TÜKENİŞ (III. BÖLÜM)

En son güncellendiği tarih: May 9


Bahçe kapısından birkaç askerin kendilerine doğru geldiğini gördüler. Hepsi endişelenmişti. Korku dolu gözlerle askerlere bakarken bir yandan da birbirlerinin arkasına saklanmaya çalışıyorlardı. Onlar panik halde bakışırken askerlerden bir tanesi, sakin olmalarını ve endişelenmemelerini, sonra hemen sığınağa inmeleri gerektiğini, onlara söylemeleri gereken şeyler olduğunu söylediler. Hepsi hızlı adımlarla sığınağa yöneldi. Onları kapıda çocuklar karşıladı. Onlar da endişeli gözlerle bakıyorlardı. Merhamet duygusu ile yoğrulmuş olan kadınlar hemen çocuklarını koltuklarının altına alıp cesaret aşılamaya çalışırcasına sımsıkı tutmuşlardı. Artık içlerinde aklı başında bir erkek kalmamıştı. Hepsinin eşleri aynı gece ortadan kaybolmuştu. Ve nereye gittikleri ile ilgili hiçbirinin fikri yoktu. Kadınlarla çocuklar kalakalmıştı öylece. Gelen askerler ülkenin çok zorlu süreçlerden geçtiğini, her anlamda bir savaş içerisinde bulunulduğunu eşlerinin de savaş dolayısı ile tekrar askere alındığını ama fiili savaşın son bulduğunu artık güvende olduklarını ve eğer sağ kalmışlarsa evlerine dönebileceklerini söylediler. Kadınların yüreği sızladı. Çünkü gidebilecekleri bir evleri de kalmamıştı. Dışarı çıktıklarında görmüşlerdi. Her yer yıkık döküktü. Askerlere söylediklerinde yapabilecekleri bir şey olmadığını, sabırlı olmaları gerektiğini, en kısa zamanda bu kötü günlerin geride kalacağını söylediler ve gittiler. Sabır! Yeterince sabretmemişler miydi bu zamana kadar? Daha ne kadar sabredeceklerdi? Hadi kendileri sabretti, ya çocuklar... Onlar nasıl sabredeceklerdi ya da anaları onlara nasıl ‘’Sabredin yavrum. ekmek yok su yok ama gelecek.’’ Diyebilirlerdi? Hepsi ellerini ovuşturarak oracıkta kalakalmışlardı. Az sonra çocuklarına ne yedireceklerini düşündüler. Nasıl uyutacaklardı aç aç? Kadınlardan birkaçı sokağa çıkıp kalıntı döküntü bir şeyler olup olmadığına bakacaklarını söylediler ve gittiler. Amaçları en azından o akşam çocuklarının karınlarını doyuracak, onları tok yatıracak bir şeyler bulmaktı.

Sığınakta kalan kadın kendi oğulları ile diğer çocukları etrafına toplayıp bir şeyler anlatmaya başladı. Ölen amcanın görevi ona kalmıştı o anda. Önce ne anlatacağını bilemedi. Oradan buradan sorular sordu. Sorduğu soruların hiç bir anlamı yoktu oysaki. Baktı ki çocukların dikkatini çekemiyor, onlara açlıklarını unutturamıyor, son bir gayretini toplayıp onlara kahramanlık öyküleri anlatmaya başladı. Hepsinin babalarının kahraman birer asker olduğunu ve çok güçlü olduklarını, onları koruduklarını anlattı. Çocukların ilgisini çekmeyi başarmıştı. Kendisi de olanı değil olmasını dilediğini anlatıyordu onlara. Çocukları uzunca bir süre oyladıktan sonra hala kadınların gelmediğini fark etti. Çocuklara ‘’Siz burada bekleyin.’’ diyerek sığınaktan dışarı çıktı. Eskiden olduğu gibi evin hemen ilerisinde olan bakkala gidecek bir şeyler alacaktı. Oysaki zihni ona oyun oynuyordu. Sokakta ne bakkal kalmıştı ne de başka bir dükkan. Sığınağın kapısından dışarı baktığında beyninde şimşekler çaktı. Gördükleri karşısında sanki ilk defa görüyormuş gibi irkildi. Ama elleri boş olarak da geri dönmek istemiyordu. Caddede yıkıntılar içerisinde dolanmaya başladı. Az ileride, yerde poşetler gördü. Toza toprağa karışmıştı. Gitti onları karıştırmaya başladı. Poşetin içini açınca gözleri fal taşı gibi açıldı. Buna bu kadar sevindiği için kendi bile şaşırmıştı. Etraftan biri sevincini görse çok kıymetli bir şey bulduğunu sanabilirdi. Ama bulduğu tek şey toza toprağa karışmış çiğnenemeyecek kadar kuru ekmek kırıntılarından başka bir şey değildi. Olsundu. Ekmek değil miydi neticede? Çocuklarının midesine girecek iki lokma bir şeyler vardı elinde artık, elbette sevinecekti. Tozunu toprağını elleri ile temizleyerek ekmekleri aldı. Sevinçle sığınağa doğru yöneldi. Yolda giderken diğer kadınların sığınağa girmekte olduklarını gördü. Onların arkasından o da sığınağa girdi. Diğer kadınların da durumu kendinden farklı değildi. Onlar birkaç parça ekmek kırıntısından başka bir şey bulamamışlardı. Sığınağa girip ekmekleri suyla ıslatıp çocuklara yedirdiler. Kendileri de açtı ama yapacak hiçbir şey yoktu. Çaresizlik içinde köşelerine çekilip beklemeye koyuldular. Günler bu şekilde birbiri ardına geçerken iyice çaresiz hissetmeye başlamışlar ve artık açlıktan bitkin düşmüşlerdi. Böyle bir günün alaca karanlığında sesler duymaya başladılar. Kapıya çıktıklarında caddeye arabaların girdiğini gördüler. Üzerlerindeki yazıları okuduklarında bunların Türk Kızılayına ait arabalar olduğunu fark ettiler. Mahallenin hemen ilerisindeki parka doğru gidiyordu arabalar. Çocukları toplayıp arabanın peşinden oraya doğru koşmaya başladılar. Parka geldiklerinde, arabalar durmuş içinden üniformalı insanlar inmişlerdi. Bazıları hemen çadır kurmaya yönelmişti. Bazıları da oraya gelenleri muayene etmekle meşgullerdi. Bir tarafta da yemek dağıtılmaya başlanmıştı. Hemen onlar da sıraya geçtiler. Verilen yemeklerle karınlarını doyurdular. Uzun zamandan beri midelerine doğru dürüst bir lokma inmemişti. Şimdi ise ellerinde sıcacık çorbalar ve mis gibi güzel kokan yumuşacık ekmekler vardı. Mutluluk çok şey demek değildi aslında bazen. Yenebilir durumda bir lokma ekmek ve iki duvar arası olamasa bile çadırdan sıcacık bir yuva mutlulukların en anlamlısı olabiliyordu. Kadın ilk defa çocuklarının gözlerinin içine utanmadan bakabildi. Işıl ışıldı göz bebekleri. Onlara sımsıkı sarılarak onlar için gösterilen çadıra doğru yöneldiler. Ama içi buruktu hâlâ. Çünkü kocasından hiçbir haber yoktu. Nereden haber alabileceğini sordu oradaki görevlilere. Onlar da kendilerinin bir bilgisinin olmadığını yakın zamanda devlet görevlilerinden birilerinin gelip kendilerine bilgi vereceğini söylediler. Bahsettikleri kişiler askerler olmalı diye düşündü. Çadıra girdiler. Her gün sabah öğlen akşam yemekleri veriliyordu. Şimdilik yatacak yerleri de vardı ama eksiklerdi işte. Eşi yoktu. Yarımdı. Günler geçti, haftalar geçti. Bir gün, kampın ortasındaki alanda bir askeri aracın durduğunu fark etti. Yüreği hızla çarpmaya başladı. Neler oluyor acaba orada, diye düşündü. Ne yapacağını bilemedi önce. Gitmeli mi, gitmemeli mi bilemedi. Birkaç da farklı çadırın içine girdi çıktı. Panik olmuştu. Duyacaklarından emin değildi. Acaba göğüsleyebileceği şeyler mi işitecekti kulakları, yoksa yıkım mı? Kalbinin sesini kulakları işitebiliyordu. Kendini toparlayıp hemen gelen araca doğru yöneldi. Nefesi kesilmişti heyecandan. Bazı isimler okunuyordu. Aracın etrafı çok kalabalıktı. İsimleri duymakta zorlanıyordu. Herkes bir şeyler söylüyor ve cevap almaya çalışıyordu. Kadınların bazıları ağlıyor, bazıları ise ısrarla sesini duyurmaya çalışıyordu. O da gücünü toplayıp Abdullah Seğmen diyebildi. Ama onu duyan olmadı. Zaten sesi bir inleme şeklinde çıkmıştı. Yüreği daha bir hızlı çarpmaya, beyni uğultu içinde kalmaya başlamıştı. Derin derin nefes alarak kendini teskin etmeye çalıştı. İçinden dua etmeye çalışıyor ama zikri ile fikri birbiri ile çelişiyordu. Duaya başlasa aklı galip gelmeye çalışıp yüreğini sıkıştıracak kadar acımasız oluyor, aklı yol gösterse yüreği razı gelmeyip duaya sığınıyordu. Ama nafile… Biliyordu ki korkunun ecele faydası yok . Abdullah ismini duyar gibi oldu. Sendeleyerek bir adım daha attı ileriye. Şehit haberine yüreği dayanamadı. Oracıkta yığılıp kalmıştı. Etrafındakilerde ondan farklı değillerdi. Gözlerini açtığında çadırdaydı. Yanı başında duran poşete ilişti gözleri. Aldı eline. Uzunca bir süre yaşadıklarını algılamaya çalıştı. Buraya nasıl gelmişti, ne olmuştu, yaşam denen gerçek bu muydu, ya da gerçek yaşam mı buydu? Zihni allak bullaktı. Poşetin ağzını açtı. İçine baktı, baktı. ‘’Zaman’’ dedi sessizce. Kocasının saatini görmüştü ilk olarak. O saati nişan hediyesi olarak kendisi almıştı kocasına. Hiç çıkarmamıştı bu güne kadar kocası kolundan. Şimdi poşette duruyordu saat. Zaman durmuştu, yaşam durmuştu. Hayattan umduğu bütün güzellikler gözlerinde solup derin bir hüznün keder yumağıyla ilmik ilmik boğazında düğümlenmişti şimdi. Neye yarardı yaşamak? Onsuz yaşamak… Bunca zaman durmuştu ayakta, gelir umuduyla. Gelmişti, onsuz zaman. Gelmişti zamansız ölüm. Ne düşünse nafile. Heyhat, neye yarardı artık yaşamak?


Editör: Burçin KAHRAMAN

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube