Sokakbaşı Meyhane

Asmadandır kapısı

Ben gözüme aldırdım

15 sene mahpusu. Yukarıdaki dizeler; bundan bir asır kadar öncelerin çok güzelce bir halk türküsüne aittir. Bu türkünün de ilk kıtasıdır. Bu evrenin en mutena (özenilmiş, özenli yapılmış) ve uygar semtlerinden biridir bu eserin anıldığı yer. Adı; "Sokakbaşı"dır. İlim, irfan, kültür, asalet, beyefendilik, hanımefendilik, moda, sanat; bu adla özdeştir. Kendine has bir dokusu, uzun yıllarla oluşmuş ve çok ince imbiklerden (damıtıcı; damıtma aracı) geçerek bugünlere gelmiş bir kültürü vardır. Hele hele gırgır, şamata ve gülmece olaylar dizini; belki de adıyla müsemmadır. Gidiyom Giresun'a

Gızlar Meyhanesine

Orda bir güzel ölmüş

Varam cenazesine. Güzelliğinden, vasıflarından ve farklı bir kültürle örülü cazibesinden olacak, türkülere konu bahsedilen bu semtin, o eski zamanlardaki sınırları içerisinde bir meyhanesi olduğundan başka, üstüne üstlük müşterilerini yalnızca hanımefendi bayanların oluşturduğu bir de "Kızlar Meyhanesi" varmış bir zamanlar. Biz çok geç kaldık, göremedik o güzellikleri. Anlatıldığı kadarıyla yemyeşil sarmaşıkların ve en bulunmaz ağaçların süslediği bir avlu geçildikten sonra antik muhteşem bir taş kemerin altından geçilerek içeri girilen zarif bir mekânmış burası. Duvarlarındaki şen kahkahalarının şimdilerde türkülerde kaldığı. Kızlar Meyhanesi şimdilerde kapalı. Şimdilerde Sokakbaşı'nda biraz hüzün, biraz unutulmuşluk var. Fakat ben unutmadım; gençliğimin en güzel yıllarının geçtiği bu semti de bu semti meydana getiren o olağanüstü yürekli ve zamanın her daim ilerisinde olan kültürlü insanlarını da. Unutamadım. Fakat tam da burada, "Sokakbaşı'nda ne kültürü var?" diye soranlar çıkacaktır elbet, yapısını bilmeyenler tarafından. Bir kere burası, sokaklardan kurulma bir okuldu her şeyden önce. Burada sanatçılar, burada edebiyatçılar, burada zanaat ve kalem erbapları yaşardı. Onların varlığından doğma ışıksa bu semte yansırdı olduğu gibi. Belki ben son zamanlarına denk gelsem de son pırıltıları dahi olsa gören bahtiyarlardanım, ne mutlu ki bana. 20 yıla yakındır ayrıyım bu güzelliklerden. Ama her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi üzülerek de olsa Sokakbaşı'nın son zamanlarda o eski havasının olmadığına da şimdilerde şahidim maalesef uzaktan. * * * “Ne vardı ki bir semti bu kadar methetmeye sebep acaba? Nedir onu başka başka yerlerden ayıran özellikler?" diyenler de olacaktır. Dilimiz döndüğünce anlatmaya başlıyorum öyleyse. Okuyanlarımız var olsunlar. Ama önce onlara cevabı çok da zor olmayan bir soru soralım; - Siz hiç, ömrünüz boyu ama hemen her gün bir semtin tam da merkezini, kalbini teşkil eden bir dört yol ağzında, oturarak ya da ayakta; hiç parasız, biletsiz olağanüstü bir tiyatro izlediniz mi sürekli? Şu anda bu soruya "Eveeet" diyenler eminim ki Sokakbaşı tayfasıdır ya da tesadüfen oradan geçenlerdir. Evrenin bu çok özel kurgularla bir araya getirilmiş ama kendilerine de olağanüstü bir tiyatro ve doğaçlama temsil yeteneği verilmiş şanslılarıdır bu güzellikleri ortaya koyanlar. Ben bu konuda daha başka ve bu kadar özel bir yer görmedim yarım asırlık ömrümde. Hayatı, gönlünden geldiği gibi oynayan çok büyük aktörleri vardı bu olağanüstü sokak tiyatrosunun. Bir kere ve en başta Cin Ahmet Amca’mızdı bu curcunanın en büyük aktörü, hengamelerin unutulmazı. Arnik Teyze'mizdi. Manav Turgut Ağabey’imiz, usta tiyatrocumuz Akkuş'umuz, Cüneyt Zeki ve Dalton Cihan abilerimizdi. Küp Sülüman, Gıvırcık Güngör, Deli Hasan'dı sonra. Ve daha sonra ismi sayılmayacak kadar çok, onlarca renkli güzel insan. Ve tabi ki, (basılı kitaplarda da kendisini yazmaktan onur duyduğum;) ) "Şarapçı Sülüman"ımız. (Dalgalara Bin De Gel / Kültür Ajans /Ankara) Ve ayrıca bir de yürek yangınlarımız var ki… Tüm şehrin birden kalbine gömdüğü adamlardır bunlar. Örneğin, elle tutulur gözle görülür maddi değerlerin alma tarafında değil ama sürekli hep "gönülden verme" tarafında olan bir insan tanıdık. Çağdaş zamanların son Robin Hood'unu. Manevi dünyaların maddi dünyalardan üstün olduğunun ispatını. Sevgili Doktorumuz! Çook ama çok uzaklarda, bir koca şehri yürek yangınlarıyla baş başa koyup da kendisini dünyanın öbür ucundaki dağlarda bırakan yüce insan. Nepal'de Tanrı Dağları’nın, (Tien Shan) Zafer Tepesi'ndeki (Peak Popeda) bir cennette olduğuna inandığım yürek: Dr. Hakan Güvenç Ağabeyim. Aslında son tırmanışında, o düşüp yitmedi. Asıl O; işte o dağlarda sonsuzluğa karıştı. Ve daha geçen aylarda cennete yolculadığımız, çocukluğumun ve gençliğimin güzel arkadaşı, büyük yüreğiyle, canımın içi bir diğer Hakan'ım… Saflığın ve anlatılamayacak kadar ulvi, güzel bir kalbin taşıyanı. Nurlar içinde yat çocukluğumun can arkadaşı sevgili Hakan'cığım. Sizleri; sayılan bu kadar güzel yüreği unutmak ne mümkün? Bakın işte burada naçizane bir öyküde hepiniz de ayrı ayrı yâd edildiniz. İsterim ki; sizler de ne olur bizlere haklarınızı helal edin. Bizlerinki gani gani helal olsun çünkü sizlere. * * * Dünya yüzünden; ermişler-veliler, akıllılar-deliler, esnaflar-sanatçılar, çeşitli meslek grupları mensubu yani nihayetinde türlü türlü insanlar gelip gelip geçtiler elbet. Hepsi de bu olmaz olası ama yine de yaşanası dünyaya uğrayıp fethettiler gönülleri. Ve görevleri tamamlandığında da göçüp terk ettiler bu âlemi. Fakat içlerinde öyle insanlar vardı ki, bunlar Tanrı’nın bir büyük takdiri olarak çoğu birden ama çok da büyük bir güzellik sonucu Giresun'un Sokakbaşı Semtine düştüler. Biz yıllarca bu durumdan bir şey anlamadık. Fakat sonu bitmez kahkahalar ve büyük bir tiyatro oyunu gibi izleyicisi olduk bu hengâmenin. Olup biten her günkü bu cımbıştan (cümbüşten) sonsuz bir zevk ve gurur duyarak hem de. Fakat öyle bir tiyatroydu ki bu hayatımız içinde… Bazen bizi sarıp sarmalayan, bazen gülmekten yerlere yatıran, bazen içimize içimize garip ve cevabı olmayan sorular sorduran. Cin Ahmet Ağabeyimiz, Giresun'un, ünü Sokakbaşı sınırlarını da aşmış büyük bir simasıydı. Çok kendine has ve çok şahsına münhasır bir yaşam çizgisi bahşedilmişti rahmetliye Yaratıcı tarafından. Aslında altın gibi parlak bir kalbi saklamayı başaran sert bir yüz ifadesi çok az insanda vardır. O bunlardandı. Yalnız ama bohem (tasasız, derbeder), aslında çok varlıklı olmasına rağmen de ancak ermiş kişilere verilebilecek bir özellik olarak kalabalıklar içinde tek başına yaşardı. Çok meşhur bir saz sanatkârıydı. Sazı kötü çalar, fakat başkalarının elinde bülbül olup şakıyacak o sazları ise maharetli elleriyle kendisi yapardı. Orhan Gencebay'ın, Yıldıray Çınar'ın onun yapımı sazlarla şöhret olduğunu söylerdi kimi büyüklerimiz. Zamanında yaptığı bağlamaların İstanbul'dan Ankara'ya kadar alıcısı olurmuş. Sabahtan akşama kadar kendi küçük tek odalı ama cadde üstündeki fakirhanesinde dut ağaçlarından çıkma keser-çekiç-murç sesleri duyardık. Çok çalışırdı. Bazı zamanlar kafayı çeker, bazı zamanlarda elinde ibrik, abdest almaya su bulmak için yollara düşerdi. Herkes ama herkes onu çok severdi. Kızgınlığı çok görülesiydi. Sakin geçen her günün akşamında, gündüzki o sanatçı ve beyefendi profilini dağıtmak için semt halkı sanki sözleşip onun başına üşüşürdü. Onu kızdırmak, sinirlendirip küfür işitmek, sırrı çözülemeyen bir tuhaf gelenekti buralarda sanki. Tek göz çilehanesinden bilerek çıkmadığı zamanlarda ise çok yaratıcı fikirleri devreye girerdi ahalinin. Durun! Hengâme başlıyor. * * * Sakin geçen bir yaz gününün akşamüstü saatleri. Cin Ahmet Amcamız bütün gün çalışmış, tüm gün bir büyük dut kütüğünü keserle oymak suretiyle saz yapıp yorulmuş ve kendisine hem iş yeri hem ev olan tek göz mekânında huşu içinde dinleniyor. Kimseler bilemez bunu; belki namazını kılıyor, belki kafayı çekiyor. Biz Sokakbaşı'nda, dört yol ağzında bu dünyanın en lezzetli hamburgerlerini yapan Namık Ağabeyimizin dükkanında, Azık'tayız. Birdenbire üst üste patlamalar oldu yakınlarda. Biz iç savaş çıktı sandık. Değilmiş. Çıkmamış. Cüneyt Zeki, Manav Turgut ve Akkuş Abdullah Ağabeyimler, o akşam bir türlü dışarı çıkmayıp kendileriyle muhatap olmayan Cin Ahmet Amcamızı odasından çıkarmak için kıştan beri kurulu duran ve sokağa taşmış boruları olan sobasının içine, dışarıdan onlarca kız kaçıranı toptan atmışlar yalnızca. Az sonra elinde keseri ve gerçekleşen bu insanlık dışı patlamayla yüzü gözü is-pas içinde kalan bir esmer adam gördük biz. Baltalı ilah Zagor'a benzettik onu önce. Zagor'u, çocukken okuduğumuz çizgi romanlardan kaçtı da geri geldi sandık; önü sıra kaçan bir grubu kovalarken o. Fakat değilmiş. Bunu da Cin Ahmet'in o kendine has ve bu dünya yüzünde asla ama asla duyulamayacak gün yüzü görmemiş küfürleri başlayınca anladık. - Cüneyt Zekiiiiiiiiii! Cüneyt Zeki! Şu anda normalde seni kovalıyorum ama seni değil ananı çok yakalamak istiyorum ben aslındaaaa! (Bundan sonrasında kurulan bütün cümlelerin hepsi çok vahim! Hele de kaçarken, oradan Cüneyt Zeki kadar çok uzaklaşamayan Akkuş'a, Manav Turgut'a..) Biz bunları; - x&+%/(?_'"é*/( Ve; - hprjklleşlcsçğzbdlytüi... (ile geçiştirelim isterseniz) Peşine Arnik Teyzemiz geldi, sesi, gürültüyü o da duymuş. Hengâmenin içine, hem de orta yerine o çok güzel Ermeni aksanı ve kahkahalarıyla o da düştü. (Bu dört yol ağzı hikâyelerini ve Arnik Teyzeyi farklı konularla anlattım başka bir kitapta: Akıllı Mı Desem Deli Mi / Kültür Ajans / Ankara) Başladı söylenmeye; - Ula Aaamet? Ula akılsız gafa! Ula ben sana demedim mi bu delilere taa da uyma diye? Bak, işte şimdi beni almış olsaydın bütün bunlar başına gelmeyecek, biz mutlu mesut yuvamızda yaşoor olacaktık seninle. Sanoorsun ki, bu güzellikle ben evde kaloorum? Bir gün seni bu delilere bırakıp, ben de yuvadan uçup gideceğim işte! Gelinliğim bile hazır bre!... Hem de siyah. Ooohhh! Çatla da patla! Rahmetlik Arnik Teyzemiz hakikaten de güzel insandı. Bir asırlık bir ömre yanaştığı o güzel günler içinde tabi ki yüz güzeli değildi ama yüreği çok güzeldi. Hiç evlenmediği, ömrünü kedi, köpek ve hep hayvanalara adadığı halde kendisini hâlen de gelinlik kız gibi görebilecek bir özgüvene ve asalete sahipti. O hayal ettiği gelinliği hiçbir zaman, hiçbir yerde giyemedi ama soğuk bir kış günü uzaklardaki bir huzur evinden ahir âlemlere olan göçüne ait vuslat haberi geldi bizlere; beyaz bir kefen giydi. Ben ağladım. Mezarı, hâlen de bu çok sevdiği topraklardan çok uzaklardadır. O ölünce Giresun, renklere ait, geçmişe ait ve en ulaşılmaz derecedeki bir özel insanlığa ait hafızasını da kaybetti. Ardından Cin Ahmet Amcamızı da yitirdik. Onlar, yaşayan bir şehrin, yaşamasını sağlayan hayat damarlarıydı bence varlıklarıyla. Gönüllerimize, yüreklerimize temiz kan gitmesini sağlayan, en azından bizleri her gün gülümseterek bunu olsun başaran birer ayrı kalbimiz, ayrıca diplomasız ruh hekimlerimizdi onlar. En renkli güllerimizdi. O gülleri birer birer kopardı zaman, acımasızca dallarından. * * * Konuyu değiştirelim. Çok acıklı bir hâle bulanmasın şimdi bu güzelim semtin güzelim görüntüsü. Bir de bu nasıl oluyorsa, ben ve sadece birkaç kişinin daha Beşiktaşlı olmadığı bir semtti zamanında burası 30-40 yıl öncelerde. Bütün ahali "Kara Kartaldı". Hatta çok ilginç, semtin futbol kulübünün adı bile Beşiktaş idi. Rahmetli Süleyman Seba'nın; "Anadolu'da, Giresun'da "Beşiktaş" adında bir takım varmış. Onlara yardım etmemiz lâzım ama bizim de durumumuz yok ki! Bize kim yardım etsin?" dediği kulüp işte burasıdır. Ulusal basında haber konusu olmuşluğu vardır bu durumun. Bu mütevazı takım kendi yağıyla kavrulur, onurlu mücadelesini her yıl sürdürürdü sevenlerinin omuzlarında. Ben bu kulübün adının "Sokakbaşıspor" olduğu zamanlarda da değişikliğe gidilip isminin "Beşiktaş" olduğu zamanlarında da top oynadım bu takımda. Eski anılardır ama büyük gururlardır bunlar bizim için. Şehrin bir önceki belediye başkanı da dahil birçok simanın zamanında ter akıttığı bir kulüptür bu kulüp. Rahmetli Kepçe Ahmet, Emin Hoca, Ali Hamdi, Veli, Yusuf, Küçük Hüseyin, Nevzat gibi zamanın büyük topçuları bünyesinde top koşturmuş; Osman Kale, Şükrü Arda, Ali Ekmekçi ve Kartal Yaşar'lar yıldız olmuşlardır bu takımda. Çok iyi hatırlayamadım. 89 ya da 90 yılı mıydı neydi? Bir önceki sezon takımı küme düşürmüş olan Giresun'un o yıllardaki cevval (davranışları çabuk ve keskin olan) antrenörü "Fıstık Bahtiyar," hoca olarak geri geldiydi yine bizim takımın başına. "Çocuklarım, kirli bir çamaşırım var, yıkamaya geldim" diyerek. (Çok iddialı bir söylem gibi duruyor ama ne demekse ne manaya geliyorsa artık!) İkinci Amatör Kümedeydik o zamanlar. Allah’tan büyüklerimiz Giresun'da 3. Amatör Ligi kurmayı akıl etmemişler. 2.’den sonrasına düşme olmuyor. O sene ligi sonuncu bitirdiydik biz. Allah selametlik versin, Mehmet Matra Ağabeyimiz idi kulüp Başkanımız. Eksik olmasın, hepimizi bir govduydu kulüpten! E tabi adam haklı. Nasıl kovmasın ki? Sezon içinde attığımız gol sayısı bir elin parmaklarını bile geçmediydi bizim. Bu gollerin birini de bir korner atışımız sırasında rakip 18 içinde anlamsızca gezinen Kapak Fati Ağabeyimiz yanlışlıkla attıydı zaten. Sırtı dönükken ve pozisyonla hiç bir ilgisi yokken topun kafasına yanlışlıkla çarpması sonucu olduydu bu gol de. Uzun yıllarca da gonuşulduydu. Ama normaldir. O yıllarda çok sevdiğimiz ve kapı komşumuz olan rahmetli Fevzi Ağabeyimdi bizim takımın kalecisi. Kendisini ayrı severdim. Çok yüce bir gönül taşırdı yürek hanesinde. Eskinin çok çok iyi kalecilerinden olup başından geçen çeşitli olaylarla bir yerlere gelememiş, kaybedilmiş yeteneklerdendir kendisi. Zamanında Dominik Raci ile Vefa'ya transfer olup İstanbul'da birer yıldız adayı oldukları zamanları vardır. Fakat rahmetli Raci Ağabey’in, kulüp başkanının kızıyla olan gönül ilişkisinden dolayı Vefa'ya vefasız davranıp, Vefa'dan kovulmuşlukları da vardır. Sohbeti çok güzeldi. Bu mecralardaki çok olaylarını anlatırdı bizlere Fevzi Ağabey. Paraya pula değer vermezdi hiç. Çok asil gönüllüydü. Bir büyükçe balya olarak gazete kağıdına sardıkları çok büyük miktarda bir parayı, uçağa kafaları güzel bindikleri için hava alanında unutmuşlukları bile vardır onların. Transfer taksitidir bu para ikisinin de. Ama fakirin yuvasını Allah yaparmış. O tarih, başka bir uçakla gerisin geriye dönüp bakmışlar ki, gazeteye sarılı balya aynen orada ve öylece duruyor. Kimse dokunmamış. Onların bu samimiyeti her zaman böylesine candan ve yürektendi. Hiç unutmuyorum, Sokakbaşıspor'dayken önemli bir maçımız öncesi Dominik Raci, Fevzi Ağabeyime başarılar dilemek için bir şişe "kırmızı şarap" getirdiydi soyunma odamıza. Biz şarabı Fıstık Bahtiyar'a göstermeden hemen sakladık. Çok önemli bir maçtı yanılmıyorsam, mutlaka almamız gereken. Maçı kalede, 5-6 gol yiyerek tamamladı Fevzi Ağabeyim. Şarap işe yaradı ama. Maçtan sonra soyunma odasında içtik o moral bozukluğuyla kafamıza dikleyip... Hemencek de bittiydi zati şarap. Rahmetli, ramazanlar hariç severdi içmeyi. Ama her Ramazan Ayı orucunu tutar, bizim binanın tam karşı çaprazındaki, şimdilerde yıkılan o iki katlı evlerinin penceresine her akşam mutlaka saatinde çıkar ve kaleden topun atılmasını beklerdi. Gözlerindeki o her zamanki anlatılmaz gülüşünü özledim be, güzel ağabeyim. Sen ve senin gibi nasıl güzellikler vardı bir zamanlar etrafımızda! Hepiniz birden bizi bırakıp da nerelere gittiniz? * * * İşte ben buralarda, rüya gibi zamanlarda, rüya gibi sokaklarda yaşadım ilk gençliğimi; Sokakbaşı’nda yaşadım. Çeyrek asır önce, 30 yıl, 40 yıl kadar önce dünyanın dönüşü bile ne kadar da farklı ve ne kadar da güzelmiş meğer! Sahili Sokakbaşı'na bağlayan uzunca lise yolu, Gogora Kilisesinin kıyısından akarak sahile kavuşurdu. Bu yolun az yukarısında, gündüz âşıkların, gece atıcıların buluştuğu "Eşşek Co" gülümserdi herkese. Seçenek olarak orada oturulacaksa oraya, olmadı olağanüstü bir kültür yuvası olan Bodimeli Parkı’na geçilirdi. Semtin bütün ahalisinin ve bir koca Giresun'un, yazları vazgeçilmeziydi burası. Upuzun sahil yürüyüşlerinin de en güzel dinlence noktası. Denizin hemen kıyısında, kendine has, basit ama çok özgün bir havası vardı. Karadeniz'in huzur veren sesi ve dalgalarının koynunda çay içenler çay, içki içenler içkisini yudumlardı. Kimselerin kimseyi rahatsız etmediği bir mekândı. Müşterileri uygar insanlardı. Buz gibi fıçı birasının yanında midye tavası meşhurdu. Rakının yanında günlük, taze ve en güzel balıklarıysa olmazsa olmazıydı. Olağanüstü bir lezzete sahipti bu mekânda balıklar. Salaş fakat orijinal bir mekândı. Yapısını oluşturan fiziki şartların sıcaklığı, bir de özgünlüğü ayrı bir hava katardı buraya. Biz, balıklarındaki bu anlatılmaz lezzet konusunda bir saptamaya varmıştık çok yıllar sonra. İtalyan, Fransız, Yunan ve bütün deniz ülkesi mutfaklarında hiç yapılmamış bir uygulamaymış meğer Bodimeli'nin sırrı; öğrendiğimizde çok şaşırdık. Gayet de kolay bir uygulamaymış. Baktık ki bu lezzet durağının mutfağında günlük her türlü eksik görülüyor. Fakat sadece "yağ" alınmıyor tedarik ve sarf malzemesi olarak. Çünkü balıkların piştiği tavalar hiçbir zaman yıkanmadığı için, balıklar kendi yağında pişiyor. Öztürk Serengil de bu lezzetin hastasıydı. Kendisi Artvin doğumludur. Kızı Seren ise Sokakbaşı. Öztürk Ağabey Giresun'da büyümedir. İstanbul'da sürüp giden uzunca sanat hayatına ait yıllardan sonra eskiden, rahmetli Bodimeli Orhan Amcamıza konuk olurdu kimi yıllar. Aynı masada olmasa bile, yan masalarda birlikte oturmuşluğumuz vardır kendisiyle. Bazen yanında başka sanatçılar da olurdu. Tuğrul Şan'lar, Seyfettin Tomakin'ler falan. Bir defasında da Gömlekçi Sali Ağabeyimiz misafir etmiş onları. Seyfettin Ağabeyle biz, Gedikali'den tanışırız. Otelin restoranına çok sık uğrar, ömrü de uzun olsun iyi içerdi kendisi, bilirim. Eski Kale Restoran’da Öztürk Serengil, Seyfettin Tomakin, Sali Ağabey dahil bir grup, iyi yemiş, iyi içmiş bir akşam. 5 kişi, 6 büyük rakı! Yemekler, mezeler... O güzelim sohbetle kafalar güzel olmuş ama hesap da kabarık. Hesap yüklü. Gecenin sonunda, Öztürk Ağabey ile bizim saf yürekli Sali Ağabeyimiz bir de ne görsün? Para ödeme zamanı herkes bir mazeret bulmuş, masadan birer birer ayrılmış. Kiminin karnı ağrımış, kiminin acil çişi gelmiş, kimi o anda ishal olmuş, kimi çok acele karısını, evi arayacak telefonla falan. Öztürk Serengil o çok bilindik ve filmlerdeki gibi bir replikle; - Eeee Sali'ciğim, ortada bir cenaze var ve bilirsin ben oldum olası cenazelere katılmam. İiiiiiyk tıraaaaaşş! Sen şu cenazeye bir el at da sonrasına bakalım koçum. Haydi bakalım kelaaajj, nikelajjj! Türünden abuk subuk cümlelerle hesabı Gömlekçiye yıkmış. Sali Ağabey dedi ki;" O günkü hesabı ödedim ama sonrasında 1 ay parasız gezdim." Ama artık oldu olacak, "battı balık yan gider" hesabı, bir ufak rakı daha söyleme yiğitliğinde daha bulunmuş kendisi; demesine göre. Hesabın temizlendiğini ve rakıyı gören tayfa ise telefondan, tuvaletten anında geri gelmiş. Demin ishal olanların ishali anında geçmiş. * * * Gülmek güzel de bütün bu hengâmenin içinde hiçbir ölümlünün harcı değildir bu; zamanı geri alamayız. Biz cennete, yeterince güzel ve seçilmiş kalp yolladık. Kayıplarımız da oldu tabi, yaslarını hiç hazmedemeyip o her bir ayrı yüreğe ayrı ayrı gömdüğümüz. Bu semtten, bu dünyanın en yeteneklisi ama ömrü en uçarı santraforu Raci Ağabeyimiz göçtü gitti. Daha dünya sahnelerine çıkıp bu dünyanın en büyük futbolcusu olamadan, bir sonbahar günü. Japon Yılmaz Ağabeyimizi kaybettik; o apayrı bir pırlantayken, "İyi insan tanımak" terimi onu anlatırken. Galeci Abdülfevzi Ağabeyimiz göçtü gitti; o en güleç yüzüyle kara toprağa. Dondurmacı Halil Amca, Lokantacı Eyüp Dayı, Bodimeli Orhan Amca, Öğretmen Ahmet Ağabey, Taksici Tak Tak Naci… Epey eskilerde, rahmetli Deli Semiha sık sık uğrardı Sokakbaşı'na. Arnik Teyze ile iyi anlaştıklarını ve iyi arkadaş olduklarını düşünmüşümdür hep. Çünkü frekansları aynıydı ikisinin de. İkisi de bizlere uhrevi dünyalardan haberler, mesajlar taşıyan nebiyelerdi (haberci, elçi) bence. Birisi hayvan sevgisi çok bilirdi, diğeri bitkilere karşı çok hassastı. Her ikisi de içlerinde sonsuz bir hümanist inanç taşıyan birer sufi, çağdaş bir filozof kalıplarındaydı bize göre. Garılar Bazarı’nda çok güzel muhabbetlerine tanık olurduk. Millet yıkılırdı gülmekten eskiden; onlar burada bir arada iseler. "Garılar Bazarı" hâlen duruyor. İnsanlar hâlen oradan sebzenin ve meyvenin en güzelini, en tazesini alıyorlar ama ruhu kalmamış artık her bir yerin. Ellerinden öptüğüm canım ablalarım, çok kıymetlilerim Ematu Hatun ve İpek Ablam ise her daim oradalar. Futbol kulübü orada. Taş tezgahlar, tahta sandalyeler ya da hasır tabureler orada. Ama eskiler yok. Eskinin o özlenen ve aranan yüzleri yok artık. Ben şimdilerde Bodimeli'den çıkılıp da o anda en yakındaki ev hangimizin eviyse (ev sahibi kişinin), girip de kendi evinden yumurta ve tereyağı çaldığı zamanları özlüyorum. Çünkü o gece en yakın fırında "yağlı" yapılacaktır mutlaka. Çünkü, gecenin bilmem kaçında ve geç saatinde fırından çıkan o yağlı pidelerin sıcağı ellerimizi yakarken Kale Bayırı hızlı adımlarla çıkılacaktır. Adına Şehr-i Canan dediğimiz bir kadim şehrin, o olağanüstü güzel göründüğü hem doğu hem batı manzarasına bakılarak pideler yenecek daha. (O zamanlar bekarız) Sevdiceklerimiz, sevgililerimiz bu şehrin aşağılarında. Şimdi onlara uzaklardaki yüksek bir tepeden baktığımızda, gözlerimize çarpan işte o herhangi bir ışık demetinin içinde uyuyor olacak onlar. Biz uykusuz, biz yorgun. Belki yanımda Güngör'le Yıldırım olacak, belki Şeker Aabim Hakan, belki Gosdi ya da Abaza Mehmet. Başka akşam belki Zafer, belki Selçuk ya da adaşım Civa. Daha, gelecek güzel günlerin hayalleri kurulacak. Kızmayın bize olur mu? Susun! Şimdi bütün şehir uyusun. Daha, kimseleri rahatsız etmeden sevdalarımıza türküler okunacak! Sokakbaşı meyhane Asmadandır kapısı Ben gözüme aldırdım On beş sene mahpusu - S O N – Yazan: Murat AKYOL Editör: Tolga ZİYAGİL

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube