Albümler bakarken siyah beyaz vesikalık resmin gözüme çarptı. O kadar sıcak içten gülümsemen vardı ki. O an seni özlediğimi hissettim. İçimden seni kucaklamak geldi. Resmin beni aldı uzaklara geçmişin derinliklerine götürdü. İçimde ki kopan fırtınayı sana anlatabilmeyi isterdim. Sen benim gençliğimin yazarlık tutkumun sembolüydün. Bu koca şehirde tanıdığım, tutunacağım, örnek alacağım insanlardan biriydin.70 li yıllarda yazın dünyasına fırtına gibi girmiştin. Bütün gazetelerde, dergilerde yazıların yer alıyordu. Seni adım adım izliyordum. Edebiyat dünyasına yeni bir soluk getirmiştin. Fantastik kurgulara sahip, ironi ve eleştirinin ağır bastığı gerçek mi, yoksa karakterinin hayalimi olduğu konusunda şüpheye düşüren. Gerçek dışı bir evren yaratıp hayalle gerçeği, yaşananla tasarlananı nasıl bu kadar iç içe örebiliyorsun diye hayranlıkla okuyordum. O zamanlar arkadaşlarla aylık edebiyat dergisi çıkartıyorduk. Konya Sokak da eski bir apartmanın üçüncü katında küçük bir daire tutmuştuk. Paramız yoktu. Fakat inancımız vardı. O dergiyi çıkaracağımıza inanıyorduk. Hepimiz üç beş koyarak uzun zamanda çıkarmıştık. Hayat bizi bir yerlere savurmandan. O dönemin gençliği özveriliydi edebiyatı, sanatı, sanatçıyı seviyordu. Hafta sonları büromuzda okuma günleri düzenlerdik. Tıklım tıklım dolardı. Yazdıklarımızı bu bazen bir öykü, bazen bir şiir, bazen deneme olurdu. Bezende bir türkü, marş patlatırdık. Ustalar yazılarımızı, değerlendirir, saatler süren sohbetler, tartışmalar olurdu. O toplantılar hepimize o kadar çok şey katmıştı ki Ankara da Anadolu da özgün bir basın ağı vardı. Şimdiki gibi her şey İstanbul da toplanmamıştı. Rüzgârlı sokak da matbaalar, gazete büroları vardı. Hatta büromuzu oradan tutmak isteniştik fakat kirası pahalı gelmişti. İstanbul için Babıali neyse. Ankara içinde rüzgârlı sokak oydu. Ben orada çıkan gazetelerin bazılarında yazıyordum. Köşe yazılarım yanı sıra haftada bir hazırladığım sanat sayfam vardı. Ulus semti şimdiki deyimle yerleşkesi bu kadar kanara itilmemişti. Şehre gelen yabancılar mutlaka ulusu gezer alış veriş yapar, Atatürk heykelinin önünde hatıra fotoğrafı çektirirdi. Herkesin bulaşma noktası heykel meydanıydı. Bütün resmi daireler, bankalar buradaydı. Güzel lokantalar, şık mağazalar vardı. Öğlen ve akşam iş çıkışlarında kalabalık cıvıl cıvıl olurdu. Severdim bu saatleri, dolmuş kuyrukları hariç. Beş arkadaşında iş yeri Ulus'taydı. Receple ben devlet memuru, Zafer, halde balıkçılık yapıyor, akşamları üniversiteye gidiyordu. Üzerine sinen balık kokusu gırgır konumuzdu. Bu güzel insanı okullarına atılan bir bomba sunucunda kaybetmiştik. Onur, yeni kurulan bir sendikanın başkanlığını yapıyordu. Hep telaşlı, koşuşturmanın içindeydi. Ateşli konuşmalar yapar, her şeyi eleştirirdi. Devrimci şiirler yazardı. Onun izini de 80 ihtilalinde kaybettik. Rıfat ağabey, baba adam. Dergimizi matbaasında o basıyordu. Kendi de çok okuyup, yazan insandı. Siz basımı düşünmeyin, yeter ki dergiyi zamanında kaliteli hazırlayın derdi. Amatör bir dergiydik. Ama yurdun her köşesinden okurlarımız, yazarlarımız vardı. O kadar çok mektup geliyordu ki. Akşamları toplanıp o mektupları okumaktan içinde yazıları değerlendirmekten büyük haz alıyorduk. İletişim kaynağımız mektuplardı. Cep telefonları yoktu, internetle tanışmamıştık. O mektuplarda ki samimiyet dürüstlük bambaşkaydı. Bu gün bile süren dostlukların temeli o günlerde atılmıştı. Büroya gelmeden, posta haneye uğrar posta kutusuna gelen mektupları alırdık. Postaya ulaşmanın en çabuk yolu posta kutusu kiralamaktı. Hafta sonu toplanmış dergiye koyacağımız yazıları hazırlıyorduk. “ yazarların ağzından” köşemizin boş olduğunu, kiminle röportaj yapalım derken. Seninle röportaj yapmayı önerdim. Tamam, çok okunuyoruz. Reklamlar alıyoruz. Fakat hala amatörüz. Bize röportaj vermeyi kabul eder mi. Kadın ikinci kitabını çıkardı. En büyük gazetelerde dergilerde yazıyor, diye ikilemde kaldık. Ankara' nın bir yaz öğleden sonrası senin evinde buluşmağa karar verdik. Evin Ankara’nın güzel semtinde, büyük bir sitenin içindeydi. Sıcacık samimi gülümsemenle karşıladın beni. O kadar güzeldin ki. Havana çarpılmıştım. Uzun kızıl sacların gamzeli gülümsemenle alev alevdin. Gösterişten uzak sade kitaplar, resimler, seyahatlerinde topladığın objelerle dolu evin seni yansıtıyordu. Burayı yazmak, misafirlerini kabul etmek için kullanıyordun. Ailenle yaşadığı ev iki sokak ilerdeydi. Nasıl özeniştim Ben küçük gecekonduda on kışı yaşıyordum. Kendime ait bir odam bile yoktu. Samimi, sıcak bir röportaj yaptık. O günden sonra aramızda dostluk başlamıştı. Benim acımdan yararlı bir dostluktu. Sen benim idolümdün. Yazdıklarımı okuyor, kritik yapıyordun. Bilmediklerimi öğretiyordun. Bu müthiş bir şeydi. Bana “Orhan Kemal damarından gidiyorsun Onun gibi toplumsal, gerçekleri, yazıyorsun. Gözlemlerin çok kuvvetli dilin sade. Senden çok umutluyum onun boşluğunu dolduracaksın. Ama çok çok okuman çalışman gerek. Daha yolun başındasın eminim çok güzel öykülerin, kitapların olacak” demiştin. Bu beni çok mutlu etmişti inanamamıştım öykülerimin senin tarafından beğenilmesine, okumasına. Orhan Kemal gibi bir ustanın tarzında olmasına. Onun boşluğunu dolduracak yetenekte olduğumu söylemene. Çünkü ben hiçbir zaman birilerini örnek alarak yazmıyordum. Yazarken, onun gibi yazacağım şöyle böyle yazacağım diye bir kaygım olmuyordu. Neyi görmüşsem. Neden etkilenmişsem onu yazıyordum. Yaşadığım gecekondudaki insanlar benim ilham kaynağımdı. Burada o kadar çok sorun vardı ki. Elbette yerli yazarları okuyordum. Onlara hayrandım. Onlar gibi olabileceğim hiç aklıma gelmiyordu. Yazmak beni mutlu ediyordu. Şimdi çocuksu halime gülüyorum. Hayatın ne kadar başındaymışız. Küçücük övgüler bizi mutlu ediyormuş. Gazeteden imza gününün olduğunu okunca çok heyecanlandım. Seni tekrar görecektim. Büyük bir kültür merkezinin büyük salonundaydın. Söyleşi henüz başlamamıştı Etrafını okurların sarmıştı. Seni zor görebiliyordum. Neşeli, dalgacı sesini duyabiliyordum. Sacların gene uzun ve kızıldı. Olgun bir kadın olmuştun. Yanına gelmeğe cesaret edemedim. Ya tanımazsan diye korktum. Aradan çok uzun yıllar geçmişti. Sen bestseller olmuştun, kitapların dünya dillerine çevriliyordu. Genelde yurt dışında yaşıyordun. O küçük acemi kızı mı hatırlayacaktın. Söyleşi başladığında, başarılarını gururla dinledim. Sıra kitaplarını imzalamağa gelince imzalatamadım.. Ağlıyordum evet ağlıyordum. Boşa giden yıllarıma, başarısızlığıma ağlıyordum. Bende burada kitaplarımı imzalıya olabilirdim. Yazmak içimde tutkuların en büyüğü idi. Nefes almak gibi bir şeydi. Yazmadan, okuyamadan yaşayamam diye düşünürdüm. Oysa öğle bir yaşanıyormuş ki. Yılların nasıl geçtiğini bile anlayamıyormuşsun. Yaşam denen girdabın içine girince kendini bile unutuyormuşsun değil ki hayallerin, tutkuların kalsın. Ben gecen yıllar içinde kendimi yaşamadım. Evet, dostum hiç yaşamadım kendimi. Bana verilen rolü oymadım. Düşünüyorum da oynamak için senaryoları kendimiz mi yazıyoruz. Yoksa yukarıda bir yerlerde mi yazılıyor bilemedim. Ama ben rolümü hiç sevmedim… Fatma Sarıkaya Ravlı 12.12.2018

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube