© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

“YENİ DÜNYA DÜZENİ” YA DA MEDENİYET DEDİĞİN TEK DİŞİ KALMIŞ CANAVAR!


Son yirmi yıldır sıkça duyduğumuz ancak temeli günümüzden yüz/yüz elli yıl önce atılmış olan “Yeni Dünya Düzeni” salvoları her ne kadar bir düzenden bahsediyorsa da aslında tam da düzensizlik ve buna bağlı olarak da dengesizliği beslemektedir. Bunu tespit etmek için fazla uzağa gitmeye gerek yok. İnsanlık tarihinin son yüz yılına kabaca bir göz atmak yeterli olacaktır. Aydınlanma çağı ve hümanizm hülyası ya da Fransız İhtilali’nin tetiklediği hürriyet /eşitlik dalgası ve demokrasi/insan hakları gibi kulağa hoş gelen insanlığın -sözüm ona- kurtuluşuna vesile olacak fikri gelişmelerden bu yana kaç milyon insanın hayatı karardı bilenimiz var mı? Özür dileyerek sorumu düzeltiyorum. Vasat bir tarih bilgisine sahip olan herkes aslında bilir ki; sadece I. Dünya savaşında on beş milyon insan hayatını kaybetmiş ve belki bir o kadar insanın da hayatı kararmıştır. O halde soruyu şu şekilde yeniden sormalıyız galiba. Bilen var da bildiklerini hatırlayan var mı?


İsterseniz birlikte hatırlayalım. Ve mesela 1914 yılından, yüz yıl öncesinden başlayalım. “Hümanizm/hürriyet ve eşitlik” kavramları dilinde pelesenk olmuş, ruhunu insan sevgisi ile doldurmuş(!) hızla modernleşen (!) insanoğlu, kaç milyon insanın kanına girmişti önceki satırlarda söyledik. Diyelim ki, tüm dünyayı saran bu korkunç savaş, modernizmin doğum sancısıydı ve hatırlanmaması gereken bir hataydı. Peki ya ikincisi? Hümanizmin söz geçiremediği yaramaz çocukları; faşizmin ve sosyalizmin, vahşi hayvan çiftliklerini andıran ölüm kamplarında insanlığa yaşattıkları… Askeri ve sivil kayıpların yüz milyonu geçtiği, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan “Küçük oğlan” ve “Şişman adam” adını verdikleri, insanlığın yüz karası bombalarla “Toplu katliam nasıl yapılır?” ı tüm dünyaya gösteren, insanlığın yaşadığı en büyük trajediye ne dersiniz? 1945 sonrasında iki kutuplu hale getirilen yeni dünya düzeninde, Rus emperyalizminin yeniden hortlaması ve Çin komünizminin ortaya çıkmasıyla yaşanan dramlardan bahsetmiyorum bile… Kore savaşında (1950-53) üç milyon, Vietnam savaşında (1965-73) altı milyon insan hayatını kaybetmiş bir o kadar da sefil olmuştu. Son yarım yüzyıl içinde Uzak Asya’da, Orta ve Güney Amerika’da, Afrika ve Ortadoğu İslam coğrafyasında yaşanan kıt’aller, iç savaşlar ve isyanları, Arap-İsrail savaşlarını, emperyalizmin kucağında bağımsızlık savaşı veren halkların çektikleri acıları, Sovyetlerin Afganistan işgalini, İran-Irak savaşını, Körfez krizi ve Amerika’nın Irak işgalini, Bosna’yı, Kosova’yı, Filistin ve Çeçenistan’ı, Suriye iç savaşını ve Doğu Türkistan’da yaşananları düşününce… Başınız döndü değil mi? Bunlar bir çırpıda aklıma gelenler. Ya hatırlayamadıklarımız?


Şimdi duralım ve biraz düşünelim. Tarihin derinliklerine doğru ilerleyelim. Karanlık çağlar diye adlandırdığımız, bize göre ilkel insanların dünyasına bir göz atalım. Din ve tarım imparatorlukları döneminde yaşanan savaşları hayal edelim.


Ordular sivillerden uzak bir meydanda toplanır, hepsi doğuştan savaşçı olarak yetiştirilmiş askerler kozlarını paylaşırdı. Savaşlar kanlıydı, ardında bıraktığı acılar trajikti, yağma ve talan da vardı ama savaş murat etmeyenlerin sığınacağı limanlar, aman dileyene dokunulmadığı zamanlar da vardı. Hatta bazen iki seçkin savaşçı vuruşur, ordular kıyımdan kurtulurdu. Zaferini ilan eden komutan eğer bir despot ya da deli değilse şehirler ve kasabalarda ticari ve sosyal hayat kaldığı yerden devam eder, yeni şehirler kurulurdu. Otlaklar el değiştirirdi belki, sürüler de… Ama her zaman adil bir kralın ülkesinde yaşamanın hayali canlı tutulurdu. Bir de hatırlatma yapalım o vakit; o dönem savaşlarının kutsal çağrılarından yola çıkarak, dinlerin vahşete kapı araladığını iddia edenlerin unutmaması gereken şudur ki; Aydınlanmayla ortaya çıkan pozitivist ve materyalist dünya, ilk satırlarda anlatılan dünyadır.


Demem o ki; o çağların da delileri, diktatörleri, çılgınları ve zalimleri vardı ama bu çağın çatal dilli çılgınları kadar deli değillerdi. Evrensel nutukların çekilmediği zamanlardı üstelik. İnsan hakları, hürriyet, eşitlik gibi kavramlar da bilinmezdi.


Akif’i hala anlayamamışız aslında. Ne demişti Akif “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar!” Sanırım medeniyet ile teknolojiyi aynı şey zannediyoruz. Ve maalesef öz’ü törpülenmiş insansı robotlara dönüşüyoruz. Ne dersiniz?


Editör: Mehmet Keklikçi