© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

SUÇLU KİM?


Sistem mi daha suçlu ben mi? Evet, öz eleştiri olarak çok acımasız bir cümle.  Suçu başka kavramlara yükleyip kendi vicdanımızı daha ne kadar rahatlatabiliriz, diye artık  durup bir düşünmemiz lazım gerçekten. Sistem suçlu yaratabilir mi? Evet yaratabilir ama sistemin uygulayıcısı kadar acımasız ve hızlı değil. Evet, konu nereye gelecek diye merak ettiğinizi anlayabiliyorum. Konumuz bu günlerde ve hatta yaşamımızın geneline yayılmış olan, acımasızlıkta sınır tanımayan, başkalarının hayatına bile rahatça kast eden ve bunu da saçma sapan gerekçelere dayandırarak kendini haklı çıkarmaya çalışan cani bir o kadar da rahat ve ruhen rahatsız tipler. Bu tipleri kim ortalığa bırakıyor?


Nereden türüyor bu tipler? Nasıl bu kadar acımasız birer canavara dönüşüyorlar veya dönüştürülüyor? Burada en masum olan aslında suçlu. ''Nasıl yani?'' dediğinizi duyar gibiyim. Şöyle ki: Ünlü düşünür John Locke’ye göre insan beyni doğuştan boş bir levhadır. Ünlü düşünür bunu ünlü tabiri '’tabula rasa'' söylemi ile ifade eder. John Loche’e göre doğduğunda boş olan insan beyni yaşamı boyunca edindiği deneyim ve tecrübelerle şekillenir. Bir birey ilk olarak bir aile ortamına doğduğuna göre, ilk tecrübelerini de aile içerisinde yaşar. Hatta çağımızda anne karnındaki bebeklerin de annenin yaşadıklarını hissettiği varsayımı düşünüldüğünde; ailenin yani bireyin ilk çevresi olan anne, baba ve ev ortamının içinde bulunduğu halet-i ruhiyenin gelişimindeki etkisi yadsınamaz derecede büyüktür. Buradan yola çıktığımızda kimse doğarken suça meyilli doğmuyor. İçine doğduğu ailenin tutum ve davranışlarını model alan bebek geliştirdiği davranışlarıyla aileyi yansıtmaya başlıyor daha ilk yaşlarında. Çoğumuz ''Ayy, tıpkı babası veya annesi de böyle konuşuyor!'' gibi söylemlere şahit olmuşuzdur. Çünkü bireyin ilk gördüğü ve taklit ettiği model evdeki bireylerdir. Hal böyle olunca daha biz çocuğumuzu sisteme emanet etmeden gerekli işlemeleri yaptık. Yani hamuru yaptık. Bu hamurun kıvamına göre ya ekmeğin hası olacak ya da bozulacaktır.


Bu süreç okul çağına kadar ailenin elinde devam edecek. Okul çağına başlayan çocuk sistemin diğer uygulayıcılarından biri olan öğretmenlerin eline geçecek. Elde edilen bu hamurdan öğretmen nasıl bir ekmek ortaya koyabilir? Bu da onun maharetine kalmış bir durum. Hamur iyi olmuşsa bundan güzel ekmek de yapabilir, hamuru bekletip bozulmasına da sebep olabilir. Bir de hamurun kötüsü denk gelmişse eline, işte öğretmenin işi daha da zor. Ya önce o hamuru ıslah edip iyi bir ekmek ortaya çıkarmaya çalışacak ya da ''Zaten hamur kötü.'' deyip hamuru tamamen bozulmaya bırakacaktır. Süreç içerisinde hem anne baba olarak hemde öğretmen olarak sorumluluğumuz çok büyük. Sistemin suçlu olup olmadığını tartışmayı bir kenara bırakmalı, elimizde olan malzemeyi çok iyi işlemeliyiz. Kendini sevdiği kadar diğer insanları, doğayı,canlıları seven ve kendinden dışarıda kalan diğer bütün unsurlara saygı duyan, vicdanlı ve sağlam karakterli bireyler yetiştirmek için çaba göstermeliyiz.


Evet sistem hatalı olabilir. Ancak sisteme karşı koyabilecek güce ve çocuklarımız üzerinde etkiye sahibiz. Kendimizin olamadığı şeylere çocuğumuzun sahip olmasını sağlamak için onları diğerlerini ezme hakkı olan birer cani yapmak yerine, iyi insan olmanın; iyi bir meslek sahibi olmaktan daha önemli olduğunu öğretmeliyiz. Bu güne kadar baktığımızda en acımasız suçları işleyenler çok zeki ve çok iyi öğretimli (Eğitimli demiyorum. Eğer iyi eğitimli olsalardı bu suçlara teşebbüs etmezlerdi.) kişiler olduklarını görüyoruz. Dolayısıyla tüm dersleri çok iyi olan çocuklar değil paylaşmayı ve yardım etmeyi bilen, içinde vicdanı olan ve kimsenin yaşam hakkına müdahale edemeyeceğini bilen bireyler yetiştirmeliyiz.


Okullara gittiğimizde veli olarak yazılıdan kaç aldığından daha çok, toplum içinde nasıl bir birey olduğu ile ilgilenmeli, kendinden büyüklere ve küçüklere nasıl davrandığını sorgulamalıyız. Ve bu tutum ve davranışları içinde en az derslerindeki başarıları kadar ödüllendirmeler yapmalı, iyi insan olmaya özendirmeliyiz. Kendini savunsun, öz güveni yüksek olsun diye; kimseye saygısı ve sevgisi olmayan, başkasının başarısına tahammülsüz, her şeyi yapmaya yetkisinin olduğunu düşünen egosu şişik, vicdan yoksunu bireyler yetiştirmeyelim. Kendinden üstün olanı alkışlamasının onu küçük düşürecek bir tutum olmadığını, tam aksine bunun onu yücelten bir davranış olduğunu bilsin. Alma manyağı yapmayalım minicik yavruları. Vermeyi de bilsinler. Doyumsuz tipler olmasın. Azla yetinmeyi bilsin. Sistemin çarkına dahil edene kadarki süreci iyi değerlendirmeli; tertemiz , bomboş bir şekilde elimize doğan körpecik beyinleri iyi işlemeliyiz. Anne-baba ve eğitimciler olarak sorumluluğumuz, suçu sisteme atarak kurtulamayacağımız kadar büyük.

Saygılarımızla.

Editör: Burçin KAHRAMAN