© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

TERK EDİLMİŞ YERLER

En son güncellendiği tarih: 14 Kas 2018

Editör: Kemal ALBAYRAK

Kraliçe'nin gizli hazinesi mi? En büyük nükleer felaket sayılan Çernobil mi? Yapılan deneyler sonucu insanların tedavi edilip edilmediğinin belli olmadığı bir akıl hastanesi mi? Yoksa Çölün ortasında çöl kumlarının altında kalan elmas madeni mi daha gizemli? Kararı size bırakıyorum...

Hazırsanız başlayalım...

Maraş



Bir şehir düşünün ki; bütün ihtişamı, yaşayan halkı ve ağırladığı misafirleri ile bir zamanların en gözde tatil beldelerinden sayılsın... Zamanın yıldız isimlerinin tatillerini geçirdikleri, dönemin en ışıltılı hayatına sahip bir şehir... 1960 yılında başlayan turizm yönündeki yapılanması, 6.5 km uzunluğundaki sahil şeridi (sahilde bulunan kumların bir kısmının özel olarak çölden getirtildiği söylenir), Dünya'nın ilk yedi yıldızlı otelinin burada bulunması rivayeti ile kısa sürede insanların gözde mekanı haline gelmesi... Hızla ün kazanan, hayatın hiç durmadığı, sürekli yaşayan bu şehir Kıbrıs'ın Mağusa ilçesinde bulunan Maraş... Sahip olduğu oteller ve yatak sayıları Kıbrıs'ın tamamına eşit olan bu şehir, şu anda tampon bölge olarak adlandırılan, yapılan referandum sonrası Türk hakimiyetine bırakılan ama ne kadar pazarlık yapılırsa yapılsın, yerleşime açılamayan, 44 senedir hayalet şehir olarak kalan Maraş...

Türkiye'de merdaneli çamaşır makinesi kullanıldığı, buzdolabının ise lüks sayıldığı zamanlarda, şehirde tam otomatik çamaşır makinesi, siyah beyaz televizyon ve buzdolabı yaygın olarak kullanılıyordu. Yaşanılan lüks hayatın, turizmin gözbebeği olduğu 1973 yılında şehrin turizm gelirleri, Kıbrıs'ın toplam turizm gelirinin %53,7 sini karşılıyordu.

1974 yılında yapılan ikinci harekat sonrasında yapılan görüşmeler doğrultusunda bölge Türk himayesine bırakıldı. Ne kadar anlaşma yapılmaya çalışılsa da BM'nin yayınladığı genelge ile bölge iskana kapatıldı. Şu anda BM'nin koruma altına aldığı üç bina haricindeki binalar, halkın şehri terk etmesinden sonra uzun süre yağlamandıktan sonra çürümeye bırakılmıştır... Bölgeye girişler Türk ve BM askerleri haricinde içeride bulunan kız yurdu sakinleri tarafından yalnızca araçlarla yapılıyor. Rivayete göre Kraliçe'nin gizli hazinesi burada saklanmakta...

Halk bölgeyi terk etmek zorunda kaldığında, sofralar olduğu gibi, çamaşırlar makinede, belki de en sevilen oyuncaklar evlerde bırakılmış ve bir daha kimse evine dönememiştir...

Seda'nın nnotu: Düşünsenize ülkelerin çıkarları uğruna, yıllardır yaşamış olduğunuz yuvanızı boşaltmak ve bir daha dönmemek üzere terk etmek zorunda kalmak ne kadar zor... Bir yeri var eden içinde yaşayan insanlar, neşeyle oturulan sofralar, dağıldığı zaman söylendiğiniz, toplarladığınızda ise yeniden dağılmasını iple çektiğiniz yuvanız, dışarı çıktığınızda size sırnaşan kediler, en iyi dostluğu sunan köpekler, saksıdaki çiçeklerinizdir...

Hazırsanız, hala en büyük nükleer felaket sayılan Çernobil'e geçelim...


Çernobil


Bir reaktör kazası, mühendis ile reaktörün savaşı, deneysel çöküş, ihmalkarlık... Nasıl adlandırırsanız

adlandırın, neresinden bakarsanız bakın felaketin, ölümün terk etmenin en büyüğü, insanlığın gördüğü en büyük felaketlerden biriydi belkide Çernobil...

1986'da Ukrayna'nın Pripyat şehrinde bulunan Çernobil nükleer santralinin 4. reaktöründe gecenin bir yarısı yapılması planlanan; bakıma girmeden önceki 'güç kesintisi deneyi' reaktörün patlamasına, hayli yüksek miktarda radyasyonun açığa çıkmasına, insanların evlerini terk etmelerine, askerlerin ve temizleyen işçilerin hayatları boyunca alabilecekleri radrasyondan fazlasını 3 dakikada almalarına neden oldu. Çernobil, bir insanın yaptığı hatanın tüm Dünya'yı etkileyecek sonuçlar doğurmasının ete kemiğe bürünmüş hali!

O gece güç kesintisi deneyini yaparlarken, reaktörün de planları olduğunun kimse farkında değildi. Düşünsenize, sonuçlarını bilemeyeceğiniz, temenninizin sadece işlerin yolunda gitmesi üzerine olan bir deney bütün Dünya etkiliyor! Baş mühendisin reaktör ile inatlaşması, enerji seviyesinin düşürülmesi ve hızla boşalan enerjinin reaktörün yakıt maddesinin hızla ısınmasına yol açması, bununda patlamaya neden olması. Böyle basit cümleler ile anlattığıma bakmayın, aslında Çernobil başlı başına 5 ciltlik kitap olur. Benim değinmek istediğim nokta teknik bilgiler dışında kalan kısım.

Maraş'ta biraz bahsetmiştim, bir yeri terk etmek kolay değil. Orada yaşadığınız hayatı, anılarınızı, geçmişinizi geleceğinizi bırakıyorsunuz. Her sabah yürüdüğünüz yolu, hayranlıkla izlediğiniz ağacı bırakıyorsunuz. Hayallerinizi, umutlarınızı, geleceğinizi bırakıyorsunuz. Üstelik bu sizin planlayarak yaptığınız bir şey değil! Yaşanan felaket sonrası, insanlara evlerini, yurtlarını, işlerini bırakıp geri dönmemek üzere şehrin boşaltılacağı haberi verildi. En sevilen eşyalar olduğu gibi kaldı evlerde... Sadece şehri boşaltmak zorunda olsalar o da iyi, bir çocuk, şehre kurulan ama henüz hizmete açılmayan luneparkın hayalini kurarken, patlamadan belirli bir süre sonra tiroid kanseri teşhisi ile sınanıyor. Yeni araba almış bir çalışan bütün birikimini verdiği arabasına patlamadan sonrası de bir daha binemiyor. Evde bebeğini uyutmaya çalışan bir anne patlamaya şahit oluyor... Facianın akabinde, çıkan devasa yangına müdahale etmek için kullanılan helikopter kullanılamaz hale geliyor. Temizlik için üretilen robotlar, radrasyondan kısa sürede bozuldukları için kullanılamaz hale geliyor. İnsangücü burada devreye girip, hayallerini, çocuklarını, ailelerini, geleceklerini bir kenara atıp, doğru düzgün koruyucu kıyafet bile olmadan çatıda yapılan temizlikte kendi ağırlıklarına yakın olan taşları sadece 3 dakika içerisinde patlayan kapağın üzerine atıp, oradan uzaklaşmaları gerekiyor. Bu süre zarfında bile hayatları boyunca alacakları radrasyon seviyesinden daha fazla radrasyon alıyorlar ve 15 gün sonra biten temizliğin akabinde, temizlikte görevli kişiler ölüyor. Trajedinin daha büyüğü olabilir mi? Sadece bulunduğu bölgedeki insan hayatları etkilenmiyor üstelik, soğuk savaşında etkisiyle önce söylenmiyor patlama, artan radrasyon seviyesi sayesinde açıklamak zorunda kalıyorlar patlamayı. Başta Türkiye olmak üzere bütün bölgeye yayılıyor radrasyon. Günümüzde artan kanser vakalarının bir çoğu hala radrasyonlu havayı soluyup, radrasyon çekmiş topraktan ürün almamızdan olduğu söylenir ki, o dönemde Türkiye ile ticari ilişkisi olan birçok ülke ithal ettikleri ürünleri geri göndermiş, bu ürünler imha edilmek yerine bizlere satılmıştır. Ukrayna ormanlarının yarısı radrasyondan etkileniyor...

Şu anda ne mi oluyor Çernobil'de? Azalan radrasyon seviyesi sayesinde (ki bu yine normalden çok) birçok nadir türü bulunan hayvan bölgeye yerleşmeye başlamış ve bir çok bitki türü oluşmuş...

Seda'nın notu: Çernobil'e imzanız karşılığında turistik tura gidebiliyorsunuz. Elinizde radrasyon ölçer bir cihaz eşliğinde, hiç birşeye dokunmadan, açıkta birşey yemeden gezebiliyorsunuz. Eğer sonrasında kanser olursanız, mutasyon geçiriseniz ya da ölürseniz, Hulk'a (yeşil dev adam) dönüşürseniz sorumluluk sizin! Tabi ki, onca yıl sonra ilk günkü radrasyon seviyesi yok ama şahsen AVM girişlerindeki X-Ray cihazlarından geçerken bile düşünürken, bu turu göze alabilir miyim bilmiyorum!

Durun durun, daha bitmedi...


Willard Akıl Hastanesi


Willard Akıl Hastanesi'nde demir parmaklıkların arkasından gelen çığlıkları duymaya hazır mısınız?

Tam 116 yıl boyunca 54bin insanın tedavi edildiği ve neredeyse kimsenin taburcu edil(e)mediği, deyim yerindeyse 'yasal toplama kampı' Willard Akıl Hastanesi...

İlk hastası bunamış, saldırgan bir kadın olan Mary Rote hastaneye gelmeden önce tam 10 yıl yatağa zincirlenmiş, bu süre sonunda hastaneye gelmeyi kabul etmiş ve hastanede gördüğü tedaviler sonrasında hızla iyileşmeye başlamıştır. Buraya kadar her şeyin normal seyrinde devam ettiği bu hastane, 1900'lü yıllarda sisteme, kocasına karşı gelen kadınları 'akıl hastası' bahanesi ile hastaneye almış ve bu zamandan sonra tüm hastalar kadınlardan oluşmuş... İlk başlarda hastanenin amacı tedavi sonrasında hastaları topluma kazandırmak olsa da, işin ilginç yanı tedavisi tamamlanıp taburcu olması onaylanmış hiç bir hasta taburcu olmayı kabul etmemiş. Akıl hastanesinde yatmanın ayıp olduğu o zamanlarda burası kadınlar için rahat ettikleri bir yer olabilir. Farklı rivayetler var tabi ki! Hastalar üzerinde çeşitli deneyler, tacizler, tecavüzler... Bu şiddetleri gördüğü iddia edilen kadınların hastane kapanana kadar orada kalmayı istemesi rivayetleri çeliştiriyor diye düşünebilirsiniz ama bu kadınların birçoğu gördükleri işkenceler sonucunda hayatlarını kaybetmişler...

Hastanede ölen insanların otopsilerinin yapıldığı mekan hala aynı şekilde durmakta... Sayısız mezarlıkların ve hala ruhların burada olduğuna inanılıyor...

Seda'nın notu: 100 yıl sonra tozların altından kurtulup, gün ışığına çıkarılan hastaların teslim etmiş ve bir daha geri alamamış oldukları valizler Jon Crispin tarafından fotoğraflanmış, Ellen Marie Wiseman tarafından Ardımda Kalanlar adlı roman gerçeğe dayanarak yazılmıştır.

Sona yaklaştık...


Kolmanskop


Denize vuran ay ışığını izlemeyi bir çoğumuz sever değil mi? Peki karanlık bir çölün ortasında, ay ışığının çöl kumlarıyla cilveleşmesini izlemeyi? O altın rengi kumların üzerinde, ayın yansıyan ışınlarının arasında bir de parlayan elmas olsa? Şahsen ben ne kum fırtınası dinlerim ne de çöl rüzgarı... Belki de tren yolu işçisi olan Zaharias Lewala'da bu duygularla çıkmıştı sadece ay ışığının aydınlattığı o ürkütücü kum tepelerinin üstüne?

Kumların arasında, gözlerini kamaştıran ışıltılar gördüğünde, önce anlam veremedi ne olduğuna sonra ise eğilip dokundu yıllarca bozulmadan duracak elmaslara... Artık hiçbir şey eskisi olmayacaktı; Kolmanskop’un ve kendinin kaderi neredeyse baştan yazılacaktı.

Zaharias Lewala, o günden sonra her akşam parlayan elmasları toplamak için ay ışığının çölü aydınlatmasını bekledi. İlk keşif anından sonra, her yeni gecede topladığı elmaslar dedikoduların hızla yayılmaya başlamasını sağladı.

Bu dedikodular bölgeye insanların akın etmesine neden olduğu gibi yetkililerin dikkatini de çekti! O dönem Alman sömürgesi olan Namibya Sömürge hükümetinin yetkilileri olaya el koydu. Almanların bölgeye kendi şirketlerini getirmeleri ve yerel halka elmasların toplanmasını yasaklamalarının ardından şehirde farklı bir hareketlenme başladı. Sömürgecilik böyledir işte; kelime mecaz anlamıyla değil, tam da anlamını yaşatarak kullanılır. Sömürgecilik; ülkenizi sömüren ülkelerin, bütün doğal kaynaklarınızı kullanması, kendi menfaatleri için kepçe ile götürürken size kaşık ile dağıtması ve hatta sizi, tüm ülkenizi açlığa mahkum etmesidir. Ve tüm bunlar olurken siz sadece inanırsınız, geliştiğinize; zenginleştiğinize, refah içinde yaşayacağınıza ya da modernize olduğunuza... Ama artık sadece ve sadece sömürülen ülkenin yaşayanlarısınızdır...

Sömürge hükümeti yetkililerinin elmas madenlerine el koyması ve elmas arama faaliyetlerini kendilerince devam ettirmeleri sonucunda bölgede bir hareketliliğin başlamasına sebep olur. ciddi oranda nüfus artışı gözlemlenir doğan ihtiyaçları giderebilmek için çölün ortasına bir market, hastane bile kurulur.

Bu şaşalı yaşam ve “TÜKETİM!” tam 30 yıl boyunca devam eder! 30 yıl sonra beklenen olur; daha zengin bir elmas kaynağı bulunur ve Kolmanskop, ne yazık ki kaderine terk edilerek; hayalet şehir unvanını almaya hak kazanır!

Hayalet şehir olunca ne mi oluyor? İnsanların çekilmesi ile de yaşayan, yaşamayan her şey kaderine terk ediliyor! Ta ki, birinin aklına bu hayalet şehri turizme kazandırmak gelene dek...Bu fikir beğenildiğindeyse, turizme açmak ve geziler düzenlemek üzere restore edilir...

Şu anda Kolmanskop'a turistik gezi düzenleniyor, her gün bölgenin belirli yerlerindeki çöl kumları süpürülüp temizlendikten sonra ziyarete açılıyor. Şehrin yetkilisinin evi, restore edilen binaların bir kısmı belirli saatlerde turistlere açılıyor. Profesyonel fotoğrafçıysanız özel izinle, amatörseniz belirli bir ücret karşılığında bölgede fotoğraf çekebilirsiniz.

Seda'nın notu: Kolmanskop'a gitmeyi düşünürseniz, oranın bir çöl olduğunu ve kum fırtınasından korunmak için kendinizi koruyabileceğiniz giyecekleri yanınıza almayı unutmayın!

Terk edilmiş yerlerin sonuna geldiğimizde şunu söylemek istiyorum. Doğa hiçbir zaman boşluk kabul etmez. Bu yerler şu anda terk edilmiş olabilir ama bunların yerine yeni tatil beldeleri, akıl hastaneleri, nükleer santraller, elmas madenleri bulundu, inşa edildi...

Sabredip buraya kadar okuduysanız teşekkürler...