ONLAR DA BABA YA DA ÇOCUKTULAR!

En son güncellendiği tarih: May 6


Şahsi menfaatleri ya da kişisel hırsları nedeniyle; padişah babayla, en sevgili şehzadesinin arasını açmaya çalışanlar muvaffak olmuşlar ve kurdukları tuzak neticesinde baba yüreğine, evladının, canının, biricik şehzadesinin ölüm fermanını imzalamanın acısını koymayı başarmışlardı...


Bahsini ettiğimiz hadisenin kahramanlarından biri; adaletle hükmetmesiyle tanınan ve düşmanlarının bile “Muhteşem” unvanına mahzar olan Kanuni Sultan Süleyman, diğeri ise onun biricik şehzadesi, asker ve ulemanın gözdesi Mustafa...


Hürrem Sultan ve Rüstem Paşa’nın başını çektiği komplocuların tuzağına düşen ve devlete isyanı teşvik ve tahrik ettiği gerekçesiyle padişahın huzuruna çıkartılan şehzade Mustafa, gerçekte masumdur. (-ki bunu babası dahi bilmekte ve biricik şehzadesinin böyle bir suça bulaşmayacağına inanmaktadır.) Ancak bütün olasılıklar hesaplanmış ve tüm deliller şehzadeyi suçlu gösterecek şekilde kurgulanmıştır. Artık bu kirli oyunu tezgâhlayanlar, kararın verilmesini beklemekte ve sinsi sinsi avuçlarını ovuşturmaktadır. Ve ferman padişahındır...


Oğlunun masumiyetine inandığı halde adaleti uygulamak zorunda olan hâkimin yerinde olsanız siz ne yapardınız bilmiyorum ama “Kanuni” unvanıyla anılan bir padişah; ulemaya danışır, fetva alır, öyle imzalardı karar fermanını. O da öyle yaptı... Şeyhülislam dahi Mustafa’nın masum olduğundan emindi lakin ortada bir suç ve suçu işlediğine dair deliller vardı. Yine de olamazdı... Fakat, Kanuni tekrar sordu; “Lala! Lala! Bu cürümü Şehzade Mustafa değil de kul Mustafa yahut balıkçı Mustafa işleseydi hüküm ne olurdu?” Şeyh çaresiz hükmü verir. “Ölüm! ...” İşte tarihin durduğu an. İşte bir babanın en büyük imtihanı ve sözün bittiği yer...


Fermanı imzalayan padişahtır ama cenazeyi hazırlayan, biricik oğlunun başucunda durup saçlarını okşayan ve onu genç yaşında kara topraklara uğurlayan da bir baba...

Tam bu noktada aklıma şöyle bir söz takıldı. “Krallar efendisi olduklarını zannettikleri dünyanın kölesidirler aslında!”


Bilmiyorum, hadiselere hiç bu tarafından bakmayı denediniz mi? Ama tarihi hadiseleri incelerken yaptığımız en büyük yanlışlardan bir tanesi de bu galiba. Geçmişte yaşayanların da insan olduklarını, çelişkilerini, hırslarını, bencilliklerini, nefretlerini, zevklerini, sevgilerini, acılarını, korkularını, yani insana has yanlarını pek hesaba katmıyor ve dolayısıyla da hadiseleri doğru anlamakta zorlanıyoruz. Ne dersiniz?


Günümüz dünyasının küçücük kavgalarında bazen babadan bazen de çocuklardan yana tavır koyan bizler, koskoca bir imparatorluğun paylaşım ve menfaat kavgalarını saçmalık olarak nitelendiriyor ve geçiyoruz. Oysaki şehzadeleri bu kavgalara sürükleyenlerin bizzat paylaşımdan pay almak isteyen menfaat çeteleri olduğunu, günümüzden pek de farklı olmadığını göremiyoruz. Sonuçta da hadiseleri anlamaktan ziyade yargılamayı tercih ediyoruz. “Tarih; Yargılama ya da inanç alanı değildir.” Tarihe iman etmek yerine ona ayna tutup olduğu gibi kabul edersek daha doğru sonuçlara ulaşırız.

Fazla söze gerek yok aslında. Gelin tarihin sessiz çığlığına kulak verelim yeter... Altı yaşında, koca imparatorluğun tahtına çıkan IV. Mehmet’in, aslında küçücük bir çocuk olduğunu hiç düşündünüz mü mesela? Alın size; padişahta olsa bir çocuğun ilginç hikâyesi. (Yorum sizin)


“Tahta çıktığında altı yaşındaydı. Oyunu bırakmış hükümdar olmuştu. Belki saltanatta ona bir oyun gibi gelmişti. Bu belki de çok sıkıntılı bir oyundu. Etrafında koca- koca adamlar büyük bir tazim ve ihtiram üzere idiler. Ne çoktular ne de büyük işler yapıyorlardı. Anlamıyordu… Tahta oturduğunda devletinin sınırlarının Viyana’dan, Yemen’e; Hazar Denizinden, Cezayir’e, Fas’a hatta okyanusa kadar uzandığını bile bilmiyordu. Ufku sarayın yüksek duvarlarında son buluyordu. Ama Mısır’a, Yemen’e, Budin’e valiler atıyor, Girit’e donanma gönderiyordu ve buraları hiç bilmiyordu.

Sadrazamlar değiştirdi. Elini eteğini öpen koca koca adamlara ihsanlarda bulundu. Dünyanın en zengin hazinelerine mühürler vurdu. Sonunda bıktı. Devlet işleri ne de yorucu idi. O çocuktu ve çocukça oynamak istiyordu. Oyuna doyamadı. Doya doya gezemedi. Bir başına olamadı hiç. Büyüdüğünde içinde hiç iktidar hırsı kalmamıştı. Kendi adına bir şeyler yapma arzusu yoktu. O uzun çocukluk saltanatı bu hırsını öldürmüştü. Atalarının cihangirliği bile ona şevk vermiyordu artık. İstediği her şey; -şuurlu olsun olmasın- yerine getiriliyordu. Sarayın dışında sipahiler yeniçerileri kırıyor, yeniçeriler çınar ağaçlarında devletin en büyük adamlarını asıyor onun haberi bile olmuyordu.


Önceleri kendisini Divan’a çağırıyorlardı. Bitmez tükenmez şeyler konuşuyorlardı ve sonra ihtiramla gözlerine bakıyorlardı. Olsun mu, diyorlardı. Olsun diyordu. Sonra ne olduğunu bilmiyordu. Yabancı kılıklı adamlar geliyordu. Büyük divanlar kuruluyordu. Bir sürü adam huzurunda toplanıyor, anlamadığı dillerde konuşuyor, elini eteğini öpüyor ve hediyeler sunuyorlar, kabul ediyordu. Sonra o hediyelere ne olduğunu hiç bilmiyordu.

En iyi bildiği yer Harem’ di. Orada sık -sık annesiyle oluyordu. Kara dudaklı dadılar ve kızlar vardı ve onunla oynuyorlardı. Bazı kızlar ona bir başka bakıyordu ve o niye öyle baktıklarını bir türlü anlamıyordu. Sonra o kızlar gidiyor yerlerine başkaları geliyordu ve hepsi de ondan korkuyorlardı. Anlamıyordu…


Günler geçti, aylar geçti, yıllar geçti. Bıyıkları terledi. Sarayın dışındaki dünyayı keşfetti. Artık sık sık dışarı çıkabiliyordu. Uzaklara gidebiliyordu ve bundan zevk alıyordu. Ata binmeyi seviyordu. At ona özgürlük veriyordu. Sonsuza kadar at sürmek istiyordu. Doğayı tanıdıkça sevdi. Sevdikçe doğaya koştu. Artık devlet işleri de pek umurunda değildi. Nasılsa Annesi ve başkaları o işleri yapıyordu. Fermanları anında yerine getiriliyordu. Belki de getirilmiyordu ya, hiç aramıyordu…*


Evet, sevgili okur. Yukarıda zikrettiğim şu aklıma takılan söz şimdi daha bir anlam kazandı sanırım. “Krallar efendisi olduklarını zannettikleri dünyanın kölesidirler aslında!”

Ne dersiniz…?



----------------

(*Dr.Vahid ÇABUK; Tarih ve Medeniyet Dergisi,mart1997,sayı36 )



Editör: Mehmet Keklikçi

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube