© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

Şimşek tanrısı Thor tarafından defalarca kez havada çarpılmış, sert rüzgârlardan nasibini alıp okunu oraya buraya atmış beceriksizin tekiydim. Bulutların sis perdesiyle örttüğü gözlerim yüzünden bülbülü güle âşık ettim, gülün dikenlerinden bülbüle neler çektirdim. Tüm dünyaya aşkı sevdirmem gerekirken yanlışlıkla kendimi vurdum. Yanlış insanları vurmakta ustalaştım adeta. Okumu doğru insanın kalbine isabet ettiremiyordum bir türlü. Hiç unutmuyorum bir keresinde benden yardım isteyen bir genç kız için sekiz okumu feda etmiş, hiçbirinde doğru kişiyi vuramamıştım.


Barmenden valeye, garsondan temizlikçiye rastgele isabet ettirdiğim oklarımdan bir kadın da nasibini almış, zavallıcık bir anda değişen tercih türü karşısında aptala dönmüştü. Oysa beni resmedenler ne kadar kolay sanıyor yaptığım işi. Öyle popoyu havaya dikerek oku kabzaya yerleştirip hedef alan bebek yüzlü aşk tanrısının işini çocuk oyuncağı zannediyorlar.


Dağa taşa güle bülbüle hedef aldım. Evet, kabul ediyorum isabet ettirmede sorunlarım var. Yıllarca bunun için eğitildim, ama bir tanrı olsan da uzağı göremeyebiliyorsun. Yaşadığım görme sorunları yüzünden insanların kalbine değil beyinlerine isabet ettirdiğim oklarla dünyayı aşk değil mantık evlilikleriyle doldurdum. Oysa annem Afrodit gibi dünyaya güzellik ve neşe getirmekle görevlendirilmiştim ben de. İnsanların gönüllerini aşk ateşiyle yakıp onlara mutluluk vermekti gayem. Varlığım evrensel birleşmeyi ve üremeyi simgeliyordu. Tutkum aşk ve şehvetti. Ne var ki beceriksizliğim görevimi hakkıyla yapmama izin vermedi. Tanrı olmanın zorluğunu daha ilk okumda fark ettim ve başarısız pek çok denememin ardından ölümlü olmaya karar verdim.


Ben okuma küsüp işi gücü yayınca dünya da eski dünya olmaktan çıktı. Maddenin büyüsüne kapıldı insanoğlu. Sevgi yerini hırsa bıraktı. Masum arzular hayvani ihtiraslara dönüşüp insan bedenleri duygulardan uzaklaşarak mekanik birer robota evrildi. Sesler yankısız, dokunuşlar duygusuzlaştı. Cepleri doldukça yoksullaştı insanlar. Yaşamın gayesi maddeye ulaşmak oldu. Bu sefer de hedef aldığım her ok, taşlaşmış bir kalbe değerek umutlarımla beraber paramparça oldu. Umutları öldürmenin insanları öldürmek kadar büyük suç sayılması gerekirken, katılaşmış kalplere değmeyen okların suçlusu benmişim gibi fatura da bana kesildi. Bu yolda çektiklerim sonunda yıldırdı beni. Elimdeki son oku kullanmaktan vazgeçip sandığın içine bıraktım. Üzerine de ahşap kapağı sıkı sıkı kapadım.


Ne kadar süredir uyuduğumu bilmiyordum. Haftalardır aynı koltuğun üzerinde gün doğumundan gün batımına kadar yarı uyur şekilde yatıyor, içimdeki koca boşluğu unutmaya çalışarak dünyaya uzaktan bakıyordum.


Ani bir kararla doğruldum yattığım yerden. Üzerine basmayı unuttuğum ayaklarım bedenimin ağırlığıyla sallandı. Bir süre bekledim, sonra yapmak istediğim şeyin ne olduğundan emin, içeri doğru yürüdüm. Sandık karşıda duruyordu. Tozlu kapağı kaldırdım. El yordamıyla buldum aradığımı sandığın derinliklerinde. Unutulmuş olmanın verdiği kırgınlıkla bekliyordu beni kadife kılıfının içindeki eski dostum. Elimi özlemle gezdirdim üzerinde. Dokusunu hatırlamaya çalıştım. Eski bir sevgiliye yeniden kavuşmuş olmanın verdiği buruk ve tanıdık bir hisle yaşadım bu kavuşma anını. Tanrılığımdan utanmasam ağlayacaktım.


Yıllar var ki sandığın kapağını açmamıştım. Umudumu kaybettim ve vazgeçtim kendim olmaktan. Madem başarılı olamıyorum ısrar etmek anlamsız, sıradan insanlar gibi yaşamaya çalışmak en doğrusu, diye düşündüm. Hayatın gerçeği; görmeden bakmak, işitmeden duymak olmuştu madem, o zaman buna ayak uydurmaktan başka çare de yoktu.


Kullanmadığın güç kaybolur, demişti babam Ares ancak gücümün kaybolmasından daha korkuncu, benim yüzümden dünyanın aşkı unutmuş olduğunu fark edişim oldu. Buna izin veremezdim.


Evden çıkarken ne yapmak istediğime çoktan karar vermiştim. Dar sokakları geçip dik merdivenlerden uçarak ana caddeye çıktım. Kimse tarafından fark edilmeyecek olmanın verdiği rahatlıkla kalabalığın arasına karıştım. Durmak için en uygun yerin neresi olduğuna karar verdim. İnsanlar kaldırımlardan, caddelerden sel gibi akıyor, sesler mekanik bir uğultuyu andırıyordu.


Önce uzaktan uzağa izledim kalabalığı, doğru insanın kim olduğunu kestirmeye çalıştım. Karar veremedim. Elimi sırtıma götürüp yayımı çıkardım. Bir mücevher itinasıyla saklanmış son okumu incitmekten korkarcasına çıkardım kadife kılıfın dehlizinden. Okun ucundaki metal, bir yıldız gibi parlıyordu. Başım döndü, nefesim göğüs kafesimden taştı, kesik kesik solumaya başladım. Parmaklarımdaki mecalsizlik cesaretimi kırıyordu ama artık vazgeçemezdim. Bu oku fırlatamazsam ne geri dönecek ne de insan olacak gücüm vardı. Eski bir tanrı bozuntusu olarak hatırlanacaktım. Oku kabzaya güçlükle yerleştirdim. Olanca gücümle kendime doğru çekerek yayı gerdim. İnsanların yüzüne çöreklenmiş kin, öfke ve nefreti görmemek için gözlerimi kapatıp kalabalığın ortasına rast gele nişan aldım.


Çelik uç kalabalığı yararken, ahşap çubuğun ucundaki kuş tüyü tıpkı umutlarım gibi titredi. Gözlerimi kapattım, bir tanrı olduğum halde okun nereye saplandığına bakmaya cesaret edemedim.