VİCDANINIZ KIBLENİZ OLSUN

En son güncellendiği tarih: May 4


Anadolu’da köpeklerin ayrı bir yeri vardır. Köpekler ayrı bir sevilir, sahiplenilir. Ama maalesef herkesin kalbinde yaşamaz sevgi. Nefretin insanın gözünü kör ettiği çiğ bedenlerde adımlar dünyamızı.


Bir keresinde şöyle bir haber okumuştum: Yaptığı köftelerin içine çivi yerleştiren bir insanımsı, bu köfteleri aç sokak köpeklerinin önüne koyup tüm masumluğu ile yemeğe atılan zavallı köpeklere tarifi imkansız acılar yaşatmıştı. O haberi okurken kendimi nasıl kötü hissettim anlatamam.


Hayvanlara yapılan bir sürü vahşilikler duyduk. En yakın tarihlilerden biri Ankara’da 16 köpeği sokak ortasında zehirleyerek can çekiştire çekiştire öldüren vahşilikti. Ve geçen gün gazetede bir haber okudum. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş bu cinayete kayıtsız kalmamış ve görülen mahkemeye belediye olarak müdahil olmuş. Umarım vicdanları ferahlatan bir netice elde edilir.


Bu vahşet aslında bugünün olayı değildir. Tarihin akışında ibret alınacak mezalimler de yaşanmıştır. Şimdi gelin hep birlikte zamanda yolculuğa çıkalım:

Bundan yaklaşık 500 yıl önce İstanbul’da Bizans İmparatoru otururken, Konstantiniye’nin sokaklarına kediler hakimdi. Ne zaman ki Türkler sahip oldu İstanbul’a, işte o tarihten sonra can dostumuz köpekler sokaklarda boy göstermeye başladı. Kesin olmamakla birlikte İstanbul’a köpekleri Türklerin getirdiği söylenir. O kadar ki Türk egemenliğinden kurtulmak isteyen Rumlar, sokaklardan köpeklerin silinmesiyle Türklerinde süpürülüp atılacağını düşünürmüş.


Neyse, bu düşünceler yıllar içinde erirken İstanbul sokaklarındaki köpek sayısı on binlerle ifade edilecek duruma ulaşır. Sultan 2. Mahmut döneminde, akşam vakti, Galata Köprüsü üzerinde yürüyen bir İngiliz’in yanına yaklaşır köpekler. Adam korkudan kaçınca köpeklerde düşerler peşine. Velhasıl kelam adam yüksek bir yerden atlar. Maalesef dengesiz bir şekilde düşüp ölür. Bunu duyan İngiltere kralı suçu Osmanlı’ya yükleyip ültimatom verir. Padişah da sokak köpeklerinin derhal toplanıp Sivri Ada’ya götürülmesini buyurur. Askerler sokaklarda köpek avına çıkar. Ama halk ferman dinlemez. Vicdanını kıblesi sayan insanlar köpekleri kurtarmak için atılır sokaklara. Padişah bakar hır çıkacak, fermanı geri çeker. Sevgi ve hayata saygı kazanır mücadeleyi.

Aradan yıllar geçer, sokak köpeklerinden bu seferde Sultan Abdülaziz rahatsız olur. Yeni bir ferman çıkarılır sokak köpeklerinin sürgününe dair. Askerler tekrardan sokaklarda köpek avına çıkar. Bu sefer bir iki çatlak ses, bir iki kem kümün ardından meydan boş kalır. Ve toplanan on binlerce köpek gemilerle Sivri Ada’ya taşınır. Aradan çok geçmeden 1865 yılının eylülünde öyle bir yangın çıkar ki İstanbul’da, halk ve devlet-i aliye çaresizce yangını izlemekle yetinir.


Neredeyse İstanbul’un yarısı kül olur. Zamanında olayı sessizce izleyen halk, bu yangını mazlumun ahına bağlar. Köpeklerin ahının ateşinde kül olduklarını düşünür. Köpekler olsaydı yangına havlayıp tepki verir, biz de erkenden haberdar olup şehri kurtarırdık, nidaları sarayın duvarlarına isyan dalgası olarak vurur. Öyle ki çıkacak isyandan korkan padişah yollar gemileri, toplar köpekleri ve yeniden İstanbul sokaklarında özgürlüğüne salıverir.


Akif’in dediği gibi, ibret alsaydı insanoğlu, tarih hiç tekerrürden ibaret olur muydu? Olmazdı. Ama işte olmuş yine. Yıl 1910. Avrupa’da kozmetik sanayi ilerleyince hem denek olarak kullanılmak hem de biyolojisinden faydalanmak üzere köpekler kullanılır. O kadar ki Avrupa’da neredeyse sokak köpeği kalmaz.


Düşünürler taşınırlar ne yapalım. Haydi yallah Osmanlı’ya. İnsan hayatı bile bu coğrafyada beş para etmezken varın siz düşünün köpeklerin ederini. Fransız yetkililer Türk hükümetine başvurup İstanbul’daki sokak köpeklerine talip olur. Paranın yüzü sıcak, hayvanın dili yok, “Verdik, gitti!” derler. Sokak sokak gezip, köpekleri bir bir toplayıp Fransa’ya götürmek üzere Tophane kıyılarındaki bir gemiye yüklerler.


İşler biraz aksar. Fransızlar parayı denkleyemezler. Bizimkiler gönlü bol insanlar. Fiyatı yarı yarıya kırarlar. Ama yine para çıkmaz Fransızlardan. Bizimkiler bakarlar para gelmeyecek. “Tamam, alın götürün de beleşe götürün.” derler. Bu arada hayvanların durumuna acıyan vicdan sahibi halk, dayanamayıp köpekleri salıverir. Hükümet hemen müdahale edip yeniden toplatır tüm köpekleri ve işi sağlama alıp geminin başına nöbetçi diker.


Ne oldu bilinmez Fransızlar almaktan vazgeçer yaklaşık 80 bin köpeği. Devlet bu kadar köpekle ortada kalır. Hazır köpekleri toplamışken belki Fransızlar yeniden almak ister, istemese bile bu hayvanlardan kurtuluruz mantığı ile 3. kez köpekler Sivri Ada’ya sürülür.

İlk başlarda görevliler tayin edilir adaya, köpeklere baksın diye. Bir müddet sonra onları da geri çekerler. Köpekler aç perişan günlerce uluyup havlar. Vatandaşın yüreği kaldıramaz ve sandallarla yiyecek taşır. Taşıma suyla değirmen dönmez tabii. Bir müddet sonra kaderine terk edilir hayvanlar.


Günlerce feryat ederler açlıktan susuzluktan. Öyle ki adanın tek tatlı su kuyusuna can havli ile yüzlerce köpek hücum eder. Üst üste yığılan hayvanlar birbirini ezer. Hiçbiri tek damla su içemeden telef olur. Sıcakların etkisi, hızla esen rüzgarın çarpması, açlığın ve susuzluğun çılgına çevirdiği hayvanlar delirir. Yamyamlaşır. Canlı canlı birbirini yiyerek hayatta kalmaya çalışırlar. Adadan kurtulmak isteyenler kuvvetli akıntılarda kaybolur.

İstanbul halkının gözünün önünde azar azar, büyük acılarla yok olup giderler. Ölen hayvanlardan öylesine kokular yayılır ki etrafa, Anadolu yakasında oturanlar kapılarına kilit vurmak zorunda kalır. Civardan gelip geçen gemiler kokulara tahammül edemez hale gelir.


2 yıl sürer bu vahşet. Ve tahtları deviren, arşı delen mazlumun ahı yine aşar dünyaları. Son canlı köpeklerde ölüp çürüdükten sonra, 1912’de İstanbul’da öyle bir deprem olur ki taş üstünde taş kalmaz. Ne alakalıdır bilinmez ama halk köpeklerin ahına bağlar bu felaketi.


Resmi kayıtlarda Sivri Ada olarak yer bulsa da kendine, bu kara kütlesi kapkara bir leke olarak Hayırsız Ada adıyla yerleşir halkın diline.


Türkiye’nin en güzel yerleşim yeri olan İstanbul’un Adalar ilçesini mutlaka gezin. Adalara yaklaşırken en batıda, piramide benzeyen şekli ile Hayırsız Ada’yı görünce kulaklarınızda feryat ile havlayan köpeklerin sesi yankılansın. Sızlasın vicdanınız. Ne kadar sızlarsa bilin ki o kadar insansınız.


Umarım insanlık, tarihten ders alarak ve vicdanını kıble yaparak tırmanır medeniyet merdivenlerini. Çünkü tepetaklak düşmeye vesile olacak o kadar kaygan bir zemin taşır ki ne sağlam bir kalp kalır geride ne de diri bir beden.

Sevgiyle kalın…


Editör: Burçin Kahraman

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube