainbow45 Records gibi firmalar tarafından yapılmış çok iyi işler de var. Dijital kayıtlardan plâk basmayı ise hiç anlamıyorum. “Cd kalitesinde müzik” diye plâk satmaya çalışmak nedir? Dijitalden dinlemek istesem cd dinlerim.


Türk müziği albümleri açısından durum daha da vahim. Makamsal bir müzik olduğundan, kulağı rahatsız etmemesi için makamlar arası geçişler ve makamların birbirini takip etmesi önemli bir kriterdir ya da idi. Çünkü yeni albümlerde eldeki her şarkı ipe dizer gibi sıralanıyor. “Ne ka çok şarkı, o ka çok para” ilkesiyle sıralanan şarkıların altyapıları da elden geçirilip dım tıs yerleştirilince tam frizbilik plâk elde etmiş oluyorsunuz.


Sibel Tüzün albümünün ardından dinlediğim morveötesi 45liğinin üstüme boca ettiği bu yeni basılan plâklar mevzuu kolayca geçiştirilebilir gibi değil. Geçtiğimiz günlerde, çok sevdiğim Tanju Okan’ın 1988 yılı albümü “Kime ne” plâk olarak basıldı. Zamanında sadece kaset olarak yayımlanmış bir albümdü. 2003 yılında cd olarak piyasaya sürülürken repertuarından “Hayâl olmuşsun” çıkartılarak albümün orijinalinde bulunmayan “Kadınım” açılış şarkısı yapılmıştı. Şimdi de bu hâliyle plâk oldu. Amaç “Kime ne” albümünü basmak değil, içinde “Kadınım” olan bir Tanju Okan albümü basmak. Neden? Çünkü “Kadınım” satar. Çünkü o kocaman Tanju Okan’ı tek şarkıya indirdiler. Çünkü ancak o kadar biliyorlar. Ayrıca albümün arka kapağındaki kabarık saçlı, uzun bir gece elbisesi giymiş, sırtı dönük kadın kim meselâ? Tanju Okan’ın şarkısında anlattığı, onu terk etmek isteyen, “o kapıyı kapat, dışarıda yalnız üşüyorsun” dediği kadın olamaz gibi geliyor bana. Bu kadında biraz Dalida havası var gibi sanki? Fotoşopçumuz böyle bir silueti uygun görmüş olmalı. Gerçi bu albümün duyurulduğu facebook plâk grubundaki ilân da, bir o kadar orijinaldi. Bilinçli olarak karartılmış, dolayısıyla hiçbir şeyin görülmediği bir fotoğrafın altında “Yılın bomba plâğı! Hangi sanatçı ya da plâk olduğunu söyleyemem. Almak isteyenler isimlerini yazsınlar” deniliyordu. Ama daha ilginç olanı, kimin plâğı olduğunu bilmeden yorumlarda “aldım” diyenlerin olmasıydı. Okan’ın geçtiğimiz yıl yayımlanan “Gizli sandıktaki türküler” albümü için ise, kurulacak herhangi bir cümle bile fazla; o denli yakışıksız.


Benzer bir olay da, Şenay’ın 1980 yılı albümü “Honki ponki”nin başına geldi. Popun en iyi albümleri listesindeki yeri yıllar geçse de değişmeyecek, efsane bir albümdür bu. Türkçe popun en önemli isimlerinden Şenay ve Şerif Yüzbaşıoğlu, muhteşem birikimlerini, deneyimlerini aktardıkları, asla eskimeyecek bir albüm yapmışlar ama sadece (!) 8 şarkı koymuşlar. Albüm yeniden yayımlanırken, yapımcılar, “eskilerden de serpiştirelim, nasılsa yer var” deyip Şenay’ın bir 45liğinden aldıkları “Dön artık” isimli şarkıyı da albüme ekleyivermişler. Üstelik bu, 45liğin B yüzü şarkısı! Zamanında ne Şenay akıl edebilmiş bunu, ne Şerif Yüzbaşıoğlu. Neyse ki, “yeni” yapımcılar müzikten daha çok anlıyor. İnsanların onca emek vererek, bir bütünlük gözeterek yaptıkları albüm konsepti darmadağın olmuş, ne gam?


Bir de öyle plâklar var ki, sadece koleksiyonerleri ilgilendirir. Ya çok duyulmamış ilk kayıtlardır, ya da sanatçının zamanında plâk yapmaya “değer görmediği” ve kullanmadığı kayıtlardır. Her iki durumda da genel dinleyiciye pek bir şey vermezler. O nedenle bu tip kayıtlar plâk olduğunda sadece ilgilisine hitap eder, çok fazla satması beklenmez. Prestij kayıtlardır. Az sayıda ve genelde numaralanmış olarak piyasaya sürülürler. Ülkemizde bu özelliklere ilâveten, bir de “fahiş fiyatlı olurlar” kuralı eklenmiştir. Nedeni için çok uzun açıklamalar yapılır; hatta bir kısmı doğru da olabilir. Ama sonra bir gün gelir, aynı plâk çıkış fiyatının yarısına satılmaya başlar. Çünkü ülkede 20 yıldır etik kurallar rafa kaldırılmıştır. Etiği olmayana kural mı dayanır?


Yeni çıkan plâklar denildiğinde, genelde aklıma gelenler eski şarkıcılar oluyor. Oysa albümü plâk olarak basılan pek çok yeni şarkıcı da var. Birsen Tezer’in “Boş ver”ini veya Ceyl’an Ertem’in “Uçurtma”sını plâktan dinlemek çok büyük keyif. Ama sesi 0,5 oktav olan bir arkadaşın neden plâğı basılır, bilmiyorum meselâ? Ya da, Nükhet Duru gibi bir büyük yorumcunun 2015 yılı albümü “Aşkın N Hâli” neden hâlâ plâk olarak basılmaz?


Herkesin bir dönem piyanist şantör, bir dönem müzikâl yıldızı olduğu, biraz ilgi gösterdiğiniz her şeyin sonunda sizi kusturacak kadar abartılması bu coğrafyaya özgü. Kişisel kanım, hiçbir altyapı gereksinimi hissedilmeden yapılan bunca talanın, bu topraklarda yaşayanların genlerine sinmiş, kentleşemeyen, geldikleri yeri tüketene kadar kalan, konar-göçerlik hâllerinden kaynaklandığı yönünde. Ve şimdi de talan sırası plâklara geldi…