RUHUMU KAÇA SATAYIM?


Henüz üniversite öğrencisi olduğum şeker günlerde, mezuniyetten bahsedildiğinde “Ruhumu şeytana satmaya hazırım, yeter ki fiyatta anlaşalım,” derdim. Okuduğum bölüm Halkla İlişkiler ve Tanıtım olunca bir yerde doğal tabii. Taş kalplilik ya da soğuk ciddiyetten bahsetmiyorum, aslında tavrım tamamen realistti. Çalışma hayatına giren herkes, eğer işi elinde kalsın istiyorsa bazı tavizler vermek zorunda. Kimi zaman çalışma arkadaşlarınızın saçmalıklarına katlanıyorsunuz, kimi zaman yöneticinizin kaprislerine. Ya da mesai saatiniz bittikten sonra çalışmaya. İlanda gördüğünüz ‘esnek çalışma saatleri’ her zaman ‘İşten geç çıkarsın, sabah erken gelirsin, hafta sonu da çalışırsın ama iki saat izin almak istersen kovulursun’ anlamına geldiğinden, bir nevi yasal köleliğe razı oluyorsunuz. Genç ve dinamikken karşı çıkmak kolay oluyor ama ailenizin size ihtiyacı varsa ya da kendi ailenizi kurmuşsanız, istifanızı sunmak o kadar basit görülemiyor. Kısacası ruhunuzu önünde sonunda satıyorsunuz. Ama şeytana ama müdürünüze, her şekilde prensiplerinizden vazgeçmeniz iş hayatının mütemmim cüzü. Bu gerçeği daha öğrenciyken kabul etmiştim etmesine de vakit gelip de hayata atılınca ruhumun o kadar değersiz olmadığına karar verdim. Eğer şeytana satacaksam iyi para etmeliydi. Karşılığı para olmasa bile sosyal statü, güvenlik, boş zaman, sağlık hizmetleri, bireysel tatmin gibi kolay ulaşılamayan faktörler olmalıydı. Çevremde başarılı örnek göremediğimden, ruhum ilk sigortalı işimde çalıştığım süre boyunca benimle kaldı. Kobi diyeceğimiz ölçekte ancak potansiyeli olan ufak bir aile şirketinde çalışıyordum. Patronumuz işkolik ve paranoyak olduğundan diğer arkadaşlarla birbirimizi idare eder, açıklarımızı kapatırdık. Bir kişi hariç. Hep merak etmişimdir, haftanın altı günü, günde 12 saat çalıştığın iş yerinde herkesin nefretini toplamanın ve yalnız bırakılmanın karşılığı olarak daha fazla maaş almak yeterli miydi? Bugünün parasıyla 200 lira bile etmeyecek bir tutardan bahsediyoruz. Firma büyüyüp anonim şirket olsa bile bütün üst kademe yönetimin aile bireylerine verileceği, olup olabileceğin tek şeyin göstermelik bir unvandan ibaret kalacağını bilmek hiç mi moralini bozmamıştı? Hayır, benim ruhum o kadar ucuz değildi. O yüzden ispiyonculuk yapmam istendiğinde “Benden bu kadar, yarışmacı arkadaşlara başarılar dilerim,” deyip istifamı verdim. İlk işimden ayrıldıktan sonrası mutlu son. Şaka şaka, ne mutlu sonu, iki ay evde oturduktan sonra başka iş. Bu kez kurumsal bir şirkette çalışıyorum, tüm Türkiye’ye yayılmış hatta yurtdışına. Çok şanslı olduğumu düşünüyorum işi kaparak. Herkes bana özeniyor. Dizilerdeki plaza hayatı gibi ortam, takım elbiseli, tertemiz tıraşlı adamlar, şık giyimli, bakımlı saçlı kadınlar. Söylememe gerek yoktur, bütün personel lisans ya da yüksek lisans mezunu. Zannediyorum ki ruhumu satmama gerek yok, buradan emekli olurum. Yokmuş öyle bir dünya, elit görüntünün altı kenar mahalleymiş meğer. Dedikodu, iftira, insan kullanma, alçak sürünme, ne ararsanız var. Bir düşündüm, araziye uyum sağlasam nasıl olur? O zamanlar ortam bugünkü kadar kurtlar sofrası değil ama teğet geçen bir kriz yaşanıyor. Maaşlara zam yok, terfiler durdurulmuş, işini iyi yapmak yetmiyor, sürekli yeni görevlerle boğuşuyorsun vs. vs. İşten çıkarmalar almış yürümüş; domuz gribi oluruz, apandisimiz patlar, anamız-bacımız ameliyat olur diye ödümüz kopuyor. Ölseler cenazelerine gidemeyiz. Kaza geçirip bir yerimizi kırsak raporumuz bitmeden kapının önünde bulacağız kendimizi. Böyle ortamlarda kendimi iyi göstermek için çalışma arkadaşlarımı satsam ne olur satmasam ne olur? Elime geçecek bir şey olmadığı gibi öz saygımı da kaybedeceğim. İşleri oluruna bıraktım, elimden gelenin en iyisi yaparken mesafemi korudum. Bölge müdür yardımcısı, şube müdürü, bölüm yöneticisi tarafından uygulanan mobbingi anlatarak kafanızı şişirmeyeceğim. Bölüm arkadaşım gelinlik modeli bakıp işleri sallarken, hatta üstüm olan kişi masalarımız karşılıklı olduğu halde başkasının hatasını ben yapmışım gibi şikâyet ettiğinde bile salon kadını çizgimi bozmadım. Sonra ne oldu, “Gel sen istifa et, biz seni kovmayalım, sana kötü referans olmayız, tazminatını da veririz,” dediler. Ben de pılımı pırtımı toplayıp çıktım haliyle. Peki arkamdan teneke çalanlar ne oldu? Biri daha süt iznindeyken istifaya zorlandı, diğeri firma Türkiye pazarından çekilmeye karar verdiğinde ortada kaldı. Ruhumu satmamakla ne kadar doğru bir karar verdiğimi görmüş oldum böylece. Sadece birkaç yıl daha maaş almak için değmezdi kesinlikle. Hiç pişman değilim. Hatta iyi bile oldu, istifamı verdikten sonra bebek haberini aldık, böylece hamileliğimi o stresli ortamda geçirmek ve doğum iznindeyken kovulur muyum acaba diye düşünmek zorunda kalmadım. Bugünkü ortamda yaşam şartlarınız açlık sınırının üstünde olsun istiyorsanız evinizin kadını, çocuğunuzun anası olamazsınız. Ben de doğum sonrasını atlattıktan sonra yeşil sahalara döndüm. Bu kez şanslıydım, yine bir kobi ve aile şirketiydi ama bu kez ruhumu satmama gerek yoktu. Kendi rızamla yabancı sektöre balıklama dalıp yedi yıl boyunca canla başla çalıştım. Bazı sağlık sorunları nedeniyle yeniden ev hanımlığına geçtiğimde tükenmiş ruh halime rağmen aklım işte kalmıştı. Dikkatli baktığınız zaman ruhunuzu çok basit sebepler için bile satabilirsiniz. Instagram’da ya da Twitter’da takipçi için mesela. Zekâ seviyenizi sorgulattıracak düzeyde konuşmanız, cinsel açlıktan muzdarip kesimin ilgisini çekecek dekolteli fotoğraflar paylaşmanız, buram buram cehalet kokan paylaşımlar yapmanız yeterli. Sonra bir bakmışsınız takipçi sayınız 1M olmuş, viraller, reklamlar, sponsorlar gelmiş. Kimse kusura bakmasın ama hiçbir giyim ya da makyaj firmasının vereceği hediyeler ya da çekler rezil olduğuma değmez. Ailem var benim, anneme-babama ağzımı yaya yaya “Aşkooo” dediğim videoları nasıl izlettiririm? Ya oğlum? Çok değil, üç-beş yıl sonra internet kullanmaya başladığında (ki instagram hesabı var. Sadece tavşan ve çinçilla resimlerine baksa da kullanıyor.) “Annem bu kadar aptal mı yani?” demesine nasıl izin veririm? O estetik yoksunu nüde fotoğraflar ve ruh hastalıklarını çağrıştıran kahkahalar internette sonsuza kadar kalacak. Her şeyi bırakıp ortadan kaybolsanız bile zaman zaman gazete ve dergilerin tıklanma sayısını arttırmak için hazırladığı “Bir zamanların fenomenleri şimdi ne yapıyor?” haberlerine konu olacaksınız. Değer mi para ya da ün için kendinizi bu hale düşürmeye? Üniversiteden mezun olduğum 2003 yılından beri ruhumu satmak için isteyeceğim bedelin ne olacağını düşünüyorum. Kendi keyfim için satamayacağıma karar verdim. Daha fazla para, daha fazla güzellik, daha fazla sağlık, daha yüksek statü… Değmez. Ruhumu sadece oğlum üzerinden satabilirim sanırım. Kayıtsız şartsız ödenecek sağlık ihtiyaçları ve üst kalite eğitim giderleri gibi. Evet, bu fikre sıcak bakıyorum. Hatta gidip gazeteye Alper Canıgüz misali ilan bile verebilirim. “Ruhumu satıyorum! Sahibinden, az kullanılmış. İyi eğitimli, yabancı dil bilen, sağlıklı, orta yaşta kadın, çocuğunun eğitim ve sağlık giderlerini karşılamak için ruhunu satıyor. İlgilenenler aşağıdaki telefon numarasına başvurarak randevu alabilirler.” Oldu mu? Olmadı. Aman neyse, gidip biraz daha Super Mario oynayayım, satış/pazarlama işlerini sonra düşünürüz. Önemli not: Karantina bana yaramadı.

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube