© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

Ares, parlak gün ışığı gözlerini kamaştırdığı halde yataktan çıkmamak için direniyordu. Bu saatten sonra uykuya tekrar dalamayacağı kesindi ancak rüyalara geri dönmek istiyordu. Tuhaf rüyalardı, kınından çekilen kılıçların ve sonbahar yelinin sesi ile dolu...

“Uyanmanın vakti gelmedi mi artık oğlum?”


Tipik bir anne, diye düşündü genç adam. Oğlu kaç yaşına gelirse gelsin, gözünde hep çocuk kalacak ancak anasının dediğini yapmayı ihmal etmeyecek... Gerçi çocuk gibi davranılmayı hak ediyordu Ares, çünkü işlerin hepsine yetişmeyi babasına bırakmıştı. Annesi desen, mükemmel bir ev hanımıydı, sevecen bir anne, sadık bir eş, eli çabuk bir çiftçi. Tek kusuru vardı, evden dışarı çıkma korkusu. Tarla sınırlarının dışına adımını atamazdı, öyle ki babasının cenazesine bile gidememişti. Kendini bildi bileli annesi ne zaman çitlere yaklaşsa titremeye başlar, rengi atardı. Eğer daha fazla zorlanırsa genellikle bayılır ya da kriz geçirirdi. Babası bu konuda hiç konuşmazdı, eşinin dünyasının mısır tarlasından ibaret olmasını kabullenmiş gibiydi.


Ares, çeşmenin başında sırrı dökülmüş aynaya bakarak tıraş olurken yaşadığı hayatı düşünüyordu, taşrada insan ne kadar şımarabilirse o kadar şımartılmıştı. Yaşadığı hayattan memnundu, daha fazlası için arzusu yoktu. Ailesi ise aynı fikirde değildi. Mesela babası daha fazla kazanıp birikim yapmak için verimli tarlayı ikiye bölüp mısır dışında ekim yapmayı önermişti. Halbuki Ares karşıydı buna. Onlar basit çiftçilerdi, ipek giyip mücevher takacak değillerdi herhalde. Taşrada para sadece meyhanede içmeye yarardı. Ne için biriktireceklerdi, ya çalınırsa diye korkmak için mi?


Bir de annesinin söylenmeleri vardı. Kadın durup durup “Sen çok özel birisin, kendini harcıyorsun, yeteneklerini harcıyorsun, çok yüksek mertebelerde olabilirsin,” diyordu. Ne zaman bu konu açılsa Ares’e üzerinde durduğu zemin ayağının altından kayıyor gibi gelirdi ya da görünmez bağlar tarafından sürükleniyor gibi. Kendi kendine önemsiz olduğunu söylese de çekilme hissinden uzun süre kurtulamıyordu. Kadının kast ettiği yüksek mertebe Saray’dı. Soylu olmayanlar baron, marki ya da dük olabilirdi. Zorlu bir yoldu ama imkânsız değildi. Harcayacağı çabaya değer miydi? Saray’a ulaşmayı başarsa eline ne geçecekti? Hayatını sürekli olarak rekabetle, entrikayla geçirecekti. Güvendiği kimse kalmayacaktı. Her anını diken üstünde geçirecek, her adımını planlı atacaktı. Nefes alış verişine dahi dikkat edecekti. Hayır, Ares kesinlikle politikaya ya da soylulara bulaşmak istemiyordu. O gün annesi söylenirken tam tıraşını bitirmiş usturasını kaldırıyordu ki, parlak yüzeydeki aksi gözüne takıldı. Sanki ince yüzeyden ona bakan bir başkasının gözleriydi. Panikle gözlerini kapatıp annesinden uzaklaşmaya çalıştı. Gözlerini tekrar açtığında yansımanın eskiye döndüğünü görse de içindeki sıkıntı ağırlaşmıştı. Kadınsa hala devam ediyordu öğütlerine. “Ben saraya ait değilim,” diyerek kaçtı yine Ares.


Bir gece arkadaşları ile meyhanede birkaç şişenin dibini görmüşler, kumar oynayıp garson kızlarla flört etmişler ve gece yarısından sonra hep birlikte ayrılmışlardı. Biraz aysız gecenin karanlığından, biraz da çakırkeyifliğin verdiği kafa karışıklığından yolunu şaşırmış, evine gitmek yerine tam aksi istikamete dönmüştü. Bir ağaç altına kıvrılıp yaklaşan şafağı beklemeye karar vermişti ki ilerde hareket eden çalılar dikkatini çekti. Yıldızların ışığı sönüktü, önünü göremiyordu. Temkinle aşırı uzamış otlara yaklaşıp, kendini açık etmeden ne olduğuna baktı. Yiyecek arayan tilkiler ya da sansar görmeyi umuyordu, belki de bir yaban kedisi… Ancak çalıların arasından kendisine yaklaşan bir kadındı. Ağır adımlarından ve kır saçlarından anlaşıldığı üzere yaşlı bir kadın.


Kadın, kocaman siyah bir çuvalı sürükleyerek git gide Ares’e yaklaştı. Düşünceliydi, başı önünde ağır yükünü çeke çeke sabırla ilerliyordu. Genç adam tedirginlikle geri çekildi ve saklandı. Yaşlı olabilirdi ama gece vakti tek başına, üstelik de şüpheli bir çuvalla gezen kişinin tehlikeli olma ihtimali epey yüksekti. Tedbirli olmak daha iyiydi.


Yaşlı kadın Ares’i görmeden sessizce geçip gittiğinde, delikanlı ardından bakakaldı. Hala etkisini gösteren içkiden ya da yorgunluktan ya da karanlıktan yanlış gördüğünü düşünüyordu ama içten içe o kadının annesi olduğundan emindi. Ama annesi evden ayrılamazdı ki? Fobisine rağmen dışarı çıkmasına sebep olacak kadar önemli bir şey yaşandıysa eğer, babası neredeydi? O çuvalda ne vardı? Ve neden Şato yönünde ilerliyordu?


Aklında her adımında artan sorularla annesini izleyen Ares, hiçbir engelle karşılaşmadan Şato’ya girdiğinde, giriş salonunun sanki güneş tepedeymişçesine aydınlık olduğunu gördü. Salon boştu, sadece çıplak, taştan bir oda. Penceresiz olduğu halde ışık dolu. Bu salonun ortasında ise sırtı ona dönük annesi duruyordu tek başına, yanında çuvalıyla.


“Anne?”

Cevap gelmedi.

“Anne, iyi misin?”

Kadın ürpertisini saklayamasa da oğluna döndüğünde yüzü sakindi. Hatta rahatlamış.

“Sonunda geldin.”

Dilinin ucundaki pek çok soruyu unutuverdi delikanlı.

“Gelmemi mi bekliyordun?”

“Evet. Uzun zamandır. Artık uyanmanın vakti gelmişti oğlum.”

“Uyuyor muydum?” diye sordu Ares.

“Rüya ile gerçeği ayırt etmek bazen çok zordur. Aylardır bekliyordum. Sonunda geldin.”

“Aylardır her gece Şato’ya mı geliyordun yani? Sen evden çıkamazsın, ne işler çeviriyorsun anne? Ne işin var Prens’in Şatosu’nda, o çuvalda ne saklıyorsun?”

“Çuvaldakiler sensin Ares, senin hayatın.”


Kadın yavaş yavaş çuvalı boşaltmaya başladı. Kısa sürede anne ile oğlun arası sayılamayacak kadar çok nesne ile dolmuştu. Ares’in en çok dikkatini çeken ise en öne koydukları olmuştu: bir kısa kılıç, beyaz bir gül, altın bir taç, bir ayna.


“Bunların benimle ilgisi yok. Bunlar benim hayatım değil!” dese de içten içe kadının doğruyu söylediğini hissediyordu. Gözünün önünde duran ama bakmak istemediği gerçeği kabullenmeyi mümkün olduğunca geciktirmek istiyordu.


“Sana hikayeni anlatmamı ister misin oğul? Yoksa hatırlamaya başladın mı Kuzey’in Lord’u?”


Genç adam sessiz kaldı, “Sen annem değilsin,” diyebildi sadece. Karşısında duran aynadaki aksinden kaçınmaya çalışarak, “sen Violet’sin, Prenslik’in cadısı.”


Yaşlı kadın başıyla onayladı. “Çocuk yaşta anneni ve babanı kaybettiğinde, pusulanı kaybetmiş gibi oldun ama dayandın. Dalkavukların arasında tek başına büyüdün, sarayda oyunu kuralına göre oynadın, savaşlardan sağ çıktın, askerlik kadar politikayı da öğrendin, babanın unvanını alıp taht sırasındaki yerini hak ettin. Eşin zamansız göçtüğünde bile yıkılmadın. Seni yıkan, buraya gelmene sebep neydi hatırlıyor musun?”

Ares acıyla ellerini yüzüne kapattı. “Rose...” dedi güçlükle.


“Kızının ölüm haberini alınca, zihninde kendi cennetini yarattın, sahte bir geçmişle. Yaşadığın hayatın tam zıttı olacak şekilde. Hep yanında olan bir anne ve baba, yalansız dolansız, basit, sıradan, sade bir hayat. Kızının yokluğu ile başa çıkmanın tek yolu bu muydu?”


“Kızımın acı haberi geldikten sonra, yaşamak için sebebim kalmadı. Unvanımı bırakacağım tek kızımı kaybettikten sonra, topraklarımı savunmamın ne anlamı var? Son hatırladığım, askerler gözyaşlarımı görmesin diye çadırıma saklandığım.”


“Ve hala o çadırdasın. Komutanların durumunu ordudan gizlemeyi başardı. Senin miğferinle, zırhınla, kılıcınla aralara karışıp askerlerinle omuz omuza savaşıyormuşsun gibi davranıyorlar. Ulaşabildikleri tüm şifacılara haber saldılar. Ben, son çareleriydim. Ölüme giden ruhunu izledim. Rehberlik etmeye, sana, seni hatırlatmaya çalıştım. Artık kim olduğunu biliyorsun. Uyanmanın vakti geldi mi?”


Ares artık gözlerini kaçırmıyordu, aynadan ona bakan gerçek kimliğiydi. Genç ve neşeli bir çiftçi değil, orta yaşlarda, saçlarına ilk aklar düşmüş, sert bir askerdi gördüğü. Güçlü bir adam, bir soylu, bir prens…


“Dönmek zorunda mıyım?”

“Değilsin, ben sadece sana tercihinde yardım etmek için geldim. Araf’taki süren doldu. Devam edebilirsin, ileride huzur ve sonsuzluk var. Ya da hayatına geri dönebilirsin. Önünde… Önünde yıkım ve kederden başka ne olduğunu kimse bilemez. Ama halkının sana ihtiyacı büyük. İyi düşün.”


Ares düşündü. Kolayı seçmek istiyordu. Devam etmek, ölümlü bedenini bırakıp sonsuzluğa kavuşmak... Kızı gitmişti, sevdiği kimsesi kalmamıştı. Ama Violet bir noktada haklıydı, sonun nasıl olacağını kimse kestiremezdi. Halkının ihtiyacı ise kesindi.


“Uyanmamın vakti geldi cadı. Gerçeğin çölüne nasıl döneceğim?”

Cadı gülümsedi. “Elimi tut, bizi geri götüreceğim.”


Ares tatsız bir hisle karanlığa çekilirken cadının sesini tekrar duydu. “Rose’un öldüğü haberi yalandı Prens, kızın hiç hastalanmadı. Eğer bu seferi başarıyla bitirirsen, prenses unvanını alacağı törende tacı başına yerleştiren sen olursun.”


Asırlar sürmüş bir uykudan uyanma hissi ile Ares gözlerini açtı. Çadırında, saman döşeğinde yatıyordu. Ve Violet, yorgun ama mutlu bir gülümseyişle kendisini süzüyordu.


“Uyanmanızın vakti gelmişti artık Lord’um. Gerçeğin çölüne hoş geldiniz.”


Editör: Burçin Kahraman