Son zamanlarda dünya olarak çok çetin bir mücadelenin içindeyiz. Koronavirüs ya da COVID-19 salgını ile çok acı ve istenmeyen bir tanışması oldu insanoğlunun. Bu süreçte insanoğlunun sadece temizlik, maske ve sosyal mesafe gibi önlemler dışında elinden başka bir şey gelmiyor. Hani o ölümsüzlüğünü ilan etmişçesine yaşayan insanoğlunun elinden… Ne kadar çaresiz bir acziyet değil mi? Aslına bakılırsa insanoğlunun başına bu belayı açan yine insanoğlu ama biz hayvanları suçladık ya neyse! Burada yazmak istediğim virüs bu virüs değil. Bu virüsün bir an önce def olup gitmesini dilemekten başka bir şey gelmiyor elimden. Ancak günlük hayata baktığım zaman, aslında bundan daha da kötü olan virüslerin var olduğunu ve birçok insanın bu virüslerle beraber bir yaşam sürdüğünü görüyorum.


İnsanoğlu belki gözle görülür bir tahribatı olmadığı için belki de doğrudan cana kastetmediği için bu virüsleri görmezden geliyor olabilir.

Peki nedir bu virüsler? Sayıları oldukça fazla ama ben birkaç tanesine değinmek istiyorum. İlk olarak değinmek istediğim virüsün adı “kibir”. Şöyle bir çevreme baktığımda birçok insanın öyle bir kibirli tavrı var ki inanamıyorum. Bu bence virüslerin en tahrip edicilerinden biri. Avrupa toplumlarında ırkçılığın nedeni aslında tam da budur: Beyaz’ın kendini büyük görmesi.


Bir diğeri de küçük olduğu için onu ezmesi. Bu Batı’nın kibri, peki ya benim toplumumun kibri? Bizde şükürler olsun ki ırkçılık gibi insani olmayan bir gelenek yok. Lakin bizim kibrimiz makam, mevki; şan, şöhret ve para ile ilgili. Bir makama kavuşunca ya da belli bir şöhrete erişince insan sanki insanlıktan başka bir seviyeye atladığını düşünüyor galiba. İnsanoğlu büyüklenirken aslında diğerlerinin gözünde iyice küçüldüğünün farkına varamama ahmaklığı içindedir. Yarını muamma olan şu hayatın insanoğluna büyüklenme hakkını vermesi ne büyük bir tezat değil mi? İnsanın içine giriyor, kalbini, aklını, düşüncelerini nasıl da alt ediyor. Ama öldürmediği için bunu bir virüs olarak görmüyor insan!


Bir diğeri ise nefret! Nefret bana göre öyle bir virüs ki insanı insanlıktan eder. Kalbini nefretle dolduran bir insanın kırlarda açan çiçeklere baktığında, uçan kuşları işittiğinde içinde bir heyecan oluşması mümkü müdür? Bence değil. Bu konuda nefret etmekle sevmemek eylemlerini ayrı tutmak istiyorum. İnsanoğluyuz, elbette herşeyi ya da herkesi sevmemiz mümkün değil. Bunun için birçok haklı nedenimiz olabiliyor. Öte yandan nefret etmek, kin beslemek gibi virüsler insan kalbine öyle hasar veriyor ki insanın mutluluğunu alıyor elinden. İşin daha da korkunç olan tarafı bunu göremeyen, fark edemeyen insanoğlunun ters dönmüş kaplumbağa gibi debelenme çabasıdır. Kalbindeki kini, nefreti söküp atmadan asla mutluluğu yakalayamayacak olmasına rağmen debelenir durur insan.


Sayıları oldukça fazla olan bu virüslere son bir örnek daha vermek yerinde olacaktır. O da doyumsuz bir doğaya sahip olan insanoğlunun açgözlülüğüdür. Bu öyle bir virüstür ki insan hayvanı katleder, insan doğayı tahrip eder, insan insanı yok eder ama sonunda kendi de yok olur. Bugün dünyaya baktığım zaman ne kadar aç, yardıma muhtaç, mağdur insan varsa en az onun kadarda açgözlü insanların olduğunu bilmek ve bu açgözlü insanlar yüzünden diğerlerinin aç kalması, yokluk çekmesi gerçekten inanılır gibi değildir. İnsanoğlu benliğini terbiye edebildiği kadar insandır bence, benliğini terbiye edememiş olanlar da insan olabilme yolunda gayret göstermeliler.

Bence insan vicdanı ile başbaşa kalıp onu ince ince yok eden bu virüsleri düşünmeli ve bunlara önlem almalıdır. Yoksa inanın hayatın eşsiz güzelliklerini göremeden, o başdöndüren hazzına varamadan ölüyör insanoğlu. Kısacık bir ömrü basit bir şekilde yaşamak varken işleri daha karmaşık hale getirip sonra bir çıkış yolu aramak insanın kendi kendine yapabileceği en büyük kötülüktür.


Editör: Uğurcan UYGUN

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube