PUTLAR YIKILIRKEN

En son güncellendiği tarih: Nis 25


Yazar Adı: OSMAN BALCIGİL

Kitap Adı: PUTLAR YIKILIRKEN

Yayın evi: DESTEK YAYINLARI

Basım Yılı: MAYIS 2019 (1. BASIM)

Türü: ROMAN

Sayfa Sayısı: 535


*Osman Balcıgil’in son kitabı “Putlar Yıkılırken”i okudum. Neden? Osman Balcıgil çok okunan yazarlarımızdan, daha önce “Yeşil Mürekkep” adlı Sabahattin Ali romanını okumuştum, sırada “Ela Gözlü Pars Celile” vardı. Ama yazarımızın imza günü olunca ve röportaj yapınca “Putlar Yıkılıyor”a öncelik verdim.


*Osman Balcıgil, 10 Temmuz 1955 İstanbul doğumlu Türk gazeteci, yazar ve televizyoncudur. Ulusal gazete, dergi ve televizyonların haber bölümlerinde muhabir, editör ve yönetici olarak uzun yıllar çalıştı. Bu dönemde yaptığı araştırma, yazdığı yazı ve televizyon programlarıyla pek çok ödüle layık görüldü. Latin Amerika’da yaptığı çalışması 1988 yılında Gazeteciler Cemiyeti tarafından yılın röportajı olarak seçilmesini sağladı. Haberciliğini, siyasal ve sosyal konularda yazdığı araştırma türünde kitaplarına da yansıtan Balcıgil, Sürekli Basın Kartı sahibi. “Ela Gözlü Pars: Celile” adlı romanıyla Nazım Hikmet’i ve ailesini, 2016 yılında yayımlanan “Yeşil Mürekkep” adlı biyografik romanıyla da Sabahattin Ali’nin yaşamını anlattı. Nefesi Tutku Olan Kadın Afife Jale’de Osmanlı’nın ilk Müslüman kadın oyuncusu Afife Jale’yi, İpek Sabahlık’ta Suat Derviş’i anlatırken ‘Karanlık Oda’da Deniz Geçmiş’i anlattı. Putlar Yıkılıyor’da da Nazım Hikmet’i kendisiyle yüzleşirken anlatıyor.


*İkinci Dünya Savaşının acımasızlığı; düşüncesi, sözü ve eylemi olanları alabildiğine ezecektir. Özellikle Nazım ve peşi sıra savrulan iki güzel çocuğu.Dünya yıkılıp yeniden kurulurken, büyük şair ve “iki güzel çocuk”tan yükselen canhıraş çığlık sinirlerinizi bozacak. Nazım Hikmet bazı “putları yıkarken” yeni putlar yaratıyordu. Gün gelecek, yaptığı putlar karşısına birer kabus olarak dikilecekti. Nefes kesen bir dönem romanı. (Arka kapaktan)


*Kitap daha ilk sayfalarda sizi hikayenin içine çekiyor. Abidin Dino, Serteller, Sabahattin Ali gibi tanıdık isimlerle hemen olayların akışına kapılıyorsunuz; onlarla beraber o günleri yaşıyorsunuz. Bilmediğiniz bir şey varsa da dip notlar size yardımcı oluyor.


*Bir bölümde; Resimli Ay Dergisi'nde Zekeriya Bey, Sabiha Hanım Nazım’ın yazıları üzerine konuşmalarını, yazıların hazırlık aşamasını ( dizginin hazırlanması, dizginin baskıya yetiştirilmesi, sayfa düzenlenmesi vb.) okurken aklıma babamın iş yeri Tercüman Gazetesi'ne gittiğim günler (1970’lerin sonu 1980’lerin başı) geldi. O zaman bu anlatılan aşamaları görmüş ve rotatif makinesine hayran kalmıştım. Yüzlerce gazete hızla akıyor, katlanıyor vb.


*Olaylar İstanbul’da geçince bahsedilen mekanların çoğu göz önüne geliyor tabii; Nazım’ın gittiği ‘Filibeli Köfteci’ gibi. Bir anılar noktası. Gençken çok güzeldi, Nazımların döneminin izlerini taşıyordu. Ama son gittiğimde ( 3-4 sene önce) maalesef her açıdan çok bozulmuştu. Ben de gidip o halini göreceğime artık gitmemeye karar verdim; anılarımdaki gibi güzel kalsın istedim.


*Bir bölümde, “İçinde bulundukları 1930 yılında bile, eline tek bir kitap alıp sayfalarını çevirmemiş olanların sayısı ne yazık ki ezici çoğunluktaydı.” Deniliyor. Okuryazarlık oranı 1935'de yüzde 20,4'e; 2008 yılında ise yüzde 85.71'e ulaştı. İstatistikler böyle diyor ama bu sadece okuma yazma bilinmesinin oranları ama bir şeyi bilmek demek onu yapıyoruz demek anlamına gelmiyor. Yani her okuma yazma bilen eline kitap alıp okumuyor. Aynı o günlerdeki gibi.


*Bir bölümde evde broşür ve dergi basımı için teksir makinesinden bahsediyordu. O anda burnuma ispirto kokusu doldu. Biz ortaokul-lisedeyken sınav kağıtları teksir makinesinde basılıyordu. Sınav sabahı farklı sınıftan öğrenci bu sınav kağıtlarını basıyordu. Sıra bana geldiği zaman hasta olurdum, koku alerjimden. Okuyunca bir an o günler aklıma geldi.


* Kitapta ilgimi çeken bir konuda; basılan dergi ve Nazım’ın kitaplarını çok yakını, yardımcısı olan gençler para verip bayiden, kitapçıdan alıyorlar. Ne dergiyi bedavaya okuyorlar, ne de Nazım’dan istiyorlar. Bedavacılık, beleşçilik yok yani, emeğe saygı…


* Kitap Nazım Hikmet ve partililer, yasaklılar, arananlar olunca aklım başka bir şeye takıldı. “Yasak caziptir” demişler. İktidar Nazım ve arkadaşları ile bu kadar uğraşmasa, Nazım’ın yazdığı her kitapta, satırda bir şeyler arayıp, her yazdığını yasaklamasa acaba Nazım sadece yeteneği ile bu kadar ünlü olabilir miydi? Tabii yasalara saygımız sonsuz, yasadışı yapılanları onaylamıyoruz. Ama bir diğer açıdan bakmaya çalışıyorum. O dönemde yerli, yabancı birçok edebiyatçı var; yaşadıkları dönemde ünlü olmamış, kitlelerce tanınmamış. Nazım mutlaka yeteneği, yazdıkları ile öne çıkardı ama bu kadar kısa sürede ünü dünyaya yayılır mıydı? Başka bir bakış açısı da Nazım bugün bile herkesçe tanınıyor, ama ya onu yasaklayanlar, onunla polemiğe girenler?


*Tarafsız olarak sadece olaylara dışarıdan bakan biri gibi düşünmeye çalışıyorum ki sonradan zaman geçince kahramanımız Ömer de bana yakın düşünceler içinde oluyor. Nazım ve arkadaşları Emperyalizme ve Amerika’ya karşılar ( tabii en doğal hakları sorun yok). Karşı tarafta olanları da ‘Amerikan uşaklığı, emperyalist maşası’ olmakla suçluyorlar. Ama kendileri de devamlı Sovyetlerle irtibat halindeler, “Komintern”den emir alıyorlar, parti içi demokrasi yok. O zaman karşı taraftan ne farkları kalıyor?


*Diğer Balcıgil kitapları gibi elinizden bırakamadan okunan, günlük dille yazılmış, dönem ayrıntılarına, mekan / lojistik gerçekliğine sadık kalarak, tüm duyguları içeren kurgusuyla nefes kesen bir dönem romanı.


*Kitabın tamamı olmasa bile çoğunluğunu paylaşmak isterdim ama sadece birkaç alıntı ile yetineceğiz:


+Sağında kalan Vilayet Binası’na, her zaman yaptığı gibi, geçmişin izleini sürüyormuş gibi baktı. İttihat ve Terakki Fırkasının silahşorlarından Yakup Cemil, Nazım Paşa’yı, işte bu binada katletmişti. Sonra Binbaşı Enver’le birlikte Sadrazam Kamil Paşa’nın makamını basmışlar, silah zoruyla istifaya zorlamışlardı.


+Sertel çifti eğitimlerini ABD’de tamamlamışlardı. Zekeriya Bey üniversite eğitimini basın yayın üzerine yapmış, Sabiha Hanım sosyoloji okumuştu. Ülkelerini birinci lige taşımaya çalışan, hukuk, adalet, özgürlük gibi kavramları alabildiğine önemseyen aydınlardı.


+Köylüler, gittikleri yere köylerini de götürür. Kentliler, yeni yerler ve yeni lezzetler keşfetmeyi sever.


+Sadece Doyle’un çeviri kitapları değil, Sherlock Holmes’un Türk versiyonu olan Amanvermez Avni de Osmanlı okurlarından tam not almıştı.


+”835 Satır’daki çağrın üzerine, göğsümüzün kafesinden yüreğimizi çıkartmış, senin yüreğinin yanına, güneşten düşen ateşe fırlatmıştık ağabey”


+Kapitalizm, çıkarlarına denk düşmediğinde, kendi veremli kızının kurtarılmasına bile izin vermeyecek kadar aşağılık bir düzendi.


+”Parti meseleleri böyledir. Sanki dostlar, arkadaşlar, yoldaşlar arasında gibisinizdir. Öte yandan, adice sahneye konulan son derece iğrenç bir oyundur partili olmak. Neden böyledir bilmem. Belki doğasında var.”


Editör: Ayşegül Demir Alhan


© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube