Yeşilçam’ın Esas Oğlanları ile Romanların Sefilleri




Yaşları müsait olanlar bilir, yaşları müsait olmayanlar da günümüzün bol kanallı televizyonları sayesinde seyretmişlerdir altmışlı yılların Yeşilçam filmlerini. Çoğu siyah beyaz olan bu filmlerdeki aktörler genellikle has delikanlı, bileği bükülmez, gurur abidesi rollerindedir ve acayip yakışıklılardır. Ağırlıklı olarak garibanın dostu, zenginin düşmanıdırlar fakat arada bir jön, fabrikatörün -Hulusi Kentmen- oğlu oluyordu. O vakit annesi kendileri gibi zengin dostuna, oğlunun Avrupa’dan geldiğini söylüyordu, kızı vakit kaybetmeden akşam ziyaretine gelsin diye. Ama esas oğlanımız illaki âşık olacağı baldırı çıplak fakir bir kız bulacak, pala bıyıklı, tatlı sert, robdöşambr giyen Hulusi babamız köşkteki salonda kuduracaktır. Çünkü müstakbel dünürü ile ya ortaklık kuracak, işlerini büyütecektir ya da iflastan kurtulacaktır...




O kadar sinema kültürümüzün olmasına rağmen, böyle benzer yüzlerce filmde Avrupa denilerek hangi ülkenin kastedildiğini öğrenemedik yıllar yılı. Elbette Avrupa’nın bizim de dâhil olduğumuz bir kıta olduğunu biliyorduk okullarımızdan. Lakin aktörün dünyanın bu en gelişmiş, en uygar denilen kıtasının neresinden tayyare ile havalandığını anlayamıyorduk. O vakitler memleketimiz şimdiki gibi değildi, ülke insanımızın küçük, yağlı bir tabakası sadece o dev kuşu tanır, devamlı Avrupa’ya gider gelir, kıymetli evlatlarını oralarda okuturlardı. -uçak deyince gözümün önüne Türkan Şoray ile Zeki Müren’in başrol oynadıkları bir filmde mürettebatı sıkıştırıp, “Durdurun uçağı” deyip paraşütle atlama sahneleri geliyor, bir anlık tüm dertlerimi unutuyorum-


Annesi, “Oğlum bu sabah Avrupa’dan döndü,” deyince seyircinin aklına öncelikle Paris, Londra geliyor olmalıydı. Senaristler herhalde Avrupa diye, komünist rejimlerin hâkim olduğu Moskova’yı, Varşova’yı ya da Sofya gibi başkentleri kastetmiyorlardı? Bir keresinde birlikte film seyrettiğimiz babaanneme sormuştum: Ediz Hun Yeşilköy Havalimanı’nda uçağın merdivenlerinde göründüğünde etrafı mini etekli çıtır hosteslerle çevriliydi, diğer sahnede de annesi oğlunun Avrupa’dan şimdi geleceğini haber ediliyordu hava bastığı öteki zengin kokonaya. Bu arada, Ediz Hun pilot rolünde olabilir, orasını karıştırmış olabilirim. Ediz abimize de pilot ya da denizci kıyafetleri acayip yakışırdı.



“Babaanne, Avrupa hangi ülkenin başkenti?”

“Oğul, oğul, ben ne bileyim, Alamancılar nereden geliyorlarsa orasınındır herhalde.”

İstanbul’a isterse Avrupa’dan, isterse Anadolu’nun taşrasından, ‘Taşı Toprağı Altın’ sözüne kanarak gelen jönler; rollerindeki kültürlerine, eğitim düzeylerine bakılmaksızın uzunca bir dönem Hayri Esen abimiz tarafından aynı tonlamayla seslendirildiler. Aklıma, jönlerin canlandırdıkları tiplerin değil, aktörlerin seslerinde diksiyon sorunu olacağı geliyordu ya da ezberleri berbattı. Bana kalırsa işin kolayına kaçıyorlardı. Şayet esas oğlan Cüneyt Arkın ya da Yılmaz Güney gibi dövüşgenlerden biriyse, “Nayır! Nolamaz” denmesi icap ettiğinden iş Abdurahman Palay’a tevdi edilirdi.

Kısaca o zamanlar sayıları çok az olan seslendirme sanatçılarımız aynı perdeden tüm jönlerimizi konuştururlardı. Ama sıra karakter oyuncularına gelince -Erol Taş, Bilal İnci, Ali Şen- buyurun dublaja dedikleri genellikle Sadettin Erbil -Mehmet Ali Erbil’in babası- ağabeyimiz olurdu.

O sesi duyduğumuz an muhakkak esaslı bir kötülük yapacak diye gerilirdik. Kötülüğü yaparken de muhakkak “Nıahahaha!" kahkahası ile yeri göğü inletecek, arada ellerinin tersiyle tuttuğu budu kemirecektir.



Velhasıl Yeşilçam’ımızda tipler değişir sesler değişmezdi. Allah’a şükür sonraları yığınla seslendirme sanatçımız oldu da aynı sesle bir dolu aktörü dinlemekten kurtulduk. Benim favori dublajcım Esen Günay’dı, sesi Kadir -İnanır- abimize acayip yakışırdı, sonra o -duyduğumda toparlandığım- ilahi sesiyle Agah Hun amcam ve Fikret (Hakan) abime çok yakışan Kamuran Usluer sesi.

Ayhan Işık, Göksel Arsoy, Ekrem Bora, Orhan Günşiray, Kartal Tibet, Murat Soydan, Ediz Hun, İzzet Günay, Yılmaz Güney, Turan Seyfioğlu, Cüneyt Arkın, Kadir İnanır, Serdar Gökhan gibi birçok aktör üç beş dublaj sanatçımızın sesiyle konuşurlardı. Aktrisleri yazmadığımın farkındayım, ama Sultan’ımız Türkan Şoray; Adalet Cimcöz, -bence o sadece Belgin Doruk’u seslendirmeliydi- Jeyan Mahfi Ayral sesiyle değil, ona sonradan sesini veren Nevin Akkaya’nın sesiyle özdeşleşmişti bana kalırsa.

Dedem bir keresinde, “Kurban olduğum Allah’ım, bunların hepsine aynı sesi vermiş,” demişti.

Kahraman imajını o jönler o seslerle öylesine beynimize zerk ettiler ki her biri dört dörtlük ‘esas oğlan’ olup çıktılar. Filme sermaye olan yapımcılar olsun, finansörler olsun aktörlerin kalleş, silik, uyuşuk, bezgin, çirkin tipleri canlandırmalarına müsaade etmezlerdi. İşin bir maliyeti vardı, hem halk esaslı kahramanları severdi. Sinemada, belinden çıkardığı tabancayla sahneye ateş edip tecavüzcüyü öldürmek isteyen seyircilerin olduğu bir dönemden bahsediyoruz. Yapımcıların zorlamasıyla dar bütçeli filmler üretiliyor, maliyeti düşük köşk filmlerine ağırlık veriliyordu. Bu yüzden Kerime Nadir’in otuz romanı senaryolaştırılmış o tükenince de Bülent Oran amcam imdada yetişmiş; onun senaryolarına sarılmışlardı. Dile kolay, bine yakın, birbirinin benzeri senaryolarla ihtiyacı karşılamıştı.

Yetmişlerin ortalarına kadar bu böyle geldi; Öztürk Serengil’in komik (komedi değil), ha keza Feridun Karakaya’nın Cilalı İbo’sunu ve Sadri Alışık’ın Turist Ömer seri filmlerini, bir de Keloğlan’ı hariç tutuyorum. Seyircilere nefes aldırıp güldürmek gerekiyordu arada. Hani, “Hana geldik yağmur dindi” denir, ağır abilerin fiyakaları 1975’te “Hababam Sınıfı” ile fena bozuldu.



“Hababam Sınıfı” tutunca devam filmleri geldi, karizma çizildi, klişe bozuldu. Gırgıriyeler, Zeki Metinler, aynı kadroyla çekilen şamata filmleri. Artık Kemal Sunal gibi önceki esas abilere benzemeyen, hatta İlyas Salman gibi çirkin -Yılmaz Güney Çirkin Kralımızdı ama adamdaki karizma John Wayne ya da Yul Brynner ile boy ölçüşürdü- Şener Şen gibi anasının gözü rolünde başrol aktörlerimiz olmuştu. Esas oğlanlarımıza bu kadar kötülük yetmezmiş gibi üstüne üstlük bir de evlerimize beyaz cam girmiş, mertlik tamamen bozulmuştu. Sonrasında Wank Yu’nun karate ile seks filmleri sahneleri işgal edince, yakışıklı, gururlu ‘esas oğlan’ masalları yerle yeksan oldular. Altmışlı, yetmişli yıllarda ancak figüran olacak Aydemir Akbaş, Mete İnselel, Sermet Serdengeçti, Ali Poyrazoğlu, Hadi Çaman, Ünsal Emre gibi, hatta Cüneyt Arkın’dan, Yılmaz Güney’den devamlı dayak yiyen Kazım Kartal, Behçet Nacar dahi o filmlerde başrolü kapmışlardı. -Kadın oyuncuları yazmadığımın farkındayım- Velhasıl Yeşilçam kendine bir ulusal sinema dili bulamadan bir devir kapanmıştı.

Güya esas oğlanlarından söz açıp roman ile sinemayı, birbirini besleyen bu iki sanatın kahramanlarını birlikte ele alacak, iyi edebiyattan iyi sinema neden çok az çıkıyor diyecek, sonra da niçin hiçbir filmin romanı yazılmıyor konusuna değinip, sinema romana her daim ihtiyaç duyar şeklinde yazımı sürdürecektim. Ardından da bir yazarımızın, “Sinema insanı mutlu, iyi edebiyat ise huzursuz eder,” sözünü kurcalayıp konuyu edebiyatın sefil karakterlerine getirecektim. E hadi, yer kaldığı kadar.

Romancı, kişisini sinemacılar gibi kahraman yapmaya, sevdirmeye uğraşmaz, onları okuyucunun gözünde canlandırmaya, ete kemiğe büründürmeye çalışır betimlemeleriyle. Onlar Kadir İnanır gibi ağır abi ve yakışıklı olmak zorunda değildir, Arap Celal’i dahi kahramanı yapar, yabancı filmlerde seyrettiğimiz silik, hoşlanılmayacak bir karakterleri kitabın başrolüne koyarlar. Okuma oranı düşük memleketimizde, görsel, dövüşken, “adam gibi” kahramanlara aşina seyirci, Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nün silik Hayri İrdal’ını seyretmek istemezdi.

Jönler de o tipi canlandırmaya heves etmezlerdi ama halkın başka eğlencesinin olmadığı dönem şartlarında, ‘ne versek yerler anlayışıyla’ eyvallah derlerdi, nitekim anlı şanlı Malkoçoğlu Cüneyt Arkın’ı salon erkeği yapıp piyano bile çaldırmışlardı. Mesela Yılmaz Güney, Gregor Samsa’yı canlandırsa kötü mü olurdu. Hem dünya görüşü itibariyle ters de düşmezlerdi yazarıyla. Onun o çıkar dünyasındaki yalnızlığını, ezikliğini böceğe dönüşümüyle ne güzel ifade ederdi. -Ama Kartal Tibet’in Tarkan’ındaki ahtapota benzemesin- Kaldı ki, kendileri, ruhundaki mutsuzluğu, zavallılığı, ezilmişliği gözle görülür hale getirmek için o dönemlerde Ağıt, Umut gibi çarpıcı filmler çevirmiş bir aktörümüzdü.



Ama bize uymazdı, bize illaki yumruğu karşının suratında “DROVN!!!” diye patlayan Tanju Korel, Tugay Toksöz gibi düşmanını acımasızca döven karakterler lazımdı. Esas oğlan eşkıya olabilir ama silik biri olamazdı! Yeşilçam’ın istediği kahraman hem namus hem dost hem yar hem umut hem baba hem eşkıyadır. Eğer jönümüz birini öldürmüşse muhakkak yüzde yüz haklıdır ya da mecbur kalmıştır.

Toparlayacak olursak, sinema ekip işidir; olaya burnunu sokan çok olur. Romancı tektir, bildiğini yapar, kişisini pohpohlamaya ihtiyaç duymaz, olay örgüsünü kendi başına oluşturur, yani kurgu tek bir kişinin ürünüdür. -gerçi günümüzde bu da bozuldu- Hani derler ya, “Yalnız bir yazar, diğer yalnızlara hikâyesini anlatır.”

Hadi giderayak bir alıntı daha nakledeyim.

“Roman, sinemanın tersine hayali bir dünyayı gerçekmiş gibi tasarlama, tasarladığı o hayale de okuru ikna etme becerisidir.”

Sanırım Yeşilçam, kahraman imajını farklı algılamıştı, her türden insanın bir hikâyesi olacağını, o hikâyenin kahramanlarının illaki yakışıklı ve sağlam karakterli olmak zorunda olamayacağını atladı. İyi ki hikâyecilerimiz ve romancılarımız varmış da sektörün ilk yıllarda es geçtiği Hayri İrdal gibi sıradan insanların öykülerini onların sayesinde okuduk.

Yeşilçam bu çeşitliliği görmezden geldiği için, kendine bir dil oluşturamadan ve uluslararası piyasada bir değeri olamadan, esas oğlanlarıyla -yeniler eskilerin yerini tutamadı- birlikte sonlanıp gitti…

Bu da böyle…


Yazan: Abdullah Küçük

Editör: Uğurcan Uygun


© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube