© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

OSMAN BALCIGİL İLE SÖYLEŞİ


-Osman Balcıgil’in kaleminden, Osman Balcıgil kimdir?


İstanbul’da doğdum. İktisat okudum. Mesleğimi hiç yapmadım. Kendimi bildim bileli yayıncılıkla, gazetecilik ve televizyonculukla, yazarlıkla uğraşıyorum.


-Okuma merakınız nasıl başladı?


Babaannemin teşvikiyle başladı. Birlikte okurduk. Milli Eğitim Bakanlığı klasiklerini ortaokul yıllarımda okumaya başladığımı hatırlıyorum. Ortaokulda ve lisede iyi bir polisiye roman okuyucusuydum. Macera kitaplarını tutku derecesinde severdim.


-Gazeteci olmaya nasıl karar verdiniz?


12 Eylül öncesinde bir yayınevini yönetiyordum. Siyasi bir dergi çıkartıyorduk. Bunun yanı sıra Cumhuriyet Gazetesi'ne yazılar yazıyordum. Cumhuriyet Dergi için röportajlar yapıyordum. Bu süre zarfında beş tane araştırma kitabım yayınlandı. Bir süre Cumhuriyet Gazetesi için İngiltere’de çalıştım. Dönünce ana akım medyaya geçtim. Hürriyet Gazetesi’nde çalışmaya başladım. Hürriyet’tin bütün yayınlarında yazılar yazdım, araştırmalarım, dizi yazılarım yayınlandı.


-Gazetecilikten televizyona geçiş nasıl oldu?


Özel televizyonculuk ufukta görünmeye başlamıştı. Hürriyet Gazetesi “Hürriyet Production” diye bir şirket kurdu. Bu şirket vasıtasıyla özel televizyonlar için programlar hazırlamaya başladık. Kanal 6, Show TV gibi televizyonlara programlar yaptık. Sonra Hürriyet gazetesi ve Show TV ortak oldular. Bana Show’un haber merkezini kurma görevi verildi. Burada bir de “Baş Sayfa” isimli program yaptım. O günlerin en çok reyting yapan programı oldu. Başka programlar da hazırladım. Ardından ATV’de Haber programları genel koordinatörlüğü yaptım. Sabah Kuşağı ve ünlü yazarların programlarının yanı sıra “41 Dakika” adında bir de program hazırladım. O da çok reyting yapan bir program oldu. Böyle olunca Star TV’den Haber Müdürü olarak davet aldım. Orada Haber Müdürlüğü’nün yanında "Osman Balcıgil ile Gece Hattı"nı birkaç yıl boyunca her gece yaptım. Aynı zamanda bir süre "Kırmızı Koltuk" programını da sundum. Ardından Kanal 6 ve HBB’de Haber Daire Başkanlıkları yaptım. HBB’de uzunca bir süre “Ana Haber Bülteni”ni hazırladım ve sundum, tartışma programları yönettim.


-Gazetecilik, televizyon ve yazarlık birbirine bağlı meslekler ama bunlar çocukluk hayaliniz miydi? Çocukken hangi mesleği yapmak istiyordunuz?


Bütün çocuklar gibi polis de itfaiyeci de olmak istedim. Yayıncılık yapmak “yazı işleri”nin içinde olmaktı. Sanıyorum bu imkanı iyi değerlendirdim. Ama gazetecilik yaptığım yıllarda roman yazmak istediğimi hatırlıyorum. Bir türlü vakit olmuyordu. Gazetecilik insanın bütün zamanını alan bir meslek, başka bir iş yapmaya izin vermiyor. Televizyonculuk artık bana göre olmaktan çıkınca, roman yazmak için önümde bir engel kalmamış oldu.


- 1977-2000 yılları arasında o dönemde yaptığı araştırma, yazı ve televizyon programlarıyla pek çok ödüle layık görülmüşken, Latin Amerika’da yaptığınız çalışma 1988 yılında Gazeteciler Cemiyeti tarafından yılın röportajı olarak seçilmişken neden birden bunları öldürdünüz?


Aslına bakılırsa, ben mesleğimi öldürmedim. O beni öldürdü! Mesleğimde süratle yükselmiş, yapılabilecek en önemli işleri, görevleri üstlenmiştim. Daha ötesi yoktu. Öte yandan böyle devam edebilirdim kuşkusuz. Buna Türkiye’nin siyasi çalkantıları elvermedi. Ben gazeteciliği Hürriyet Gazetesi’nde öğrenmiş, Çetin Emeç’in rahle-i tedrisatından geçmiş bir gazeteciydim. Bizim gazetecilik anlayışımızda “patronların tarif ettiği gazeteyi yapmak” yazmıyordu. Biz gazeteciliği “bir toplumsal sorumluluk” olarak yapıyorduk. Sonraki yıllarda bu anlayış yürürlükten kalktı. Siyasal iktidar el değiştirdi, beraberinde sermaye el değiştirdi, bu da medyanın el değiştirmesi anlamına geldi. Yeni medya düzeninde benim gibi meslek erbaplarına değil, her ne pahasına olursa olsun patronları ve siyasal iktidarı yüceltmekle görevli “silahşörler”e ihtiyaç vardı. Bana düşen pılımı pırtımı toplayıp evimdeki masama sığınmaktı. Ben de öyle yaptım.


-Makale, araştırma yazıları derken roman yazmaya nasıl karar verdiniz?


Dediğim gibi, çok iyi bir roman okuyucusuydum. Hayatımın her döneminde böyle oldu. Gazetecilik ve televizyonculuğu daha çok "siyasal ve toplumsal” konularda yapmıştım. Kitaplar da yazdığım için uzun metinler kaleme alma deneyimim vardı. Araştırmacılığıma zaten güveniyordum. Böyle olunca kendimi denemeye karar verdim. Öte yandan, önümde Hemingway, Marquez, Orwell gibi dünya kadar gazetecilikten romancılığa geçmiş ve başarılı olmuş örnek vardı. İlk olarak Ters Kanatlı Şahin’i yazdım. Beğenildi. Sonra gerisi geldi.


- Romanlarınızın ne kadarı gerçek, ne kadarı kurgu?


Bu biraz hangi türde yazdığıma bağlı oluyor. Biyografik romanlarda, kahramana ve dönemine tümüyle sadık kalıyorum. Çok gerekiyorsa, etraflarına bazı karakterler koyuyorum, romanların renklenmesini onlar vasıtasıyla sağlıyorum. Onun dışında ne kahramanla, ne dönemle en ufak bir oynamaya gitmiyorum. Aksi doğru olmazdı zaten. Yaşamış birinden, birilerinden söz ediyoruz. Kurmaca karakterlerden değil.


- Romanlarınız için araştırma yaparken nelerden yararlanıyorsunuz? Nasıl araştırma yapıyorsunuz?


Her şeyden yararlanıyorum. Öncelikle okunmamış hiçbir şey, gidilmemiş hiçbir yer bırakmıyorum. Sonra bana faydalı olacağını düşündüğüm akademik çalışmaları okuyorum. Moda ve müzik dergileri, geçmişteki hava durumları raporları da dahil olmak üzere yazılı çizili her türlü materyalden yararlanıyorum. Kütüphanelerde bulunabilecek eserler için kütüphanelere gidiyorum, müzeleri geziyorum. Eksik, gedik bırakmamak için azami çabayı gösteriyorum.


- Bir tarafta Mason Locasında Aşk ve Kılıç, Bilginin Efendisi, Zerdüşt’ün Sırrı, 53. Risale gibi din tarihi içerikli romanlar; diğer tarafta Sabahattin Ali, Suat Derviş, Nazım Hikmet gibi edebiyat tarihi konulu kitaplar. Hangisini araştırmak daha ilgi çekici?


Aslına bakarsanız her ikisi de. Birinde milattan öncelere kadar gidebilme şansını yakalıyorsunuz ötekinde yakın sayılabilecek son yüz yıl üzerinde at koşturuyorsunuz. Özel olarak İttihat ve Terakki gibi konulara merakım var. Siyasal tarih ilgimi çekiyor. Sanat tarihi, Ortaçağ Tarihi gibi konulara özel ilgim var. Ezoterizm gibi konularda da çalışmalar yaptım. Bütün bu alanların açtığı ufuklara da seyahat edebiliyorum.


- Sabahattin Ali, Suat Derviş, Nazım Hikmet, Celile, Afife Jale gibi isimleri nasıl belirliyorsunuz?


Ben hakkı yenmiş, horlanmış insanlar üzerine çalışmayı daha çok seviyorum. Yaşadığı dönemde el üstünde taşınmış, oturtulacak yer bulunamamış olan “yetenek”ler çok da fazla ilgimi çekmiyor. Onlar nasıl olsa kendilerini pürüzsüz bir şekilde ifade etmişler ve etmeyi de sürdürüyorlar. Üzerine yazdığım insanlara baktığınızda, hepsinin gerçekten büyük yetenekler ve beraberinde büyük fedakarlıklar yapmış insanlar olduklarını görürsünüz.


-Bu isimler edebiyatımızda iz bırakmış ama bir dönem üzeri örtülmüş isimler. Bu isimleri seçme sebebiniz nedir?


Size Suat Derviş’ten örnek vereyim. Bu değerli kadın çok iyi eğitim görmüş ve çok genç yaşta Bab-ı Ali’de kendisine yer edinmiş. Düşünebiliyor musunuz daha yirmili yaşlarının başında erkek egemen bir toplumda, Bab-ı Ali gibi bir yerde bir gazetenin “kadın sayfası”nı hazırlıyor, editörlüğünü yapıyorsunuz. Bu arada yine yirmili yaşlarınızın başlarında yazmaya başladığınız romanlar o günün öteki romanlarıyla karşılaştırıldığında birer şaheser. İlerleyen yıllarda Almanya’ya gidiyorsunuz, Almanlar’ın en çok sevdiği gazetecilerden biri haline geliyorsunuz... Almancanız o kadar kuvvetli ki sizi Alman’dan ayıramıyorlar... Fransa’ya gidiyorsunuz, romanlarınızı Fransızca yazıyorsunuz… Bunun ne zor bir iş olduğunu, özellikle o dönemin erkek egemen dünyasında ne kadar önemli bir öne çıkış olduğunu görmemek için kör olmak gerekiyor. Suat Hanım ciddi bir entelektüel. Ülkesinin ve dünyanın nereye doğru gitmekte olduğunu görüyor ve düşüncelerini toplumla paylaşmaya çalışıyor. Bu esnada yükselmekte olan bir faşizm tehlikesi var. Tam da ondan beklendiği gibi anti faşist bir davranış sergiliyor. Birkaç evlilik yaptıktan sonra evlendiği Reşat Fuat Baraner Türkiye Komünist Partisi’nin genel sekreteri. SSCB’ye dair bir kaç tane yazı yazdıktan ve bu evliliği yaptıktan sonra, Suat Derviş’in üzeri siyasal iktidar tarafından çiziliyor. Bir manada bir çukur kazılıyor ve bu değerli kadınımız yerin dibine gömülüyor. Sonraki siyasal iktidarların hiçbiri de onu görmeye yanaşmıyor. Bu büyük bir haksızlık. Suat Hanım Türk Edebiyatı’na “Fosforlu Cevriye” gibi önemli bir romanı kazandırdı. Demek istediğim, ben kahramanlarımı yaşarken taltif edilmiş, pohpohlanmış, önü açılmış olanlardan değil, bilerek ve isteyerek derinlere gömülmüş olanlardan seçmeye çalışıyorum.


-Sadece edebiyatta değil diğer sanat dallarında da üzeri örtülen çok isim var. Siyasetin sanata bulaşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?


Siyasetin sanata sadece destek olması gerekiyor. Bunu da tarafsız biçimde yapması lazım. Kuşkusuz bazı sanat dalları ancak devletin desteğinde gelişebiliyor. Bazı sanat dalları popüler olamadıkları için kazançlarıyla kendilerini sürdüremiyorlar. Bu durumda siyaset kurumunun, devletin imkanlarının önünü açmasında yarar var. Ama bizde böyle olmuyor. Siyasi iktidarlar para musluklarını sadece kendisini destekleyenlere açıyor, ötekileri yok etmek için çaba gösteriyor. Umarım ve dilerim Türkiye en kısa zamanda, dünyanın nereye gitmekte olduğunu ve Türkiye’nin pek çok başka konuda olduğu gibi “sanat” konusunda da çok yanlış politikalar izlemekte olduğunu anlayabilecek siyasal iktidarlar tarafından yönetilebilsin.


-Din tarihi olsa da, biyografi olsa da konular okur için özel ilgi alanına giriyor, ama yazım şekliniz çok kolay okunan, her okurun rahatlıkla okuyabileceği gibi. Bunu nasıl başarıyorsunuz?


Bütün hayatımız boyunca okuyabileceğimiz kitap sayısı iki ya da üç bini geçmez. Buna karşılık milyonlarca kitap okunmak için bizi bekliyor. Beni, diş çektirir gibi okumak zorunda bırakan kitaplardan haz etmiyorum. Ne anlatırsak anlatalım, bunu bin ayrı biçimde anlatma imkanımız varken, neden en kötüsünü seçelim? Anlaşılır yazmak zor bir iş değil. Kelimelere, cümlelere, paragraflara “göbek attırmaya” çalışmayın, bunu okurlara “sanatmış gibi” yutturmanın hayalini kurmaya çalışmayın yeter. Atraksiyon sirkte olur. Bazı okurlarım anlaşılır yazıyor olmamdan hareketle “Bunu nasıl yapıyorsun?” diye soruyorlar. Bunun için çaba sarfediyorum. Yazdıklarımı okuyucu gözüyle tekrar okuyor, nerede zorlanabileceklerini hesaplamaya çalışıyorum. Başarıyı “atraksiyon”da değil “hikaye”de arıyorum. Bu söylediklerimden “sanata burun kıvırdığım” anlamı çıkmasın. Esasen söylemeye çalıştığım tam tersidir.


-Daha önce araştırma yazdınız, sonra roman, Karanlık Oda içinse deneme diyorsunuz. Farklı bir tür daha yazmayı düşünür müsünüz?


Yakın zamanda bitirmeye çalıştığım bir hikaye kitabım var. Sanıyorum Eylül gibi yayınlanır. Üzerinde çalışmadığım bir alandı. Zaman zaman aklıma roman boyutlarına ulaşmayacak “hoş” konular geliyor, bir kenara not alıyordum. Bu yaz onlar üzerinde çalışıyorum. Hem biraz dinlenme gibi de oluyor. Eylül gibi yeni bir romana başlamadan önce enerji depoluyorum.


-Yazmanız için özel bir ortama ihtiyacınız var mı? Nasıl yazıyorsunuz?


Hiçbir özel ortama ihtiyacım yok. Ben gazetecilikten geliyorum. Bir salonda elli tane insan bağrışırken, daktilolar tıkırdarken, telsizler, fakslar durmazken, ben çalışıp yazılarımı yetiştirmek durumundaydım. Aynı ortamlarda editörlük yaptım. Bu nedenle dünya yıkılıyor olsa rahatsız olmam. Her ortamda çalışırım.


- Yazamadığınız, tıkandığınız zaman bu süreci nasıl aşıyorsunuz?


Anlamadığım mevzulardan biri de bu. Neden tıkanayım? Yazacağım her neyse başlamadan evvel “mükemmel” olduğunu düşündüğüm bir plan hazırlıyorum. Yazmaya başlıyorum. Sonra bu plan kuşkusuz yüz kere değişiyor ama bütün bu yön değiştirmeler “tıkanma” değil, daha iyi yollar bulma çabası. Tıkanma sanıyorum “sanatçı”larda oluyor. Ben kendimi “sanatçı” değil “zanaatkar” olarak tanımlıyorum. Tam karşılığı, ağır işçi.


- Yazarken en çok zorlandığınız kitabınız hangisi?


Dante’nin İstanbul Cehennemi’ni kolay yazdığımı söylersem doğru olmaz. Dante baştan itibaren okumakta zorlandığım bir yazardı. İlahi Komedya’ya defalarca başladım, bitiremedim… Sonra Dante’nin İstanbul Cehennemi’ni yazmaya karar verince bu kitabı ve ezoterizme dair dünya kadar çalışmayı didik didik okumak zorunda kaldım. Epey ter döktüğümü hatırlıyorum.


- Sizce yazar olmak için ne lazım; çalışma, gözlem, araştırma, birikim vb. şeyler mi, yoksa yetenek yeterli mi?


Yetenek olduğunu nasıl anlayacağız? Önce onu bir çalışırken görmemiz, ortaya bir şeyler koyduğuna tanık olmamız lazım. Öyle değil mi? Bana sorulacak olursa önce "dirsek çürütmek" her şeyden önce geliyor. Oturacaksınız, çalışacaksınız. Gözlem yapmanız gerekiyorsa gözlem yapacaksınız, araştırmanız gerekiyorsa araştıracaksınız, birikime ihtiyaç duyuyorsanız o birikimi sağlayacaksınız. Bunlar hep zaman vermeyle, dediğim gibi "dirsek çürütme"yle olan şeyler. Ayrıca yetenek de gerekiyor (iki kelimeyi bir araya getiremeyenden yazar olmaz) ama bana sorulacak olursa öncelik “çalışma azmi”nde.


- Eski yazarların bazılarının tekrar basımı yapılarak öne çıkarılması hakkında ne düşünüyorsunuz? Kafka / Dönüşüm, Kürk Mantolu Madonna/ Sabahattin Ali gibi..


Bu saydığınız isimlerin hepsi çok değerli. Tekrar tekrar basılmaları, dünya döndükçe okunmaları gerekiyor. Yeni yeteneklerin ortaya çıkması için bu tür kitapların okunmasının sürüyor olması lazım.


- Klasiklerin güncellenerek film uyarlaması ve dizi yapılmasını nasıl karşılıyorsunuz? Orijinallikleri bozulmuyor mu? Aşk-ı Memnu, Fatmagül’ün Suçu Ne?, Dudaktan Kalbe gibi…


Kitap film haline geldiğinde kitap olmaktan çıkmıştır. Bu söylediğim, Doktor Jivago’dan Rüzgar Gibi Geçti’ye, Kamelyalı Kadın’a kadar bütün film olmuş kitaplar için geçerli. Bana soracak olursanız, zaten böyle olmalı. Filmi izlerken, artık karşımızda yeni bir eserin durduğunu bilerek izlememiz lazım. Yeni eseri “öteki-roman” formuyla karşılaştırmak değil, kendi içinde değerli olup olmadığına bakmamız lazım. Öyle bir film yapabilirsiniz ki, kitabından daha bile “iyi” olur. Bence kitapların film, dizi yapılmasına kategorik olarak karşı çıkmamak, ortaya çıkan yeni ürünün, orijinalinden bağımsız olarak “iyi-değerli” olup olmadığına bakmak lazım.


- Sizin kitaplarınızın da uyarlanmasını ister misiniz? Hangisi uyarlansın?


Her türlü çalışmanın, çok miktarda insana ulaşması gerektiğini düşünüyorum. Operadan resme, heykelden şiire kadar her çalışma, keşke bütün insanların görebileceği gibi sergilenebilse. Bugün sinema ve televizyonlar bu yolda önemli hizmet görüyorlar. İncir çekirdeğini doldurmayan tartışma programları ve yarışma programlarının, insanları yemekten patlayacak hale getiren sözde yemek programlarının yerlerini sanata dair programlar alsa fena mı olur? Aynı şekilde kitapların filmlerinin, dizilerinin yapılması daha geniş kitlelere ulaşmak açısından önemli işlevler görüyor. Bu açık. Kitaplarımın sinemaya ya da dizilere uyarlanmasını çok isterim. “Hangi kitabın?” denilince duruyorum, çünkü hangisinin film olmaya daha uygun olacağını kuşkusuz bu işte uzmanlaşmış olanlara bırakmak gerekiyor.


- Olumsuz bir yorum aldığınızda ne düşünürsünüz, hissedersiniz? ( Her ne kadar sizin kitaplarınızla ilgili olumsuz bir yorum görmediysem de mesela diyoruz)


Olumsuz yorumlar başımla beraber. Olumsuz yorum yapılırken sadece “iyi niyet” unsurunun olup olmadığına bakıyorum. Okur ya da eleştirmen memnuniyetsizliğini ifade ediyorsa, bunu daha iyi ürünler ortaya koymam için bir katkı olarak mı yapıyor yoksa “eleştirme duygusunu tatmin” etmek için mi? Doğrusu, bunu sorguluyorum. Yazın hayatının ve bütün öteki hayatların ileriye gitmesi, alanlarında çalışan insanlara katkılar verilmesine bağlı. Amaç bu olduğu sürece, her eleştiri benim için çok değerli. Ama mesela 1983 yerine gözden kaçıp da 1893 yazıldığında “Yazar burada saçmalamış, ikisi arasında nereden baksanız yüz yıl kadar fark var” denilerek yaklaşıldığında biraz üzülüyorum. Belli ki burada iki rakam kazayla yer değiştirmiş, editörün de dikkatinden kaçmış. Sadece benimkilerde değil, bütün çalışmalarda çok emek var. Benim kitaplarım bir yıllık, bazıları daha uzun süren çalışmaların ürünleri. Hatasız mıdırlar? Kuşkusuz hataları vardır. İş yapan hata yapar. Önemli olan, bu hatanın ne olduğu. Bilgiye dair bir hata mıdır? Yoksa teknik bir hata mıdır? Daha da önemlisi hatanın nasıl dile getirildiği. Eğer kötü ifade edilmişse hoş karşılamıyorum. Ayrıca ciddiye de almıyorum.


- Gelelim son kitabınız “Putlar Yıkılırken”e. Neden putları yıktınız, isme nasıl karar verdiniz?


“Putlar Yıkılırken” Nazım’ın Resimli Ay’da bir yazı dizisine koyduğu isim. Kitap başlangıcını bu konuyla yapıyor. Bir de ironi var romanın isminde. Nazım “putları yıkarken” farkında olmadan kendisi de “putlar yaratıyor”. Neden böyle söylediğimi burada uzun boylu anlatmayacağım. Kitabı okumak isteyenlerin etkilenmesine yol açmak istemiyorum.


- Daha önce zaten Celile’yi yazmıştınız. Şimdide Nazım, okurda tekrar hissi uyandırmasından çekinmediniz mi?


Celile, Celile Hanım’ı anlatan bir roman. Nazım bu romanda oğlu olduğu için var. Celile Hanım yaşadığı dönemin en önemli karakterlerinden biri. Birey olarak yüksek kalibrede bir kadın. Ben de Celile’de onu anlattım zaten. Nazım kitaba sadece gerektiği yerlerde girdi. Putlar Yıkılırken bir dönem kitabı. 1929 ile 1945 arasında geçiyor. Kitapta Nazım’da var kuşkusuz ama kitabın ana karakterleri olan “iki çocuk” bu çok özel dönemde büyük bir macera yaşıyorlar. Kitap bunu anlatıyor. Bu nedenle Celile ile Putlar Yıkılırken arasında en ufak bir bağlantı yok. Başlangıçta okurda tekrar hissi uyandırabilir ama okuyanlar birbirlerine anlatacaklar ve bu his zaman içinde kırılacaktır diye düşünüyorum.


-“Putlar Yıkılırken”i okurken nelere dikkat etmeliyiz? Okurlar için tüyo verir misiniz?


Bir kaç kitabımda daha söyledim “Hiç bir şey göründüğü gibi değildir” diye. Aynı sözleri bu kitap içinde söylüyorum. Okurlar kendilerini öncelikle sürprizlere hazırlasınlar. Öte taraftan tarihe tanıklık da edecekler, bu nedenle okuyacaklarını ileride yapacakları okumalara bir altlık olarak değerlendirsinler. Çünkü çok önemli, anlaşılmazsa olmaz bir dönem. Ülkemizin ve dünyanın bugüne doğru döşenmiş taşları, tam da bu kitabın sözünü ettiği dönemde geçiyor.


-Neden romanlarınızın “gençler için” versiyonunu yaptınız?


Yayınevi gençlere de ulaşmak istedi. Bana da makul geldi.


-Bu evlatlarından birini seç demek gibi oluyor ama hiç kitabınızı okumamış bir okura hangi kitabınızı okumasını tavsiye edesiniz?


Hepsini aynı ölçüde seviyorum.


-Facebook’taki kitap grupları hakkında ne düşünüyorsunuz? Okuma oranının artmasına katkıları var mı? Yoksa boşa zaman kaybı mı?


Çok önemsiyorum kitap guruplarını. Bence okuma oranının artmasında büyük katkıları var. Kitap okurları bu gruplar vasıtasıyla birbirleriyle tanışabiliyor, birbirlerinin beğenilerinden istifade ediyorlar. Ben de bu gurupların bir çoğuna üyeyim ve çok yararlandığımı söylemem lazım. Bütün kitap guruplarını sürükleyen değerli adminlere buradan teşekkürlerimi gönderiyorum. Çok değerli ve önemli bir iş yapıyorlar.


-Gazeteciliğe röportaj ile başlamış biri olarak siz Yazar Osman Balcıgil’e ne sorardınız?


O kadar çok ve güzel soru sordunuz ki, bana soracak soru bırakmadınız. Teşekkür ederim.


-Okurlarımıza iletmek istediğiniz son söz:


Değerli okurlarım, çalışmalarımı hakikaten son derece özverili bir şekilde izliyor, değerlendiriyorlar. Kitaplarımın okunuyor olmasını önemsiyorum. Çünkü hakikaten büyük emekler verilerek yazılıyorlar. Şimdi düşünsenize bir kaç bin tane okunduklarını… Sanıyorum, bir noktadan sonra masa başına oturmakta zorluk çekerdim. Bu anlamda okuyucularım benim en büyük motivasyonum. Onların gösterdikleri ilgi ve verdikleri destekle, her defasında masaya istekle oturuyorum. Öte yandan hakikaten kitap fiyatlarının çok pahalı olduğu bir dönemden geçiyoruz. İnsanların ekmek almakta zorlandıkları bu dönemde, okuyucularımın kitaplarıma para ayırıyor olmaları duygulanmama yol açıyor. Benim açımdan bunun ne kadar değerli olduğunu anlatmam hakikaten zor. Bu vesileyle tüm okurlarıma sevgilerimi ve saygılarımı gönderiyorum.


Hazırlayan: Özgün Onat

Editör: Ayşegül Demir Alhan