POLİSİYENİN MATEMATİĞİ


İlkokulda tembel tenekenin tekiydim, ortaokulda da öyleydim. Lisede de çift dikiş ilerlemeye devam ettim. Ama her ne olduysa uyuşuk beynime, beni dört yılda üniversiteden mezun etti, önceki yıllardan özür dilercesine. Hem de mühendis olarak. Neden öyleydim, sonradan zihnim nasıl oldu da açıldı, bunlar hakkında en ufak bir fikrim yok. Öyle olması gerekiyormuş, öyle olmuş. 


Babam karne notlarıma bakar, şansımı bir de böyle deneyeyim der, "sportoto" oynardı. Karnemde de zaten ağırlıklı 0-1-2 rakamları olurdu. Karnemde 2 fazla olduğu sezonlar kızardı, deplasman takımları bir haftada en fazla iki ya da üç maç kazanabilirlermiş.


Şimdi gene aynı mı bilmiyorum, beraberlik için 0, ev sahibi için 1, deplasman takımı için 2 yazılırdı sportoto kolonlarına. Karnemde tek tük de olsa 3 olabiliyordu. Ama öğrenim hayatım boyunca gururla söyleyebilirim, beden eğitimden, en yüksek not 5’se 5, 10’sa 10, 100’se 100 alırdım. 


Babam eve gelen misafirlere devamlı, “Bizim ortanca oğlanın kafası matematiğe basmaz” derdi (sanki kendisininki sportotoya çok basıyormuş gibi). Haklıydı ama hakikaten matematiğe kafam basmaz. Hala basit işlemlerde gizli-açık parmaklarımı kullanırım. İlkokul dördüncü sınıf öğrencisi bir havuz problemini şıkır şıkır çözünce ağzım açık seyrederim. 


Haklı olarak, “Peki, nasıl mühendis oldunuz?” diyebilirsiniz. 

“Burası Türkiye” diye sorunuzu cevaplayabilirim ama gerçek şudur: Hayır; Roma İmparatoru gibi, Veni, vidi, vici demeyeceğim, geldim, gördüm, yendim gibi iddialı değilim, onun benzeri, okudum-öğrendim-geçtim olayı yaşamadım. Kurnazlıklar yaptım. Evet, itiraf ediyorum, öğrenmek yerine ders geçmenin yöntemlerine kafa yordum. Vizelerde soruların nasıl ve nereden geleceğine yönelik gardımı alırdım. Nasıl mı? Değişik metotları vardı. Ya önceden çıkmış sorulara bakardım, bir-iki gecemi buna ayırıp, ya da o dersin hocasını gözlemlerdim. Ne gibi sorular sorabileceğini %60-70 tahmin ederdim, ya da genelin yaptığını yapar kopya çekerdim. Hani öyle sütten çıkmış ak kaşık değiliz. Eğer çok kıl bir ders ve bir o kadar da kıl bir hocası varsa o dersin, paraya kıyar, zeki bir öğrenciye yemek ısmarlar, o akşam onu iki saat dinlerdim. En akıllı metot buydu, harçlığım eksilse de arkadaştan dinlediğimde olayı kavrıyorum. Bizim zamanımızda saatlik ders veren sivri zekâlı öğrenciler bulunmazdı. Akıl mı edemezlerdi, etik mi bulmazlardı? Öyle kaldırımlarda ağaç gövdelerine tutturulmuş ‘ODTÜ mezunundan, matematik dersi verilir’ türü kâğıtlar görmezdik. Belki büyük kentlerde oluyordur, bilmiyorum. 


Lafı uzattığımın farkındayım. Nereye varmak istiyorum? Bunların yazının başlığı ‘polisiyenin matematiği’ ile ne ilgisi var demekle haklı olabilirsiniz, ama kendi adıma, polisiye yazmaya başladığımda matematiğin ve kurnazlığın önemini kavradım. Birçok polisiye yazarı kurnazlık yapıyor, değişik yöntemler kullanıyordu, okuyucuyu ters köşe yapmak için kafa yormalar... Bunun için de işin matematiğini öğrenmek şarttı. Yani iyi bir polisiye için matematik biliminden istifade etmenin önemi ortadaydı. 


Polisiye yazıyorsanız, metnin bir yerinde küçük bir hata yaptığınızda tüm kitap etkileniyor, ayıklamaya kalkıştığınızda işiniz zahmetin ötesinde bir uğraşa dönüşüyor, düzelteyim derken çorba ediyordunuz. Tabii asabınızın bozulması cabası. Hatalı metni ayıklamak yerine yeni bir polisiye yazmaya girişmek daha mantıklı olabiliyordu. 

Polisiye yazmak çok farklıydı, film yönetmenleri gibi sahnelerin matematiği yapılmalı hem olay örgüsü hem de anlatım bir matematiğe dayanmalıydı. 


Yani okuyuculara heyecan dalgaları yaşatacak, sürükleyici bir olay örgüsü oluşturmak için hesap kitap yapılmalı, polisiye roman tekniği kullanılmalıydı. 

Ama kafama takılan; okuduğum hemen hemen tüm polisiyelerde neden insani gerçekler yoktu? 

Polisiye romanlarındaki alt karakterler olay örgüsünün figüranlarıydı, senaryolaştırılıp filmi çekilmişse adına “aksiyon” deniyor, filmde yüzlerce figüran kurşunları yiyip, patır patır yere yığılıyor, iyi, kötüleri alt etmiş oluyordu. Bu bana aptalca geliyordu. Ekmek parası için, iyi kötü ayrımı yapmadan -ki mafyanın iyisi, kötüsü mü olur- herhangi bir mafya liderinin fedailiğini yapan gencecik insanlardı. Sinemada John Wick’in öldürdüğü bu insanları saymaya aritmetiğim elvermeyebilirdi ama o figüranların birer insan olduğunun farkındaydım, öldürerek ilerleme oyunlarındaki robot gibi davranılıyordu onlara. 

Kitap bittiğinde ya da sinema dağıldığında aklımızda onlar değil, sadece olaylar kalıyordu. 

Onların insan olduklarını hatırlatmak için kolları sıvadım. Aklım sıra o tür filmlere gönderme veya eleştiri yapacak (dikkate alınacakmışım gibi), bu ezberi bozacaktım. Oturdum bir polisiye yazdım, fedailerin de birer insan olduklarının işlendiği. Bu ilk romanımdı. 


Ancak o polisiyenin bir matematiği yoktu. Matematiği olmadığı için de tutmadı. O süreçte şunu öğrenmiştim; polisiye, ‘bir sürü şey üstüne düşünmeye’ zorluyordu insanı. 

O nedenle, kendimce bir yol tutturup farklı bir anlayış ve tutumla başka bir roman yazdım. Hiç kimse o romana polisiye diyemedi, diyemezlerdi, çünkü içinde ne bir güvenlik görevlisi ne dedektif vardı. Fakat romanın başkahramanı olan şaşkın, sıradan, ezik tip katilin izini sürüyordu, klişe birazcık bozulmuştu. Okuyucular, içerisinde değişik aşklar bulunmasına rağmen buna ne aşk romanı ne de felsefi, psikolojik roman diyebildiler. 


Ezber bozulmuştu bozulmaya ama tuzağa düşen kendim olmuştum, çünkü son yüz sayfası itibariyle tam bir polisiye koşturmasıyla sayfalar çevriliyordu. 

“Düşünce romanı” dediğim kitap birdenbire polisiye olmuştu. Mücadeleyi polisiye kazanmıştı, yani o kitap beni POLİSİYE tuzağına çekmişti. 

Katili okuyucuya kitap sonuna dek yakalatmamak için cambazlıklar yapmak iyi mi oldu bilmiyorum ama anladım ki matematik güzel bir bilim dalıymış 😊😉)  


Yazan: Abdullah Küçük

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube