RUS KARASULARINDA BALIK AVI




Tevekkeli değil, delilik içimize işlemiş bizim. Hem de her daim. Risk almamız lâzım, bize heyecan lâzım. Yoksa mutlu olamayız bu hayatta. Hem de öyle bir risk olmalı ki bu, iki farklı ülkeyi karşı karşıya getirip diplomatik kriz bile çıkarmalı! Savaş rüzgârları esmeli! Alarmlar kırmızıya dönmeli! Tıpkı, Kardak krizinde olduğu gibi.


Gerçi orada, üzerinde canlı yaşamayan bir kara parçası için mücadele etmiştik Yunanlı dostlarımızla ama olsun, sonuçta bu gurur meselesini kahraman askerlerimizin gözü pekliği ve geri adım atmamaları sayesinde kazanmıştık. En sonunda ortada bir kayalıkta olsa bir kara parçası vardı ve şanlı Türk bayrağı oraya yeniden dikildi.


Bizim yüzümüzden; Türkiye Cumhuriyeti ile Rusya’yı Karadeniz’de karşı karşıya getiren olaysa, bir kara ya da kaya parçası yüzünden olmadı maalesef. “Palamut” yüzünden oldu! Evet evet, doğru okudunuz. Bildiğiniz balık yüzünden… Palamut balığı!


Palamut; ortalama 25-30 cm. boyunda, küçüğüne “çingene” büyüğüne “torik” denilen lezzetli bir tuzlu su balığıdır. Derya gülüdür, denizlerin kuzusudur. Keşke olmaz olaydı! Gerçi; tavası da buğulaması da çok güzel olur ama en güzel ızgarası olur. Bu kadar izahattan, diplomatik durumlardan ve balık tariflerinden sonra gelgelelim biz esas konumuza.


Güzel bir ağustos güneşi altında, sıcak bir öğlen sonrası… Can dost “Apdula Mülayim” ile balığa çıkmak için son hazırlıklarımızı tamamladık. Kayık, Apo’nun babasının. Gerçi biz öyle biliyoruz ama aslında bu kayık babadan kalma bile sayılmaz; bildiğiniz ata-dede yadigarı. Bizim oralarda balıkçıların “sürütme” dedikleri palamut avına çıkıyoruz. Bir tek kalın ve sağlam misinanın ucunda tam 60 adet olta bağlı. Şansımız yaver giderse, 60 tane iri palamutla dönmek de var geriye, eli boş dönmek de. Depoya yeterli mazot konuldu. Mazottan sonra bize en lâzım sarf malzemesi, diğer bir deyişle de nevale olarak, pratik ve kolay içimli olması sebebiyle “bira” tercih edilmişti. Kasa işi olarak tekneye o da yüklendi. Şimdi demir alma zamanıdır limandan.


Bir kayık düşünün; boyu 5 metre. Yaşını bilen yok! Yılların yorgunluğu gövdesine yansımış. Zaten ana kasnak hariç, kayığın içinde başka bir yere basamıyorsunuz olağan durumda. Kayığın içinde “sünnet çocukları” gibi gezebiliyorsunuz ancak. Şayet bunu yapmazsanız, ayağınız çürümüş gövdeden doğrudan denize giriyor. Yani, ha kayıktasınız ha denizin içinde, çok da bir farkı yok anlayacağınız. Çünkü kayık zaten su içinde. Bir kişinin sürekli olarak maşrapaya benzer küçük bir kova yardımıyla su tahliyesi yapması gerekiyor. Bu yüzden de bu tekneyle kimse uzun zamandır asla tek kişi denize açılmıyormuş. Biz, “Ya kısmet ya bismillah!” deyip ayrılıyoruz, yalnızca 4-5 kayığın bağlı olduğu Keşap ilçemizin şirin sahil köyü, Düzköy kıyılarından.


Bahsedilen o küçücük balıkçı barınağından çıkıldı denizlerin en haşinlerinden olan Karadeniz sularına. Hava çok güzel, açık ve güneşli. Denizse durgun, çarşaf gibi. Ben, gerçek bir kaptan edasıyla dümendeyim. Apo, kayıktan yıllardır eksilmeyen suyun tahliye görevinde. Ben ayrıca “balık vurur da haberimiz olmaz” düşüncesiyle sürütmenin misinasını omzumdan aşağı saldım. Ağırlık olursa, hissedeyim düşüncesiyle.


Her birinin adı aynı ve “Karadeniz” olması şartıyla, o deniz senin, bu deniz benim epeyce yol kat ettik. Hatta o kadar yol yapmışız ki, bir ara birayı tazelemek için elimi kasaya attığımda kasanın boş şişelerle dolu olduğunu görünce anladım ben zamanın nasıl da su gibi akıp geçtiğini. Ama görünürde bir tek balık bile yok. Bu tarz bir balık avında, oltalara balık saldırana kadar motora yol vermek gerekiyor. Bizler tam; “Zaten sürüden bir tek balığın takılması yetiyor oltaya, diğerleri de onu takip eder nasılsa.” gibi iyimserlik dolu cümlelerle kendimizi avutuyorduk ki…


“Allahım, Allahım!... Bu da neydi? Nereye gidiyoruz?” demeye fırsat bile kalmadı. Zaten kıyıdan çok çok uzaklarda, balık peşinde ve sürekli kuzeye doğru yol alan teknemizi, bilinmeyen bir güç uçurmaya başladı! O an Apdula Mülayim sevinç içinde ayağa kalktı ve Romanların o çok bilinen absürt oyununu, müziğiyle ve ritminin de hakkını vererek oynamaya başladı!


- Atmııııııışşş! - Yetmiiiişşşş! - Sekseeeeeen! - Doksaaaaaaaaan! - Yüüüüüzüüüüz!


Bu aslında bir şifre şarkıydı. Ben hemen anladım. Şarkının başındaki ilk rakam, teknenin altında “altmıııış!” adet derya kuzusu palamut olduğunu gösteriyor demekti. Apo bir ara çok çevik ve yılların denizcisiymiş gibi davranıp duruma bakmak için kayığın altına doğru yattı. Fakat zafer sarhoşluğundan olacak, küçücük güvertemize dökülen biranın da yol açtığı kayganlıktan az kalsın denize düşüyordu. Neyse ki topladı kendisini. İyi haberi bana bir kez daha vererek:


- Atmıııııışşşş!


İşte en acı sürpriz, nereden olduysa tam da işte oracıkta karşımıza çıktı. Bir an için ikimiz de donakaldık! Görmez olaydık. Bakmaz olaydık. Bir de baktık ki, karşımızda gri renkli ve üzerinde topu tüfeği olan koskocaman bir askeri hücumbot!


Ben önce gemiyi bizden sandım. Kıyının, hiç görünmediği kadar uzakta ve Karadeniz’in orta yerinde (palamut sevdasından hemen hemen koca Karadeniz’i ortalamışken) kahraman Türk askerimizi buralarda da görmek sevindirdi bizleri. O her zaman ki güleçliğimizle el salladık biz önce askerlerimize. Yanaştık, yanaştık, daha da yanaştık... Ben sanki Orduevi denetleyen bir komutan edasıyla oracıkta raconu da kestim;


- Merhaba asker! Fakat karşıdan sert bir “Sağ ol!” beklerken, adamların karşılığı şu oldu: - Voon! (вон)(Defolun!) - Paşli von! (пошли вон)... Gryazniye ribaçki (грязные рыбачки)!!! (Defolun gidin! Pis balıkçılar!!!) - Voon! (вон) (Defolun!) - İ pabıstreye! (у побыстрее) (Çabuk!) - İ pabıstreye ubiraytyes’iz naşıh vod!!! (у побыстрее убирайтесь’из наших вод)(Çabuk çıkın sularımızdan!!!)


Arkadaş, biz nasıl bir olayın içine düştük yaa? Resmen dumura uğradık! Şu anda tam olarak bu olayın neresindeyiz? Bu bir rüya desem rüya değil? Hadi olsa bile, bu nasıl bir rüyadır? Kırk yıl düşünsem aklıma gelmeyecek bir hal bu! Bunlar Rus… Biz neredeyiz?


Gemilerinde top var! Tüfek var! Adamların hepsi de baştan aşağı silahlı. Keşke oracıkta bizi çekip vursalardı daha iyiydi. Bir gemi dolusu Rus askerine rezil olduk! Pis bir balıkçı olduk onların gözlerinde. Gururumuz zedelendi ve en kötüsü de belli ki sınır ihlali yapan uluslar arası suçlu durumuna düştük birdenbire! Ya uluslararası mahkemelere düşersek? Ya cennet vatanımızdan uzaklarda hapislerde yıllarca çürürsek? Ya yurdumuza bir daha geri dönemezsek?


Ama ben tanırım kendimi. Sorun yerelde olsa uluslararası da olsa bir “B Planım” her zaman vardır benim.


Baktım ki 60 adet iri palamudun çekerek bizi resmen uçurduğu ve suçlu durumuna düşürdüğü bir ortamın içindeyiz. Hemen yanı başımda duran malzeme kutusundan bıçağı kapmak suretiyle, 60 adet palamudun bizle ve Rus ordusuyla sorunlara neden olan o uğursuz bağını kopardım. Kestim attım misinayı.


Teknemiz çok ağır bir yükten kurtuldu o an. Sanki özgürlüğüne yeniden kavuştu. Ben dümene tekrar hâkim oldum. Rusların havaya açtıkları taciz ateşi ve üstleriyle yapmış oldukları telsiz görüşmelerini öfkeyle izleyerek gayet vakur ama cesurca, bilmeden girdiğimiz Rus karasularını terk ettik. Geri döndük, her horozun kendi çöplüğünde öttüğünü de unutmadan. Zaten bunu açıklarcasına bizim Apo onlara gereken el kol hareketlerini jest ve mimikleriyle ve de büyük bir zevkle gösterdi, biz tam da geriye dönerken!


En içten kahkahalarla… Gözlerimizden yaşlar gelircesine güldük dönüş yolunda; koca kasada son kalan iki şişe birayı da afiyetle içerken. Zaten bize balık bahane, içki şahane! Yeniden kendi sahillerimize vardığımızda, Apo halen aynı şarkıyı kahkahalar eşliğinde yine söylüyordu.


- Atmıııış! - Yetmiiiiiş!


Yalnız bir de o günün akşamında, isimlerimiz verilmeden bizim ulusal televizyonların ana haber bültenlerine de çıkmışız biz… Moskova, Ankara’ya nota mı vermiş ne!


Habere göre, şunlara sebepmiş verilen nota:


"Yunanistan’la aramızda yıllardır süregelen “it dalaşı” şimdi de Karadeniz’e sıçradı! Bugün öğlen saatlerinde sarhoş iki Türk balıkçısı, Rus karasularını ihlâl etti. Ancak teknelerinin anlaşılamaz bir süratte olduğu bildirilen bu kişiler, yakalanamadı. Balıkçıların Rus askerlerine yaptığı ve bugüne kadar eşi benzeri görülmemiş el kol hareketleri ise uluslararası bir krize sebep oldu. Moskova, bu durumdan doğan rahatsızlığını Ankara’ya iletti.”


Yazan: Murat Akyol

Editör: Tolga Ziyagil

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube