En son güncellendiği tarih: May 6


Kahvaltı bittiği halde masada oyalanan Emre’ye “Ne iş karıştırıyorsun sen? Eve metresini falan mı getireceksin de beni gönderme derdindesin?” diye sordum fincanımın üstünden bakarak.


“Ne münasebet, metres de neyin nesi? O kadar düşmedim daha. İsot’la escort kız çağırmıştık, onlar gelecek.”


Ne yalan söyleyeyim bu espri Emre’nin standartlarına göre bile çok düşüktü ama gülmeden edemedim. İsmail, nam-ı diğer İsot, neredeyse yürümeyi öğrendiğimiz günden beri arkadaşım. Benden alt tarafı iki yaş küçük ama hala gözümde komşunun sümüklü oğlu. Onu hiç bu şekilde düşünmedim, ayrıca kimseyi beğenmeyen adamın escortlara kadar düşme ihtimali sıfırın altında. Ne kızlarla tanıştırdık; güzeli, evcimeni, seksisi, çılgını… Ya bir kere görüştü ya da sudan sebeplerle ayrıldı. O zamanlar bu seçiciliğinin sebebini bilmiyorum tabii.


“Başka ne yapacaksınız? Escortlarla iki hafta pahalıya patlar. Çocuğun rızkını orospulara yedirme,” dedim Emre’ye yarı tehdit yarı şaka. Kahvaltımız çoktan bitmişti, kupamı tezgâha bırakıp çaydanlığın altını kapattım.


Emre, hazırlanmama yardım etmek için sterilizasyon makinesinden biberon ve emziği çıkarıp diğer ıvır zıvırla birlikte bebek çantasının yanına koydu. Annemlerde kalacaktım biraz, içim rahat değildi ama doğumdan sonra evde çok daralmıştım. Çeşme’nin sezon sonu sakinliğinden ve muhteşem denizinden faydalanmak için işe dönmeden önce son fırsattı. Hazır Zeyno ek gıdaya geçmişken, biraz anne şefkati fena olmayacaktı.

“Uslu duracağız merak etme. Dörtte maç var, ikide evden çıkarız.”


Ne maçı be, diye geçirdim aklımdan, daha iki gün önce Göztepe maçına bilet bulamadıkları için ağlıyorlardı halbuki.


“Bilet kalmamıştı hani?”

Yerinden kalkıp Zeyno’yu mama sandalyesinden aldı. “İsot bulmuş birinden. İşten birinin çocuğu hasta olmuş galiba, biletini devretmiş. Şu pasolig çıktığından beri karaborsa işi de zorlaştı iyice.”


Biberonu çantaya atıp emziği ayırdım. Zeyno arabada ağlamaya başlarsa otobanda sağa çekmek zorunda kalmayım diye emzik, mendil, su biberonu ve en sevdiği iki çıngırağını acil durum paketine koyacaktım.


“Arabayı ben alıyorum, siz nasıl gidip geleceksiniz? İsot’unki çıktı mı servisten?” diye sordum.

“Çölde kaybolacak halimiz yok ya hayatım, toplu taşımayla gideriz, park yeri derdi de olmaz işte.”


Bebek çantasını sırtıma takıp kendi çantamı omzuma astım, dolaptan bir elma çıkardım, kemire kemire kapıya yürüdüm. Ayakkabılarımı giyerken Emre asansörü çağırdı. Konuşmadan aşağı indik. Ben çantaları bagaja yerleştirirken Emre Zeyno’yu koltuğuna oturtup sıkı sıkı bağladı. Kocama veda öpücüğü verirken “Seni bırakmak içime sinmiyor, emin misin idare edebileceğine?” diye bir kez daha sordum.


“Altı aylık olan ben olmadığım için eminim aşkım. Alt tarafı iki hafta. Zaten hafta sonu yanına geleceğim. Tatilin tadını çıkar,” dedi gamsız gamsız. Yarısını yediğim elmayı eline tutuşturup arabaya atladım. “Gözüm üstünde” hareketi yaptıktan sonra motoru çalıştırıp garajdan çıktım.


Hiçbir zaman ince düşünceli, analiz yapmayı seven kadınlardan olmadım. Konu neyse, önüme dümdüz sermek lazım, yoksa anlamam. Çocukluğum boyunca ne kardeşimin imalarını anladım ne annemin kaş-göz yaparak anlatmaya çalıştıklarını. Altıncı hissim falan da yoktur, “İçimde bir sıkıntı var,” ya da “İçimde kötü bir his var,” diyen hemcinslerimle dalga geçmişimdir hep. Ağabeylerle büyüdüğüm için mi, oyun arkadaşlarım hep oğlan olduğu için mi yoksa yapı olarak keresteyle odun arasında bir yerde bulunduğumdan mı bilmem, bu tarz önsezilerim hiç olmadı. O zaman neden dertleniyordum? Bu tuhaf endişe nereden çıkmıştı?


Kaygımı dağıtmak için yola odaklandım, trafik yoktu, müzik hep rahatlamama yardımcı olduğundan radyoyu açtım. Şansıma Zeyno huzurla uyuyordu. Yola çıkalı yarım saat falan olmuştu, gişeleri yeni geçmiştim ki miniğim mızıldanmaya başladı. Gözümü yoldan ayırmadan elimi yolcu koltuğuna, acil durum kutusuna uzattım. Hay aksi! Paket evde kalmıştı.


Yol sakindi, emniyet şeridine geçip yedek emziği alabilirdim. Çantada her şeyden fazla fazla vardı. Çeşme desen, pek mahrumiyet bölgesi sayılmazdı, marketten yenilerini alırdım. Ama içime bir kuşku düşmüştü ya, Zeyno’nun homurtularını kulak ardı edip geri dönsem nasıl olur diye düşündüm. Anneme bir saat geç gitsem ne olurdu ki? Gideceğim zamanı haber vermemiştim, merak etmezdi nerede kaldım diye. Emre için bahanem de hazırdı, “Zeyno en çok o emziği seviyor, çok ağladı,” derdim. İçim rahatlardı, diken üstünde olmazdım. Öyle yaptım, ilk sapaktan dönüp otobandan çıktım.


Eğer doğduğumdan beri kendini hiç göstermemeyi tercih eden kadınsı hislerim o gün de saklanmış olsaydı, hayatım nasıl olurdu merak ediyorum. Ne yazık ki ortaya çıkıp kafamı karıştırmaya karar verdiler, ben de kendimi emziğin yokluğunu fark ettikten bir saat sonra, kucağımda uyuklayan Zeyno, elimde anahtarla evimin kapısında buldum.

Sessizce kapıyı açtım. Geri dönmek için bahane ettiğim kutu ayakkabılığın üstünde duruyordu, ayakkabılarımı giyerken unutmuş olmalıydım. Yanında da bir ısırık aldığım haliyle ilk günahı çağrıştıran kırmızı elma. Silkinip bakışlarımı eve çevirdim, içerisi boş görünüyordu. Saate baktım, daha on bir olmamıştı; maç için çıkmış olamazlardı henüz. “Belki dışarıda buluşmuşlardır,” dedim kendi kendime. Ayakkabılığın ilk rafını açtım, Emre’nin spor ayakkabıları hala içindeydi, yanındaki çift de İsmail’in olmalıydı, o zaman ev neden sessizdi? İkisinin bir aradayken sakin durduğu görülmemişti, ikisi de bağıra çağıra konuşur, televizyonun sesini çok açar, sakarlıklarıyla sürekli bir şeyleri döküp saçarlardı. Kalbim daha da sıkıştı, kontrol etmek için holde ilerledim. Ve daha salona bile varamadan, korktuğum şeyin ispatını gördüm, yüksek topuklu bir kadın ayakkabısı.

Yatak odasına yürürken ayaklarım kendi kendine ilerliyordu. Nefes almayı unutmuş gibiydim, Zeyno da sanki halden anlar gibi hareketsiz duruyordu kucağımda. Yarı aralık kapıyı itmeden önce girişteki ayakkabının eşini tekmeledim. Derin nefesler alıp içeriden gelen sesleri dinledim birkaç dakika. Zeyno doğduktan sonra yatak odamız eskisi gibi şenlikli değildi, ben de eskisi kadar güzel ve bakımlı değildim. Ama normale dönüyorduk yavaş yavaş. Durum bu kadar kötü müydü? Bebeğime dalıp ben mi uzaklaştırmıştım eşimi kendimden? Yoksa bu Emre için bir tür alışkanlık mıydı? Beni ne zamandır aldatıyordu acaba? Sonra İsmail’i hatırladım. Belli ki o da işin içindeydi. Gerçekten eve fahişe mi çağırmışlardı? Düşündükçe kafam çatlayacak gibiydi. Ne olacaksa olsun deyip kapıyı ittim. Gördüğüm şey, kesinlikle beklediğim şey değildi.

Kapıyı bulduğum gibi yarı aralık bırakıp döndüm. Hiç sesini çıkarmayan kızıma daha sıkı sarılıp uzaklaştım. Ayakkabılıkta duran kutuyu alıp yerine alyansımı bıraktım ve arabaya binip yola çıktım tekrar.


Yol boyu geçmişimizi düşündüm, arkadaşlığımızı. Artık dünyaya bir daha eskisi gibi bakamazdım. Şeritler akarken yanından geçtiğim arabalardaki insanlara bakıyordum, neler yaşadıklarını, hayat hikayelerini merak ederek. Gözlerimden yaşlar akarken Emre’den çok İsmail’e kızgındım ihaneti için. Her şey bir anda netleşmişti; İsmail’in adeta bizim evde yaşamasına rağmen eşimin kıskançlık yapmaması, balayımız hariç her tatilimizde planları birlikte yapmamız, Emre’yle ikisinin saçma sapan hobi kursları, hamilelik haberimi aldığında “Şimdi ben ne oluyorum?” diye sorması, sancım tuttuğunda yetişmesi... Hata bendeydi. Gözümün önünde duran şeyi nasıl görmediğime anlam veremiyordum. Görmeliydim. Anlamalıydım. Bilmeliydim. Ama bunu bilmek acımı azaltmıyordu. Aynı anda iki kişinin ihanetine birden uğramıştım. Kimseye anlatıp dertleşemezdim üstelik, anlatsam da ne değişecekti? “Çocuğunuz var, onun için idare edin,” derlerdi, “Zamanla unutursun,” derlerdi. Eşimi ve en yakın arkadaşımı aynı yatakta görmenin yarattığı utancı unutmak için kaç seans terapi almam gerekirdi?

Yazlığa vardığımda ayrılma kararını vermiş, aklımı başıma toplamıştım. Annemler arabayı görmeden önce yüzümü kurulayıp makyajımı tazeledim. Üstüme çeki düzen verip sakince arabadan çıktım. Babam koşa koşa gelip Zeyno’ya uzanırken hiçbir şey olmamış gibi anneme sarıldım ve doğduğum eve girdim.


Öfkem azalıp içim biraz soğuyunca, Emre’yle kızımızın hatırına görüşmeye devam ettim ama bir zamanlar hayatımı paylaştığım adamın gözlerine bir daha hiç bakamadım.



Editör: Burçin Kahraman

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube