© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

YA SİZİN OĞLUNUZUN BAŞINA GELSEYDİ…



HADIM


Hayrettin Efendi 70 yaşlarına ulaşmış, artık ömrünün sonunu bekleyen bir ihtiyardı. Yıllarca Osmanlı Saraylarında çalışmış, cumhuriyetin ilanıyla birlikte hanedan ülke dışına çıkarılınca saraydaki hizmetinden ayrılmıştı. İyi kötü yaptığı birikim ile Bostancı’da tren yolunun kenarında bir ev almış konu komşu, eş dost yaşayıp gidiyordu. Trenler evinin yakınından geçerken bulduğu bir gölgeliğe sırtını verir geçmişin acı tatlı hatıralarına dalıp giderdi.


Yine böyle sıradan bir günde, bir ağacın gölgesine çömelmiş, trenlerin geçişini izliyordu. Katlanmaktan uyuşan bacakları karıncalanırken, uzaktan gelen tren sesiyle birlikte yeniden anılara daldı. Demir tekerleğin raylarda çıkardığı metal sesi, bir anda Hayrettin Efendiyi çocukluğuna götürdü. Dizlerini tutarak ayağa kalktı. Buruşmuş elleriyle siyahi yüzünden süzülen göz yaşlarını silerken büyüsüne kapıldığı, yerleri titreterek gelen, şangır şungur sese doğru yürümeye başladı. Tren yolunun çakıllı kısmını tırmanıp rayların üzerine çıktığının ve kendisine doğru gelen demir yığının bilincinde olmadan trenin üstüne doğru değil de adeta çocukluğunun üstüne doğru yürüyordu.


****************

1800’lü yılların ortalarıydı. Şimdi Etiyopya olarak bildiğimiz, zamanında Habeşistan olan Afrika topraklarında dünyaya gelmişti Gülneta. Müslüman bir yerli topluluğu olan Galla Kabilesine mensuptu. Kabilesi tarım ve hayvancılıkla uğraşır, yoksul bir hayat yaşarlardı.

En büyük korkuları ne aslanlar ne açlık ne de susuzluktu. Habeşistan coğrafyasına asırlardır bela olan insan taciri Arap tüccarlardı. Yüzleri kapalı onlarca silahlı eşkıya köyleri basar, yakaladıkları çocukları atın terkisine atarken çocukların korku dolu çığlıkları arasında direnen babaları, ağabeyleri, anneleri kılıçtan geçirirdi. Huzur dolu hayatlar bir anda cehenneme döner, tozu dumana katarak köyü terk eden bu atlı grup, avazı çıktığı kadar bağıran çocuklara aldırmadan geride onlarca ceset bırakarak, yanlarında götürdükleri onlarca siyahi çocukla sırra kadem basarlardı. Halk hangi önlemi alırsa alsın, bu köle tüccarı Arap tacirlerle baş edemiyordu.


İşte Gülneta da evinin kenarında oynarken bir anda kopan çığlıkla neye uğradığını şaşırmış, bir elin hızla onu tutup atın sırtına çekişini fark etmişti. Onu ve diğer çocukları kurtarmak isteyenlerin kellelerinin uçuşunu seyretmiş, kılıç mızrak şangırtılarının içinde köyünden kaçırılmıştı. Gözyaşları sel olup çığlık çığlığa yardım isterken yaşlı gözlerle ateşe verilmiş köyünden kara dumanları izleye izleye at sırtında uzaklaştı köyünden. Artık geri dönüşü olmayan, geleceği belirsiz bir yolun mecburi yolcusu olmuştu.

Çok uzun bir at sırtı yolculuğunun ardından gölgelik bir alanda mola verdi haydutlar. Kaçırılan çocukları yan yana dizip ellerinden ve boyunlarından birbirlerine bağladılar. Atlarını yemleyip dinlendikten sonra; haydutlar at sırtında, çocuklar yalın ayak yola koyuldular. Çocuklardan bazılarının ağlamaktan sesleri kısılmış, bazıları ise hafif yaralıydı. Bazıları da ağlaya ağlaya yola devam etti. Ortalama yaşları 7- 8 olmalıydı. Çocuklar bu şekilde saatlerce yürüdü. Hepsi birbirine bağlı olsa da ipin ucu bir haydutun atına bağlıydı. Yorulup yürüyemeyenler dizlerinin üzerine çöküyor ama kafile durmayıp düşen çocuğu sürükleye sürükleye yoluna devam ediyordu. Bir yandan açlık ve susuzluk öte yandan yorgunluk o kadar ağır geldi ki çocuklara, artık kimse anne diye ağlamıyor ekmek ve su diye yalvarıyordu. Öyle ki neredeyse kaçırıldıklarını bile unutmuşlardı.

Küçük Gülneta, onu kurtarmak için haydutların üzerine atılan ama bir kılıç darbesiyle başı bedeninden ayrılan abisinin kan fışkıran bedenini bile unutmuş su diye yalvarıyordu. Kızgın çölde ağlaya ağlaya yola devam eden bu kafile bir kayanın gölgesinde mola verdi. Çocuklara su ve ekmek verildi. Grubun en küçüğü olan 5 yaşlarındaki çocuk suyu içer içmez kustu ve kusmuğunun üzerine yığılıp kaldı. Kaskatı kesilmiş bir halde titriyordu. Çok geçmeden yeniden yola koyuldular. Yere düşen o çocuğu almadan, hiç bir şey olmamış gibi yollarına devam ediyorlardı. Küçük Gülneta geriye dönüp baktığında akbabaların ardı ardına çocuğun yanına konmaya başladığını gördü.


Yol boyu çocukların büyük kısmı yorgunluğa dayanamayıp birer birer düşüyordu çölün kızgın kumlarına. Düşen her çocuk bir müddet sürüklendikten sonra ipi çözülüp çöle bırakılıyordu. Kafileyi takip eden akbaba sürüsü havada küçük daireler çize çize inişe geçiyor ve geride kalan çocuğun başında itişe kakışa karınlarını doyuruyorlardı. Akşam olmak üzereyken bir köye girdiler. Kaçırılan çocukların yarısı yolda telef olmuş, kalanlarsa köydeki bir samanlığa elleri ayakları ve boyunları birbirine bağlı bir şekilde kilitlenmişti. Çocuk ruhu o kadar duruydu ki çocuklar her şeyi unutmuş, kedi yavruları gibi birbirine sokulup uykuya dalmışlardı.


Kaç gün olduğunu bilmiyordu Küçük Gülneta ama bir müddet bu samanlıkta kaldılar. Durup durup korkuyla ağlaşıyorlardı. Kapının her açılışında öldürülecekleri korkusu ile çığlıkları artıyor, çaresizce sağa sola kaçışıyorlardı. Bir müddet sonra birisi geldi. Kocaman elleri ve güçlü kollarıyla Küçük Gülneta’yı gruptan çekip aldı. Diğer çocuklar korkuyla birbirine sokulurken Küçük Gülneta ağlayıp çırpınarak adamın elinden kurtulmaya çalışıyordu. Adam onu bir manastırın içine götürdü. Kocaman bir kütüğün üzerine çırılçıplak sırt üstü yatırıp ellerini ayaklarını ve başını kalın kütüğe iyice bağladı. Öylesine korkuyordu ki, ağlıyor yalvarıyor tepiniyor ama kimseye sesini duyuramıyordu. İncecik kolları ve bacakları öyle sıkı bağlanmıştı ki bir milim dahi kıpırdayamıyordu yerinden.


Bir papaz üç kuruşluk dünya nimeti için elinde tuttuğu sicim ile Küçük Gülneta’nın penisini sımsıkı bağlayıp boğdu. Ardından elindeki usturayla erkeklik organını ipin dibinden kesip aldı. Öyle bir acı hissetti ki, küçücük çocuk bir anda boğazı yırtılırcasına çığlığı bastı. Ardından olduğu yerde bayıldı. Kesik yerden ip çözüldü, fışkıran kana aldırış etmeden yıllardır yaptığı gibi bir kamışı kesik organın deliğinden içeri soktu. Acı katmerlenerek arttığı için bir anda ayıldı çocuk. Ateşe düşmüş gibi bağırıyordu. Ortamda çok ağır bir kan kokusu vardı. Kamışı idrar deliğinden içeri soktuktan sonra organı dibinden bağladı. Bu Allah adamı papaz, işinin ustasıydı. Kim bilir kaç yüz hatta kaç bin çocuğu bu acılar deryasına sokup çıkarmıştı. Eğer çocuğun sperm kanalları iyi bağlanmaz ve karnın içine akıntı olursa çocuk anında ölürdü. Gerçi ölse de çok önemli değildi. Çünkü Habeşistan düzlükleri savunmasız kabilelerden geçilmiyordu. Çocuk kaçırmak işin en kolayıydı.


Yarası bağlanırken çığlıkları durmayan Küçük Gülneta, yaranın kapanması için kesik organın üzerine dökülen kızgın reçine ile birlikte yeniden bayılmıştı. Bu sefer etrafa kan kokusuyla harmanlanmış yanık et kokusu da yayıldı. İçeridekiler duyarsızlaşsa da dışardan gelen birisinin bu kokuya dayanıp kusmaması mümkün değildi. Bir müddet baygınca yatan çocuğu kütükten çözüp aldılar. Pelteye dönmüş küçük siyahi bedenini göğsüne kadar kuma gömdüler. Gıdım gıdım sütle beslediler. Her ayıldığında ağlıyor ardından yeniden bayılıyordu. 3 gün kumun içinde kaldıktan sonra çıkartıp yürütmek için çabaladılar. Yürüyüp çişini de yaptıktan sonra artık yaşayacak ve çok iyi paraya satacaklardı onu.


Ama gel bir de yaşadığı acıyı çocuğa sor. Her adım atışında canından can gitti. Kasıklarına hançerler saplanıyordu sanki. Hele o ilk çişi yapmak yok mu. Ciğerini söktü çocuğun. Ama ölmedi bir şekilde. Kaçırılan çocukların ancak yüzde onu yaşardı. Küçük Gülneta da o yaşayan güruh içinde kaldı. Tabi yaşamak denirse buna. Sonra iyi bir paraya satıldı. Günlerce gemi yolculuğu yapıp İstanbul’da son buldu yolu. Köle pazarında padişahın adamlarından biri alıp saraya yerleştirdi. Burada hayatı gibi adı da değiştirildi. Gülneta oldu sana Hayrettin. Büyüdü harem ağası oldu. Yaşadığı tüm acıların nedeni güçlü ve zengin kişilerin cariyelerine sarkmadan işlerini yapacak güçlü kuvvetli kölelere duyulan ihtiyaçtı.


Hayatta kalan yüzde onluk kısmın en şanslılarındandı Hayrettin Efendi. Çoğu hadım kerhanelerde ya da gizli evlerde erkek düşkünü erkeklere pazarlandı. Hani derler ya oğlancı diye. Buradan gelir bu söz işte. Hadım edilen erkeğin teni yumuşak, sesi ince oluyordu. Oğlan çocuklarından zevk alan küçümsenmeyecek bir güruh vardı bir zamanlar.


**************


Tren korna çala çala Hayrettin Efendi’nin üstüne gelirken; O, zamanda acı bir yolculuğa çıkmıştı. Tren ona o trene gidiyordu. Zamanda yolculuğun sonu ölüme doğru varıyordu. Aniden uyandı daldığı hayalden. Bir an çekilip çekilmemekte tereddüt etti. O an bir el tutup çekti onu rayların üstünden. Yaşamak denirse buna yaşamaya devam edecekti.

Bu hikayedeki kişi ve olaylar gerçek anıların kurgusudur. Hayrettin Efendi gerçekten yaşamış, Bostancı’da oturmuştur. Hadım edilmenin öyküsünü kurgulayıp onun üzerinden anlatmaya çalıştım sizlere. Yüzlerce hatta binlerce yıl boyunca devam etti bu hadım işi ve kölelik. Mısır’ın Assiout ve Deyr-el Abiat Manastırları devrin en önemli hadım merkezleriydi. Belki de yüzbinlerce çocuk telef olup gitti din adamlarının elinde.

Hani TV dizilerinde gördüğümüz harem ağaları var ya. Hepsi bu süreçlerden geçti. Ne uğruna? Kocaman bir hiç uğruna. Bu dünyada insanın insana yaptığını yapmadı hiçbir canlı başka bir cana.


Bu yazıyı neden mi yazdım. Bir akşam 5 yaşındaki oğlumu dizlerime yatırıp saçlarıyla oynarken geldi o çocuklar gözümün önüne. Biz yavrumuzun saçının teline kıyamazken, bazı erkek çocuklarının başına gelenler içimi dağladı. Ve onların sesi olmaya karar verdim. Bir gün romanını da yazacağım. Daha ayrıntılı dökeceğim bunları kâğıda.

Şimdilik hoşça kalın.


Sürçü lisan ettiysem af ola. Yazımı, dilimi üslubumu beğendiyseniz romanım KADER’i de okumanızı tavsiye ederim.



Instagram: ümitgürbüz-kader

Facebook ümit gürbüz sayfalarından takibinizi beklerim.


Sevgiye ve vicdanınıza emanet olun.



Editör: Mehmet Keklikçi