TESPİH TANELERİ

En son güncellendiği tarih: May 9


Ayşegül Demir Alhan //

Editör: Sedanur Yıldırım
Gözümü her kapatışımda bir yaprak daha düşüyor saçlarıma. Uzandığım toprak yavaş yavaş içine çekiyor beni, özlemle. Düşen yaprakları avuçluyorum. Parçalanıp un ufak oluyorlar. Ellerimi biraz daha uzatıyorum. Parmaklarıma değen mermerin soğukluğu yakıyor kalbimin yaralarını.  Aklımda tek bir düşünce. Bir saatin tik takları gibi, hep aynı tonda, hiç ara vermeden. Tik tak, tik tak, tik tak… Unut onu, unut onu, unut onu.

Anlatmaya nereden başlamalıyım acaba?  Belki de en başına gitmeli olayların. Peki ilk anın, ilk an olduğunu bilmek mümkün mü? İnsan, kaderine yön veren o dönemeçleri, dönerken fark edebilir mi ? Bazen yıllar sonra, en çok da pişman olduğun zaman, geriye dönüp hayatındaki olayları bir  tespih gibi sıraya dizince anlıyorsun, hangi tanenin sırayı bozduğunu, gidişatı değiştirdiğini, sana hükmettiğini. Ama yaşarken o kadar yerli yerinde duruyor ki taneler.

Kaç yıl önceydi? 10 mu, 20 mi ? Hatırlaması zor. Bazı yıllar iki sene sürdü mesela. Bazı günler bir hafta, bazı haftalar bir ay, geceler ise sonsuz. Sesini duymadığım her anı nasıl ölçmeli peki? Hesap yapmak yerine, kabaca bir ömür diyelim en iyisi. Nasıl da usulca girmiştin hayatıma. Sonra da sanki yerin hep orası gibi , gelip gönlümün baş köşesine oturmuştun. Biliyordum, eğer seni çıkarabilseydim oradan, tutunduğun tüm damarları da söküp götürecektin.Bir virüs gibi sardın sonra tüm hücrelerimi. Artık gidemezdin zaten. Bir olmuştuk. Ruhlarımız el ele tutuşmuştu bir kere. Öyle bir rüzgara teslim ettik ki kendimizi, dünyanın tüm kurallarını hiçe saydık. Aşk engel mi tanırdı? Ne ismimiz ne cismimiz önemliydi. Bedenlerimizin hükmünden sıyrılmayı başarmıştık. Öyle özgürdük ki hep yükseğe çıktık, hep daha yükseğe…

Çok konuştuk seninle. Anlatacak çok şeyimiz vardı. Yolda giderken bacaklarıma dolanan kediyi görmemiştin mesela, onu anlattım sana. Sana gelişlerimde, başımın üstünden geçen kuşların rengini, esen rüzgarın sesini, mendil satan çocuğun gözlerini, el ele tutuşmuş yaşlı çiftin sıcaklığını, içtiğim çayın tadını, aldığım her nefesi… Çok gülmüştük seninle. Düşürdüğümüz sinema biletine, dudağının kenarındaki dondurmaya, üzerimizde oynaşan gün ışığına, uçuşan perdelere, simit attığımız martılara, gözlerinde kaybolmuşken aniden çalan vapur düdüğüne… Çok da hayret etmiştik. “Biz” olmadan önce zamanın nasıl var olduğuna, ellerimizin birbirine dokunmadığı günler soğuktan nasıl ölmediğimize, ayrı bedenlerde gezen sözde aşıklara, sevgimizin dünyadaki tüm savaşları nasıl durduramadığına ve o soğuk kış günlerinde bedenlerimizin birbirine yaklaştığı her adımda çıkan alevlerin bizi nasıl kül etmediğine… Çocukluğa dönmek gibiydi seni sevmek. Yanında zamanı unutuyordum, acıkmıyordum, düşüyordum, yaralanıyordum ama oyuna devam ediyordum. Hep görmek istiyordum seni. Baktığım her yerde sen ol istiyordum.Bazen başını eğiyordun usulca, ayaklarına kapanmak istiyordum gözlerini görebilmek için. Daha fazla mutlu olamam dediğim her anda daha fazla mutlu ediyordun beni. Hep yükseğe çıkıyorduk, hep daha yükseğe. Bu yüzden elimde parçalanan yapraklara döndüm düştüğümde. Ben düştüm ve sen bulutların üstünde kaldın. Bazen diyorum ki yıllar önce, seni ilk kez göreceğim o sokağa sapmasaydım, hayatıma hükmeden o tespih tanesini anlayabilseydim eğer, şimdi dokunmaya kıyamadığım bu toprağın üstündeki mi sensin, altındaki mi benim fark edecek miydi sanki?


© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube