TİNERCİ YUSUF’UN YAŞAM KOÇU





Efendim, bendeniz 30 yıllık devlet memuruyum. Çok ama çok sevip aşığı olduğum cennet misali bir şehrim, dünya iyisi bir eşim, ellerinizden öper bir güzel kızım ve huzurlu da bir işim var. Bugüne deüin Yüce Yaradan bana bütün dilediklerimi eksiksiz verdiği için şükretmesini her zaman bildim ona kendi içimden. Bugün de bunu yapıyorum. Yalnız, bir de yaptığım ayrı bir iş var, boş zamanlarımda… “Yaşam Koçuyum” ben. Yaşarken oldum! Ama yalnızca bir kişinin yaşam koçluğu bu ne hikmetse… Bizim neşe kaynağımız, saf ve altın kalpli, fakir ama gururlu hamal “Tinerci Yusuf’un” yaşam koçuyum.


Yalnız sizden ricam, başlıktaki lakaba bakarak hemen yargısız infaz yapmamanızdır. Adın tinercilik yanı biraz rivayet. Biz görmedik. Eskiden öyle olduğu söyleniyor yalnızca.

Oysaki bu dünyanın en temiz, en iyi yürekli ama bir o denli de talihsiz fakat çalışkan, yiğit bir delikanlısıdır o. Hamallık yaparak geçinen, yetim ve öksüz bir insan… Kimsesi, sahibi, hamisi yok bu dünyada.


Bizim tanışmamız da yıllar önce tesadüfen oldu aslında. Çok sevdiğim ve kıymet verdiğim fırın sahibi bir esnaf arkadaşımın yanına uğramışken fırına geldi bir akşam üstü Yusuf ekmek almaya. Çok çekingen, mahcup, saf ve boynu bükük bir çocuktu o zamanlar. Baktım, fırın çalışanları dahil herkes ona ne hikmetse “tinerci!” diye takılıyor. Evi-barkı, kimi-kimsesi yokmuş! Yalıda kimi zaman kayıklarda, kimi zaman boş bulduğu barakalarda yatarmış.


İlk görüşte üzüldüm tabii ki ben bu duruma. Bir sonraki karşılaşmamızda da tanışlık verdim kendisine. Baktım ki saf, temiz, yaşamın sillesini henüz çocuk yaşlarda yemiş olan bir garip Allah adamı… Yalvar yakar ikna ettim ardından da fırıncı arkadaşım Bekir’i, ona bir iş vermesi için. Kendisine duacıyım, kırmadı beni. Zaten kendisi altın kalpli bir insan ve iyi bir patrondur. Yalnız, bizim Tinerci biraz pis ve pasaklı olduğundan Fırıncı Bekir bana, “Adam hamal… Ekmeğe falan el sürdürmem, fırına odun-kabuk taşısın, ortalığı süpürsün yeter!” dedi.


Çok sevindim ben bu duruma. İşçi yatakhanesi de var çünkü fırında. Yusuf’u sokaklardan kurtuldu sandım.


***

Aradan biraz süre geçmişti ki Yusuf çalıştığım resmi daireye yanıma geldi. Ben her şeyler yolunda gidiyor sanırken, fırındaki işinden istifa ettiğini söyledi bu bana. Güldüm. Nedenini öğrenince daha da bir güldüm sonrasında. Hem de katıla katıla. Neden, olağan sayılacak bir durum değildi çünkü. Gerekçe; bir gece vardiyasında karnı çok acıkan Yusuf’un 30 yumurtayı, 1 kilo tereyağına kırıp işçilerden habersiz yemesiymiş!


"Yaa arkadaş; hamalsın, ağır iş yaparsın ama bunca tereyağı ve yumurta sıradan bir ailenin bir aylık sarfiyatı, insaf!” diyemedim ben. “Olsun, üzülme. Başka bir iş bakarız sana,” sözleri dökülüverdi dilimden.


Başka bir iş baktık… Fındık fabrikası sahibi bir dostum el tuttu ona; sağ olsun. Ama bizim Yusuf bu kez de gece bekçisi olduğu fabrikanın, ısınmak için yaktığı ateş nedeniyle üçte birini yaktı! Her yerin fındık ve fındık kabuğu olduğu fabrikanın az kalsın tümü yanıyordu. İtfaiyeciler; “Biz böyle azılı yangın, daha da görmedik.” demişler.


Bu dünyada fakirin yüzü güler mi? Tinerci Yusuf’un da bu ve buna benzer olaylarla çalıştığı bütün müesseselerde yüzü gülmedi o zamanlar. O dönemde Giresun’da, “kepenk kapatma eylemleri” olsa, ancak bu kadarı olurdu.


Bu şekilde zaman akıp geçtikçe, bu gözünü sevdiğim işsizlikten bir ara hepten kafayı sıyırdı. Bir siyasi partiye üye olup, siyasete atıldı birdenbire. Çevremizdeki üç beş deli de buna yeterli gazı verdi ki işler hepten içinden çıkılmaz bir durum aldı. Ben duruma önce tahsil meselesinden baktım, bunun geleceğini hesaplamak bakımından. Meğerse Yusuf’u, ilkokulu bitirmek üzereyken askere almışlar! Umutsuz vaka Yusuf’un yapacağı siyasi kariyer anlaşılan. Ama bu dünyada ona hiç yol yokuş yok ya! Siyasette en üst mevkilere gelmekmiş amacı. Fakat üstte yok, başta yok! Ben acıdım onun bu rüyada gezen hâllerine yine de.


Artık Yusuf’un bulunduğu yer ve konum itibarıyla her gün giymesi gereken takım elbiseleri, kravat ve gömlekleri ya kendi gardırobumdan armağan ettim, yetmediği yerde de arkadaşlardan istemek suretiyle ayarlamaya başladım. Sağ olsunlar benim güzel gönüllü arkadaşlarım, bu sevimli ve saf insanı zamanla onlar da çok sevdiler. Her zaman ellerinden geleni de yaptılar onun için. Ben de yaşam koçu olmaya ilk adımlarımı atmış oldum böylece.


***

Tabii, siyasetçi adam kendisine bakacak. Şık ve karizmatik olacak. Giysileri göz alıcı ve çarpıcı olmalı her daim… Bizim Tinerci'nin kimi giydikleri büyük, kimileri biraz ikinci el olsa da görüntü itibarı ile siyaset dünyasında bir iz bıraktığını söyleyebilirim yine de. En azından, olmayacak ama güzel hayalleri ve başından geçen gülünç olaylarıyla bizleri her zaman gülümsetti. Bunu olsun başardı kendi hâlince. Bulunduğu her yere bir ışık, bir renk getirdi. Ama bu furya da çok uzun sürmedi. Tinerci günün birinde istifa etti, o siyasi partiden de, siyasetten de.


Ama delilik parayla pulla mı? Bu sefer siyasetten daha pis işlere bulaşmış ki tesadüfen öğrendim. Beni daireye ziyarete geldiği bir gün bir de baktım ki Yusuf elinde cep telefonu, bilmediğim biriyle utana sıkıla fakat çok özel olduğu her hâlinden belli olan bir telefon görüşmesi yapıyor. Merakımdan sordum, “Yusuf, kimdi o konuştuğun kişi?” diye. Yeni manitası olduğunu söyledi. Ben, “Kimdir, kimin nesidir?” diye diretince de olan biten her şeyi Türk filmi gibi anlattı bana.


Meğer bu deli, adını şu an anamayacağım bir ilin o zamanlardaki Emniyet Müdürü’nün evde kalmış kızıyla uzaktan uzağa arkadaş olmuş! Gerçi bizim Tinerci deli ama karşı taraftaki kız ondan da deli! Kız, Yusuf için daha önce bizim buralara da gelmiş üstelik. Kısa bir süre kalıp dönmüş. “Yanlış şeyler oldu mu oğlum aranızda?” diye sordum, Yusuf gülmeye başladı, garip garip ve salak salak!.. Anladım ben durumu. İşler karışık. Hatta vahim!


Onun yaşam koçuyum ya! Her sorunu ile ilgilenmem gerek! Yalnız bu seferki olay, siyaset yaptığı zamanlardaki giyecek olduğu gömlek rengi ile kravatının uyumunu sağlamak kadar kolay değil.


Beni çok sevdiği ama benden biraz da korktuğu, sözümü asla ikiletmediği ve bana her zaman saygı gösterip yalan söylemediği için kızın ve babasının cep telefonu numaralarını almam zor olmadı o an. Ben doğrudan hemen kızın babasını aradım o kızgınlıkla. Hiç tanımadığım ve benden yaşça büyük bir insanla ama gayet doğruyu yaptığıma inandığım bir biçimde aramızda geçen telefon konuşması şöyle gerçekleşti:


- Beyefendi iyi günler, ben sizi Giresun’dan arıyorum. Adım Murat… Murat Akyol.

- Tanıyamadım. Ne için aramıştınız Murat Bey, buyurun?

- Kızınız için aradım efendim; ben Tinerci Yusuf’un ağabeyi sayılırım.

- Anlamadım! Ne kızı ne tineri? Kardeşinizin uyuşturucu madde bağımlılığı mı var yoksa?

- Hayır efendim, kızınıza bağımlılığı var!

- Neeeeeey! Kimsiniz oğlum siz ya? Telefon şakası mı bu yoksa?

- Değil! Bakın beyefendi, olayın telefonla geliştiğini bildiniz. Ama kızınız ve Tinerci arasında oluyor bu gelişme. Lütfen kızınıza sahip çıkın! Onun tanımadan bilmeden muhatap olduğu bu çocuk, ipsizin sapsızın biri! Giresun’da evim var, işim var diye kandırmış kızınızı. Ne evi ne barkı? Bu adam burada kayıklarda, kayalıklarda yatıp kalkıyor! Ama nasıl oluyorsa bunlar evlenmeye karar vermişler. Kız, bir tarih Giresun’a bile gelmiş üstelik! Siz onu hangi mantıkla buralara yolladınız ki?

- Haa, anladım! Ben yollamadım güzel kardeşim, o tarih evden kaçtıydı o. Sen mert ve dürüst bir insana benziyorsun. Aradığın için teşekkür ederim, sağ olasın! Gereğini yaparım ben.

- Rica ederim efendim, insanlık görevimizdi. Siz kızı evde tutun, o bize yeter... İyi günler dilerim, hürmet ile.

***

Güler misin, ağlar mısın?

Eeee, ben de böyle bir yaşam koçuyum işte!


*** SON ***


Yazan: Murat AKYOL

Düzeltmen: Tolga ZİYAGİL


© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube