En son güncellendiği tarih: May 9


Çalışırken sessizliği mi seversiniz yoksa müziksiz yapamayanlardan mısınız? Benim ekranımın arka planında Youtube açıktır genelde müzik dinlemek için ama ne takip ettiğim kanal vardır ne de hayatını merak ettiğim youtuber. Yani yakın zamana kadar öyleydi. Zevkine güvendiğim biri takip ettiği kanalları söylediğinde merak edip bakayım dedim, bakmaz olaydım, şimdi çıkamıyorum. Önce bilimsel videolarla başladım sonra filmlerin eleştirel parodilerini yapan bir kanala takıldım. Yemek yaparken, bulaşık yıkarken, pazar poşetlerini kaldırırken falan telefon rafta duruyor, bir yandan soğan doğrayıp ağlarken öbür yandan Filmler&Filimler ekibinin Matrix’i, Brave Heart’ı, Harry Potter’ı yerin dibine gömüşüne gülüyorum. Ya da Japonların bir astroide indirdiği uzay aracını Barış Özcan’ın bayık sesinden (kendi tabiridir, hakaret etmiyorum) dinlerken hayallere dalıp çorbayı taşırıyorum. Birkaç gün önceyse yine mutfaktayken başıma bir dert daha açtım, yeni bir kanal ile tanıştım: Soramazsın.


Bu kanalda, toplumun tabu olarak gördüğü bazı noktaları günlük hayatta “ayıp” kaçacak sorularla aydınlatmaya çalışıyorlar. Kısaca nedir/ne değildir? türü bir çalışma. Bana denk gelen, genç kızlık günlerimden beri ilgilendiğim bir konuydu: Feminizm. Yemekle uğraşmayı bırakıp tarihteki güçlü kadınları incelemeye başladım. Sporda, bilimde, sanatta kadınlar anaerkil düzenin ardından hep geri planda kalmış, yerleri ev olarak tayin edilmiş. Ancak bütün baskılara rağmen kalabalıktan sıyrılmayı başarmış cesur kadınlar da var. Güçlü ve başarılı olmanın bir bedeli var elbette, Rahibe Teresa, Audrey Hepburn, Anne Frank, Florence Nightingale, Jane Austen gibi isimler tüm dünyada sevgi görse de çoğunlukla güçlü kadınlar cadı yaftası yemekten kaçamamış. Örnek mi istersiniz, buyurun en klişesinden Jeanne d’Arc, Kleopatra, Katherina. Biraz daha günümüze yaklaşırsak Margaret Thatcher, Benazir Butto, Simone de Beauvoir, Ursula K. LeGuin… Kendi tarihimize bakınca durumun farklı olmadığını görüyoruz. Mesela yaptıkları işleri mükemmele taşıyan Halide Edip Adıvar, Suna Kan, Müzeyyen Senar, Azra Erhat, Adile Naşit gibi kadınlar çok sevilirken, Muazzez İlmiye Çığ, Türkan Saylan, Latife Hanım, Meral Okay, Bahriye Üçok, Duygu Asena gibi seslerini kadınlardan yana çıkaranlar toplumun bazı kesimlerinin nefretini çekmiş. Bilimsel alanda yaptıkları katkılara rağmen adını duymadığımız (ne yazık ki) kadınlar da var, Çiğdem Kağıtçıbaşı, Engin Arık, Semahat Geldiay, Dilha Eryurt, Remziye Hisar gibi. Şimdilerde bilgiye ulaşmak parmaklarımızın ucunda olduğu için yüzümüzü güldüren kızlarımızın başarılarını daha kolay öğreniyoruz. Hak ettikleri ilgiyi görüyorlar mı? Tabii ki hayır, Türkiye’yi buz pateni alanında Kış Olimpiyatları’nda ilk kez temsil eden Tuğba Karademir’in başarısı ya da Filenin Sultanları’nın Avrupa’dan getirdiği gümüş madalya, herhangi bir derbi maçı kadar yankı uyandırmıyor. En fazla gazetelerin spor sayfalarında ufak bir sütunda yer bulabiliyor.


Soramazsın’ın diğer yayınlarını izlemeye başlayınca daha da ilginç bir konu denk geldi. Seyhan isimli trans kadınla söyleşiye takıldım. Ekibin iyi iş çıkardığını söylemeden geçemeyeceğim. Toplumun en hassas mevzularından birini işleyen söyleşinin altında bir tane bile seviyesiz yorum görmedim. Seyhan’a yöneltilen seçme sorulardan cinsel kimlik ve cinsel yönelim kavramlarından bihaber olduğumuz çok belli oluyor. Programda ağırlıklı olarak Türkiye’den bahsedildi, çünkü Türkiye’de yaşıyoruz. Ancak biliyoruz ki eşcinsellik ya da transseksüellik dünyanın her yerinde tabu. Kişiler çok zengin, güçlü, ünlü olduklarında doğrudan saldırıya uğramasalar bile alaylara maruz kalıyorlar. Sanki bizim üstümüze vazifeymiş gibi “Falanca filmde oynayan aktör gaymiş, filanca filmdeki aktris yakışıklı sevgilisini bırakmış, şimdi bir kadınla takılıyormuş,” diye dedikodularını yapıyoruz. Kişinin sadece ve sadece kendisini ilgilendiren mahremini deşmekten rahatsızlık duymuyoruz. Bazı meslek gruplarında ise tuhaf karşılanmıyorlar, kadın kuaförleri, makyaj uzmanları, modacılar. Ama gelin görün ki her meslek erbabı bu kadar şanslı değil. Eşcinsel olduğu için işinden olan hakemin ve polisin haberini hatırlıyorsunuzdur. Hatta magazin basını devlet yönetiminde üst kademelerde yer almış kişilerin bile cinsel tercihlerini incelemekten çekinmiyor. Mesela LGBT+ eylemlerine destek verdiği için hakkında dedikodu çıkan Kanada Başbakanı’nı ele alalım. Yakışıklılığı ve sempatikliğiyle erkeklerin nefretini fazlasıyla üzerine çekiyordu. Belki bu dedikodulardan sonra hemcinslerinin kıskançlığı biraz olsun azalmıştır. Bir de Winston Churchill’le ilgili bir anekdot var ki akıllara zarar. Gazetecinin biri eşcinsel olup olmadığını sorma gafletine düşmüş. Churchill ise hiç istifini bozmadan memleketi malum organıyla yönetmediğini söylemiş. Şimdi ben açık açık yazamıyorum ama siz anladınız hangi organını ima ettiğini.


Aslına bakarsanız eşcinselliğin ne zaman tabu haline geldiğini tam olarak bilmiyorum. Çoğu kişinin inandığı gibi insan doğasına aykırıysa Antik Yunankahramanlarını ne yapacağız? Destanlara konu olmuş savaşçılar ve günümüzde hala düşünce akımlarına yön veren filozoflar zamanında hemcinsleriyle ilişkiye girmekten çekinmiyordu. Kendilerini taşa gömmek yerine baş tacı ettiğimize göre, demek ki kâmil insan olmak, bilge hoca olmak, ölümsüz şair olmak, büyük komutan olmak kişinin cinsiyetinden bağımsız. Aynı şeyi kendi tarihimizde de görebiliriz. Türkiye Cumhuriyeti’nden önce Osmanlı İmparatorluğu vardı ve o zaman olduğu gibi bugün de sıklıkla padişahların haremleri tartışmalara konu oluyor, hatta üzerine kitaplar yazılıyor. Bu kitaplarda yer alan bilgiler kulaktan dolma, sonuç olarak hiç kimse cihan padişahının haremine elini kolunu sallaya sallaya giremez, cariyelerine bakamaz. Hem sultanların (Fatih Sultan Mehmet’e kadar) hem de hasekilerin-gözdelerin tabloları gerçeği yansıtmıyor, tahmine dayalı çizilmiş portreler. Sarayda olup bitenleri bilen kişi sayısı sınırlı. Ancak bazı şeyler var ki, sarayın kalın duvarlarından dışarı sızmayı başaracak kadar gerçek.

Madem lafa güçlü kadınlarla başladık, fazla dağıtmadan devam edelim. Osmanlı deyince akla ilk gelen kadınlar kim? Haklarında kitaplar yazılıp diziler çekildiği için, Hürrem’i, Nurbanu’yu, Safiye’yi, Kösem’i biliyoruz en çok. Peki, en güçlü kadın kim, desek. Tartışmasız Kösem Sultan olacaktır. Valide sultan unvanının yanı sıra, Naip sıfatıyla yaklaşık yirmi yıl hanedanı yönettiği düşünülürse, en tanınmış haseki Hürrem, Mahpeyker Kösem Sultan’ın yanında biraz magazinsel kalıyor. Keza Nurbanu ve Safiye de. Aslına bakarsanız, Kösem Sultan’da malzeme daha çok. Hürrem Sultan’ı, Muhteşem Süleyman ile yaşadığı aşktan biliyoruz. Aynı zamanda da sonraki padişahın kendi oğullarından biri olmasını sağlamak için Rüstem Paşa ile çevirdiği entrikalardan. Kösem Sultan ile eşi I.Ahmet arasında Hürrem-Süleyman aşkı gibi bir aşk olduğuna dair veri yok ancak söz konusu devlet yönetimi olunca Kösem’in gücü Hürrem’inkini kat kat aşmış. Hanedanı kurtaran kadın deniyor hakkında biliyorsunuz. Tabii o aşamaya nasıl gelindiği ayrı bir hikâye.


Osmanlı’da saltanat babadan oğula geçen saltanat sisteminin ilk istisnası Kösem Sultan’ın zamanında yaşandı, ilk kez oğul değil kardeş geçti tahta. Sonra da Ahmet’in Hatice Sultan olma oğlu Genç Osman. Mustafa’nın ve Osman’ın hükümdarlığı sırasında geri plana itilen Kösem, oğlu Murat genç yaşta tahta çıkınca geri kazandığı iktidarı bir daha bırakmak istememiş. Osmanlı’nın yasaklarıyla ve hayatıyla çok tartışılan sultanı IV.Murat, yasaların izin verdiği kardeş katlini uygulamış ancak Kösem, sonradan deli diye anılacak oğlu İbrahim’i hayatta tutmayı başarmıştır. Şimdi gelelim işin hanedanı kurtarma kısmına. Murat’ın arkasından tahta kardeşi İbrahim çıkarıldı çünkü Murat’ın ardından gelecek bir şehzadesi yoktu. Bu sebeple Kösem’in zamanında İbrahim’i koruması, bir nevi Osmanlı soyunu da korumuş oldu. Peki Murat neden varis bırakmadı? Görüşlerden biri eşcinsel olduğu ve kadınlardan seslerini duymaya bile tahammül edemeyecek kadar nefret ettiği. Diğer bir tahmin ise annesi. Rivayet, Kösem Sultan’ın muhtemel rakiplerinin önünü kesmek için küçük yaşlardan itibaren oğlunu erkeklere yönlendirdiği şeklinde. Cinselliğin doğuştan gelmediği, yaşadıkça öğrenilen bir güdü olduğunu düşünürsek akla uzak bir tahmin değil. Elbette çok daha çirkin söylenceler de var ama hepsini birkaç satıra sığdıramayız. Şahsi fikrimi soracak olursanız, hepsi eşit derecede zaman kaybı. Tarihi ayrıntılarıyla bilmek bizi aynı yanlışlara düşmekten kurtarır ancak kişilerin özel hayatlarına odaklanmanın faydalı olacağını hiç zannetmiyorum.


Sürekli olarak farklı geleneklerden, farklı yaş gruplarından insanlarla tanışıyorum. Tam anlamıyla tanımadığınız, ilk kez gördüğünüz insanlarla muhabbet kurduğumuzda incir çekirdeğini doldurmayacak konulardan bahsederiz genellikle. Bir türlü alınamayan forvet, Rick&Morty’nin yeni sezonunun ne zaman geleceği, Star Wars Bölüm IX’un isminin neden hala belli olmadığı, vizyona o hafta girecek filmler gibi. Ancak bu sohbetlerden bile, karşınızdaki insanın düşünme tarzına dair ayrıntılar yakalayabilirsiniz. İyi eğitimli, modern, genel kültürü yüksek gençlerin çoğunluğunda LGBT+ bireylere karşı antipati, nefret hatta fobi görmekten üzüntü duyuyorum. Bu fobiler bazı kişilerde o kadar güçlü ki onların da insan olduğunu dahi görmezden gelebiliyorlar. Translar ve eşcinseller hep gizlenmek ya da her türden saldırıya hazırlıklı olmak zorunda kalıyor, depresyona düşüyor, intihar ediyor. Durum merak, hastalık, tercih, çocukluk travması, sapıklık olarak açıklanabilecek bir durum değil. Bilimin ortaya koyduğu bilgi, anne karnında oluştuğu. İnsanları seçme şanslarının olmadığı bir noktayla yargılayamazsınız. Eğer illa birini yargılamak istiyorsanız, LGBT+ düşmanı olan ancak para karşılığı trans kadınlarla ilişkiye girenleri ikiyüzlülükten yargılayın. İnsanoğlunun doğasında kötülük vardır. Kadın, erkek, üçüncü cins fark etmez, hepimiz içimizde şeytandan bir parça barındırıyoruz. Olay o kötülüğü içimizde tutmayı başarmakta. Nefret etmek için her zaman bahane bulunur, siz nefreti değil, sevgiyi, hoşgörüyü, anlayışı seçin. Hiçbiri olmuyorsa adil olmaya çalışın, o da olmuyorsa “Bana ne?” demeyi öğrenin. İnsanların kime aşık olduğu ya da hayatını nasıl yaşadığı sizin üzerinize vazife değil. Hayat nefretle harcanmayacak kadar kısa, ön yargılarınızı bir yana bırakın gitsin. Ben artık kendi dünyama dönüyorum, buraya kadar sabredip okuduğunuz için teşekkürler, haydi kalın sağlıcakla.


Editör: Burçin Kahraman

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube