SAYILAR VE EVREN

En son güncellendiği tarih: May 9


Konuk Yazar: Levent Uysal //

Editör: Kemal Albayrak

Evren deyince aklımıza ilk gelen, karanlıkta gökyüzünü süsleyen minik ve parlak yıldızlardır. Eminim ki açık bir gecede onları seyrederken hepimiz en az bir kez tatlı hülyalara dalmışızdır. Gök kubbe tarih boyunca insanlığın ilham kaynağı olmuştur. Sayısız eser oradan esinlenilmiştir. İnsan beyninin gelişiminde kuşkusuz ki çok önemli bir rol oynamış, başta astronomi olmak üzere bilim insanlarının düşünsel faaliyetlerini pozitif anlamda geliştirmiştir. Kaşiflere yol göstermiş, evsizlere sessiz bir dost, aşıklara gönül sırdaşlığı yapmıştır.

Geometri başta olmak üzere sayısal kavramların ortaya çıkması için yine yıldızlar ilham kaynağı olmuştur. Milyonlarca yıldır süre gelen gökyüzü merakımız son yüzyılda çok daha geniş bir boyuta doğru kaymaktadır.

Bilimsel açıdan uzaya bakmaya başladığımız anda, karşımıza bol sıfırlı sayılar çıkar hemen. Günlük hayatta kullandığımız küçük sayılar orada pek bir işe yaramazlar. Çünkü daha çok milyon ve milyarlı rakamlar gerekir oraya ait bazı tespitleri yapabilmek için. Evrenden bahsederken rakamlar gerçekten çok ama çok büyüktür. Hatta ışık hızı gibi bazı kısaltmalar kullanmak zorunda kalırız çoğu zaman. Bir yıldızın veya gezegenin bize olan uzaklığını tarif edebilmek için ışık yılını kullanmalıyız. Işık fotonunun bir saniyede aldığı mesafenin yaklaşık olarak üç yüz bin kilometre olduğunu göz önünde tutarsak, başka bir şansımızın da olmadığı ortadadır zaten.

Sayılar hayatın vazgeçilmez bir parçasıdır. Hemen her alanda bir şeylerin ölçüsünü tarif etmek için kullanırız onları. Yaşamın doğal akışı içinde, sıkça gördüğümüz varlıkları sayısal olarak kolayca kafamızda canlandırabiliriz. Bir otobüsün kaç insan taşıyabileceği, hazırladığımız yemeğin kaç kişiyi doyurabileceği, bir otomobille giderken hedeflediğimiz yere daha kaç kilometre yolumuzun kaldığı, ay sonunu getirmek için fazladan ne kadar harcama yapabileceğimizi hesaplar ve bu doğrultuda bazı kararlar veririz.

Yaklaşık beş bin yıl önce yaşamış olan Sümer uygarlığı 60’lık basamak sistemine dayanan bir şekil kullanıyordu. Zaman ve mekan kavramlarını bu sayı sistemi sayesinde bazı kalıplara oturtarak birbirleriyle olan bağlarını kurdular. Daireyi 360 dereceye, bir yılı da 360 güne böldüler. Ayları 30 ar güne, bir yılı 12 parçaya ayırdılar. Bu değerleri günümüzde dahi kullanacak kadar kusursuz bir şekilde pişirip önümüze koydular.

Sümerlere ait tablet sayısının yaklaşık olarak iki yüz bin adet ve bunların yüzde doksan beşinin de kayıt tutmak amaçlı olduğunu düşünürsek, o tarihte de sayıların oldukça sık kullanıldığını daha iyi anlayabiliriz. Kimin hangi üründen ne miktarda depoya tahıl teslim ettiği, yada birinin diğerinden ne ölçüde büyüklükte bir tarla satın aldığı gibi konular, kil tabletlere yazılarak arşivlere kaldırılmıştır. Kim bilir belki de “söz uçar yazı kalır” sözü, ta o dönemlerden günümüze değin uzanıyordur.

Gökyüzü varoluştan günümüze değin, haklı olarak insanlığın ilgisini çekmiştir. Eski dönemlerde gözlemler yoluyla incelenen gök kubbe hakkında mistik hikayeler üretmek oldukça yaygın bir şeydi. Sümerler beş bin yıl önce Ziggurat adını vererek inşa ettikleri yapıların en üst katlarını tanrıya en yakın yer olarak kutsal mekan kabul ediyorlardı.

Sümerlerin gök tanrısı Anu, bin beş yüz adet tanrı arasında en önemli olanlardandı. Aynı şekilde eski yunanlıların Zeus tanrısı da gökyüzünün hakimi ve önem listesinin en başlarında yer alan tanrıydı. Sırlarla dolu gökyüzü her dönemde inanç sistemlerinin ana kaynağı olmuştur. Binlerce yıldır yapılan gözlemler neticesinde yıldızların hareketleri, güneş ve ay tutulması hakkında ciddi bilgiler edinilmiştir. Çıplak gözle yapılan evvelki incelemeler sayesinde edinilen bilgilerin günümüzde de ciddi bir oranda kabul görmesi gerçekten de oldukça etkileyicidir. Atalarımız şimdiye oranla gökyüzüyle ilgili gözlem ve inceleme için çok daha fazla vakit harcıyorlardı.

Her türlü inanç sisteminde, yaratıcı ile bağlantı kurulacak yön gökyüzüdür. Geçmişte de günümüzde de bu böyledir. Dua edilirken gönül gözleri yukarıya doğru çevrilir. Sonsuzluk denizi orasıdır çünkü.

Şimşekler, yağmur, kar ve rüzgar oradan gelir ve düşünen varlık, buna bir cevap bulmak isterdi. Günümüze bakacak olursak, bu yanıtları çoktan bulmuş olmamız merakın giderildiği anlamına gelmiyor, çünkü aralanan bir kapı bu kez çok daha fazla kapının bulunduğu başka odalara açılarak önümüze kocaman bir evreni çıkarmış durumda. Şimdi o kapıdan girip içeride neler olduğunu görmek ve bilmek istiyoruz. Karşılığını henüz alıp alamayacağımızın bile belli olmadığı, elle tutulur bir geri dönüşün şimdilik pek mümkün görünmediği uzay araştırmaları konusunda ki devasa ekonomik kaynakları bu uğurda harcıyoruz. Tıpkı okyanuslara açılan denizciler, kutupları keşfeden gezginler gibi. Onlar olmasaydı ve ilk etapta canlarını ve paralarını riske etmeye cesaret etmeselerdi, belki şimdi dünya çok daha farklı bir yer olurdu. Teknolojik ve ekonomik yönden içinde bulunduğumuz seviyeden çok daha aşağılarda olacağımız kesin.

Bu gün her konuda geçmişten hatırı sayılır bir şekilde ilerideyiz. Eskiden yürüyerek yada at üstünde yayılıyordu teknoloji, ancak günümüzde hızlı trenler ve gökyüzünü dolduran uçaklar ile yayılıyor. Kütüphaneler dolusu bilgiye sadece bir tuş ile ulaşmak mümkün. Atalarımızın meraklarını gidermek için göstermiş oldukları çabalar şimdi bizler tarafından çok daha ilerilere taşınıyor. Artık gezegende ayak basmadığımız bir nokta bile kalmadı ve şimdi gözümüzü çok daha büyük bir muammaya diktik.

Huyunu suyunu iyi bilmediğimiz atmosfer dışı mekana uyum sağlamak ise, öyle kolay bir şey değil tabi ki. Birkaç ülkenin veya bilim adamının çabaları bir yere kadar götürebilir. Tüm insanlık olarak özümsenmesi ve ilgi duyulması gereken bir alandır uzay. Yabancı olduğumuz yeni diyarları anlamak için kütle, zaman ve hız konularında bilinçlenmemiz gerekiyor. Sorun yok. Süreç başladı, ana motor beynimizin içindeki merak dürtüleri, aracımız teknoloji, yakıtımız ise sonu gelmeyen yeni insan nesilleri.

Şimdilerde uzaya olan ilgi ve bilgimizi, beş yüz yıl önce yeni kıtalara ayak bastığımız zamanlardakine benzetebiliriz. O zamanlarda kim bilebilirdi ki aya ilk ayak basacak insanın o topraklardan çıkacağını. Ya da kim bilebilirdi ki, beş bin yıl önce dairenin üç yüz altmış derece olduğunu bulan Sümerlilerin buluşu sayesinde bir gün yeni dünyalar keşfedecek denizciler tarafından kullanılacağını. Domates ve patatesin Amerika kıtasından çıkarak bütün dünyaya yayılacağını kim tahmin edebilirdi?

Sayılar yaşamın vazgeçilmez bir parçasıdır. İnsanlar dışındaki diğer canlıların yaşamında da sayılar çok önemlidir. Avlanırken veya kaçarken… Kendi hemcinsleriyle olan ilişkilerde, görsel ve duyusal algılar sayesinde miktar konusunu işleyerek bir karar verilir. Oysa bizler duyularımızı kullanmadan da sayılar konusunda hesaplar yapabilir ve düşler kurabiliriz. Bu çok önemli konuyu biraz daha derinden incelememiz gerektiğini düşünüyorum. Evreni anlamak için bu şart. Matematiği iyi biliyor olmamız, iki avucumuzun içine kaç tane kum tanesi sığabileceğini doğru tahmin etmemiz için yeterli olmayabilir. Doğru derken, yaklaşık demek istedim. Evet, şimdi tahminler gelmeye başlayabilir.

Hepimiz sanırım bir kumsalda en az bir kere bulunmuşuzdur. Hatta avuçlarımızın içini kumla da doldurmuşuzdur. Fazla iri taneli değil, en incesinden de değil, orta tane boyutlu kumu olan bir sahilde, iki avucumuzun içine sığabilecek kadar kum tanesi yaklaşık olarak iki yüz bin adettir. Bir milyar tane kum tanesi, hesaplarıma göre, otuz metre karelik bir salonu üç santimetre kalınlığında tamamen kaplayacaktır. İçlerinden bir tanesinin seçilmesi ne kadar küçük bir ihtimal öyle değil mi? Ya da her yılın bir kum tanesi ve dünyanın yaşının altı milyar yıl olduğunu düşünün. On sekiz santimetre kalınlığında kumla kaplı otuz metre karelik bir salondan diğer odaya her yıl bir tanesini alıp götürdüğünüzü ve geçecek sürenin inanılmaz boyutunu özümsemeye çalışın.

Şimdi bir başka yönden bakarak mesafe ve sayılar üzerinden bakış açımızı biraz değiştirelim. Evrendeki mesafeleri kavramaya çalışırken ışık yılı kavramından bahsetmiştik. Söz gelimi, on ışık yılı üzerinden hareket edelim. Bu kavramı daha iyi anlayabilmek için bir örnekle inceleyip bu arada biraz da hayal gücümüzü kullanalım.

Sizin için çok basit bir sadeleştirme yaptım. Dünyanın çapını 12742 kilometreden bir milimetreye ve ışık hızını da aynı oranlarda sadeleştirdim. Şimdi, dünyanın bir milimetre çapında olduğunu ve teknolojik olarak da ışık hızına ulaştığımızı hayal edelim. Düğmeye bastığımız andan itibaren ışık bir saniye sonra dünyanın çapından(1mm) yaklaşık olarak yirmi üç buçuk kat uzaklıkta olacaktır(23,5 mm) ve aynı hızla yolumuza devam edersek on yıl sonra(on ışık yılı) 310 kilometre yol kat etmiş olacağız. Bir milimetre boyutunda ki dünyadan ışık hızıyla çıkarsak ne kadar uzakta olduğumuzu tasavvur etmeye çalışın.

Çok değil mi? Diğer bir yönden, içinde bulunduğumuz Samanyolu galaksisinin yüz bin ışık yılı çapında olduğunu düşünürsek ve aynı mantıkla dünyayı bir milimetre boyutunda ve Samanyolu’nu da aynı oranlarda küçülttüğümüzde galaksinin bir ucundan diğerine üç milyon yüz bin kilometre yol gitmemiz gerekecektir. Evrende milyarlarca galaksi sisteminin varlığını ve de, sadece Samanyolu galaksisinde iki yüz milyar kadar yıldız olduğunu düşününce gerçekten de idrak edilmesi çok güç kavramlarla karşı karşıya kalırız.

Otuz metre karelik salonumuzu bu defa altı metre kalınlığında kumla doldurursak eğer iki yüz milyar rakamını elde edebilir ve oradan bir tanesini alırsak onu bizim güneş sistemimiz olarak kabul edip geriye ne kadar kaldığını anlamaya çalışabiliriz. Sayılar inanılmaz boyutlarda. Bu arada unutmayalım, sadece bizim galaksimiz olan Samanyolu’ndan bahsediyoruz ve içinde bulunduğumuz galaksiden evrende milyarlarca var.

Şimdi biraz daha yakına, güneş sistemine dönelim. Dünya, güneş kütleleri ve aralarındaki mesafeyi yine aynı yöntemle günlük yaşantıda kullanılabilir ölçeklerde sadeleştirip duruma bir bakalım. Dünyanın çapını yine bir milimetre boyutunda düşünürsek ve on iki metre öteye on bir cm çapında bir güneş yerleştirirsek işte güneşle dünya arasındaki orantısal ilişkiyi de bu şekilde daha iyi anlamış oluruz. Sadeleştirmeyi kullansak da kullanmasak da, dünyadan ışık hızıyla çıktığımızı varsayarsak, sekiz dakika 20 saniye sonra güneşte oluruz. Kütle ve mesafeleri sadeleştirerek yaptığımız hesaplarda, on ışık yılı için 310 km gittiğimizi ve Samanyolu’nu bir baştan diğerine 3.100.000 km yol kat ederek aşabildiğimizi unutmayalım.

Gerçekten de olağanüstü rakamlar değil mi? Doğamız icabı bizlere çok yabanıl bir alan uzay. Ne yapsak da, ne etsek de şimdilik asla anlayamayacağımız bir muamma. Tıpkı denizlerdeki balıkların karaya yabancı oldukları gibi. Bir balığın dağları ovaları aşmasını beklemek gibi… Ama unutmayın bilim insanları, bu gün karalara hakim olan canlıların denizlerden çıktığını söylüyor!

Işık hızına ulaşmak kocaman bir hayalden başka bir şey değilmiş gibi dursa da önümüzdeki yarınların bize neler sunacağını zaman gösterecek. Bilim insanları bu konuda çoktan çalışmaya başladılar bile. Belki bir ışık fotonunun üzerine oturup saniyede 300.000 km hıza ulaşamayabileceğiz. Hayallerin sonu yok ve reel gerçekler ancak ütopik hayallerin sunduğu ilk hareketle başlıyor ve bir müddet sonra inanılmaz şekilde gerçekleşiveriyor.

Bir an için bu hayalin gerçeğe dönüştüğünü düşünelim. Işık hızına ulaştık, ne yapacağız? Yüz bin ışık yılı çapında olan Samanyolu galaksisini bir baştan diğerine kat etmek ve sonra geri dönmek için iki yüz bin yıl geçirecek bir cengaver mi arayacağız.

Hayır, bir cengaver aramamıza hiç gerek yok. Binlercesinin gönüllü olacağına eminim. Makro ile mikro arasındaki bağlantı, bilimin bu konuda paralel yol almasına neden oluyor. Bir taraftan ömrün uzatılması için yaşlanmayı durdurmak veya geciktirmek için çaba sarf ederken diğer yandan uzayla ilgili çalışmalar son hızıyla ilerliyor. Bazı zengin insanlar, şimdiden parasını nakit ödeyerek ölüme neden olan hastalığın ortadan kalkacağı tıbbi gelişime kadar beklemek üzere özel bir işlem ile dondurulup korunuyorlar.

Bilimden bu denli cüretkar beklenti içinde olmamızın en büyük nedeni, geçmiş ile bugünümüz arasındaki akıl almaz teknoloji farkından kaynaklandığı çok açık. Burada hem fikiriz. Adeta falcılık yapar gibi, biz sıradan insanlar, ileride neler olabileceğine dair tahminlerde bulunmaya çalışıyor. Bazen hayal gücümüzün yetmediği anlarda, iyi kurgulanmış bir film izleyip etkisinden günlerce kurtulamıyoruz.

Uzay gerçekten de bizim için çok yeni bir keşif sahası. Daha yolun çok ama çok başındayız. Ne kadar dev teleskoplar yardımıyla net görüntüler alıyor, mesafeleri şaşmaz metotlarla tespit ediyor ve eşsiz uzay araçlarıyla uzaya insan ve malzeme gönderiyor olsak da şimdilik yolun çok başındayız. Kralların birinci dereceden misafirleri için masaları süsleyen alüminyum çatal kaşık takımlarına karşın, sıradan misafirlere altından yapılanlar ile masalar donattıkları günler çok geride kalmış değil. Günümüzde ise arta kalan yemekleri dahi alüminyum folyolara sarıp sarmaladığımız düşünülürse teknolojinin geldiği noktayı anlamak için çatal ve kaşıklar dahi bize yardımcı olabilir.

Günümüzde ekonomik çıkarlar, her şeyin üzerinde ve kapitalist sistemin olmazsa olmazıdır. Temel amaç harcanan maliyetin en kısa sürede geri kazanılması ve kar elde etmektir. Oysa uzay yatırımları bu denklemi şimdilik sağlamıyor. Ancak, ileriye dönük inanılmaz bir umut vaat ediyor. Altın ve elmastan oluşan bir asteroite ulaşıldığını düşünün. Ya da çok değerli başka madenlere. Bir yönüyle tıpkı define arayan, gömü bulup zengin olacağını düşünen bir insana benziyor bu iş. Ortada kesin bir garanti yok. Uzay için milyar dolar harcayıp hiçbir şey elde edemeyebilirsiniz. İstikbalin göklerde olduğuyla ilgili sadece ümit var. O define arayan insanın elinde tuttuğu zayıf ipuçlarına rağmen ümidi çok yüksek… Orada bir yerlerde muhteşem ötesi bir şeylerin olduğunu seziyor ve kazdıkça kazıyor.

Yakın tarihte Galileo’nun dünya yuvarlaktır tezi yüzünden neler çektiğini biliyoruz. Tepsi şeklindeki dünyadan, aya ayak basan, Marsa insan göndermeye hazırlanan ve uzayla ilgili daha birçok keşif yapan bizler, o günden bu güne önemli mesafeler kat ettik.

Kainata açılmakla birlikte sonsuzluğa adım atmış gibiyiz. Şimdilik karlı olmayan bir yatırım gibi gözükse de pek yakında insanlık tamamen gözünü uzaya dikecek, bundan hiç şüphem yok. Böylesine gizemli, geniş ve aklı mantığı inanılmaz ölçülerde zorlayan bir sonsuzluk denizi, tam da insan ırkının dişine göre.

Uzaya gitmiş olan insanların döndükten sonra hayata bakışlarını değiştiren çok enteresan bir saptama mevcut. Dünyadan ayrılıp mavi yuvarlağın avuç içine bile sığabilecek kadar küçük gözüktüğü mesafelere ulaşıldığında, sanırım her şeyin ne kadar basit olduğuyla ilgili bir vahi inmiyor. Ay sonunda ödenecek faturalardan çok ama çok uzakta, hayatın gerçek anlamına yönelik güçlü bir arınmışlık hissine kapıldıklarını düşünüyorum. Hani çoğu zaman detayların içinde kaybolduğumuz dünya halleri vardır ya. Trafik, bankalar, aile, iş hayatı. Bu tıpkı, dolu bir masaya şöyle bir geriye açılarak bakınca tamamını görebilmek gibi olsa gerek. Eksi iki yüz yetmiş derecede, oksijen yok, karanlık ve bilinmezliklerle dolu bir ortamda dünyevi konuların akla gelmesi oldukça saçma görünüyor zaten. Ortamın insan bakış açısına olan etkisine bir kanıt bu durum. Öyleyse dünya bizi kendisiyle büyülüyor ve etkisi altına alarak bir fanusta yaşamamız için teşvik ediyor olabilir. Tabi ki bu çok doğal… Evvelki insanlık tarihinde uzay, yıldızlara, güneşe ve aya bakıp hayaller kurabildiğimiz ölçülerde etkileyiciydi. Ama günümüzde sonsuz bir kapıdan girmiş gibiyiz. Şehir hayatından bıkmış usanmış birilerinin ormanda piknik yapması gibi bir şey değil bu. Uzaya ilk adımı atmak, evrenle ilgili çözülmesi çok güç problemler koydu önümüze.

Çoğumuz, uzayın bu karmaşık ve hayal edilmesi bile güç yapısını anlamak yerine, hiç kafa yormamayı tercih ediyor. Ta ki bir gece sırt üstü yatıp yıldızlara bakarken orada uzaylıların yaşayıp yaşamadığını merak edinceye, yada iyi bir uzaylı filmi seyredinceye kadar. Uzaylı dostlarımızın evrendeki varlığı ile ilgili bilim insanlarının açıklamaları bu ihtimali ciddi bir şekilde destekler nitelikte. Samanyolu galaksisinde insandan daha gelişmiş bir canlı bulunduğunu hiç sanmıyorum. Bizler uzayda ışık hızına yaklaşabilir ve çok uzaklara yolculuk yapacak aşamaya ulaşabilirsek eğer, işte o zaman uzaylı dediğimiz varlıklarla karşılaşabiliriz ancak.

Kuşkusuz ki Samanyolu’nun derinliklerinde dünya benzeri gezegenler bulunmakta ve oralarda canlılar yaşamaktadır. Fakat yine de dünyanın tüm özellikleri ve ileri canlı formu için sunduğu olağanüstü ayrıcalıklı şartlara benzer başka bir gezegen daha olduğunu sanmıyorum. Olsa bile, bizim kadar mükemmel hale gelmesi çok zor. Belki çok uzak galaksilerde insan gibi akıllı düşünen varlıklar olabilir ancak oralara ulaşmak teknik açıdan pek de mümkün değildir. Bize en yakın olan Andromeda adlı galaksidir ve uzaklığı yaklaşık olarak iki milyon ışık yılıdır. Gelişmiş teleskoplar sayesinde orada hayat ipuçları taşıyan bir gezegeni gözümüze kestirdiğimizi düşünelim. Onu dünyadan gördüğümüz anda gözümüze yansıyan görüntüsü yani ışığı, aslında iki milyon yıl önce yola çıkmıştır. Hadi ışık hızıyla oraya gidiyoruz desek bile, iki milyon yıl yolda geçecek, oraya vardığımızda o gezegeni ilk gördüğümüz halinden iki milyon yıl sonraki vaziyetiyle karşılaşacağız ve unutmayın ışık hızına ulaştığımızı kabul ederek yapıyoruz bu varsayımı. Ayrıca bir hipoteze göre ışık hızında yol aldığımız için uzay gemisinde zaman durmuş olacak. Ne dersiniz? Gitmeye, görmeye değer mi? Aynı şeyi, karşı taraf için de düşünelim. Bugün gelseler, iki milyon yıl önce bizi bulmak için yola çıkmış olmaları gerekirdi. Kısacası evren çok büyüktür ve orada gelişmiş canlıların yaşadığı bir gezegen bulma ihtimali çok ama çok küçüktür. Ne onların bize, ne de bizim onlara ulaşmamız öyle filmlerde ki gibi basit değildir.


© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube