© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

Geçtiğimiz günlerde sanki başka derdim sıkıntım yokmuş gibi yeni bir diziye sardım. Aslında televizyon izlemeyi bıraktığımdan beri dizilere de pek takılmıyorum. Seyredilecek binlerce film varken zaman kaybı gibi geliyor. Ama artık başıma bela mı arıyordum bilmem, Love, Death + Robots’a bir bakayım dedim. Bakmaz olaydım. Eğer bilim kurgu seviyorsanız elinizi verip kolunuzu kaptırmanız işten değil. Birbirinden bağımsız kısa bölümlerden oluşuyor. Birbirinden bağımsız derken, tam anlamıyla bağımsız diyorum. Mesela Simpsons’ın bölümleri de birbirinden ayrıdır ya da Rick&Morty’nin. Olay akışları süreklilik gösterse de X-Files ya da House MD dizilerini atlayarak izleyebilirsiniz, her bölümde başka konu ele alınır. Ama bu dizide, yani Aşk, Ölüm ve Robotlar’da bir sonraki bölümde kim ne çıkacak belli değil. Baş rolü kediler hatta yoğurtlar ele geçirebiliyor. Üstelik süreleri bile tutmuyor, biri on yedi dakikayken başkası altı dakika olabiliyor. Ne olduğunu anlamadan ilk sezonu bitirip “Eee, şimdi sırada ne var?” diye kalıyorsunuz öylece.


Üniversite yıllarımdayken bilim kurgu ve fantastik edebiyatı keşfetmiştim. Zamanla sevgim arttı, şimdilerdeyse aldığım kitapların çoğunluğu bu dalda diyebilirim. Eğer şanslı bir gençlik geçirdiyseniz, öğrencilik faslını kapattığınızda edebiyat dünyasının en güzel eserlerini hatmetmişsinizdir. Sonrasında da okuduğunuz kitaplardan beklentiniz evrilir doğal olarak. Her metni beğenmezsiniz. Edebiyat ve sinemada konular sınırlıdır, okuduğunuz her romanda, her hikâyede, izlediğiniz her filmde başka bir örneğiyle pişti olmak kaçınılmazdır. Bu, eserin kıymetini azaltmaz, değerine gölge düşürmez. Ancak sizin keyfinizi baltalayacağı kesindir. Daha kitabın/filmin yarısına ulaşmadan sonunu tahmin edebiliyorsanız farklı arayışlara girmek farz olmuş demektir. Beni de bu durumdan kurtaran bilim kurgu oldu. Bu alandaki kitapların/filmlerin hepsi türünün tek örneği mi? Elbette değil, dönüp dolaşıp aynı yerlere geliyoruz. Uzaylı istilası, paralel evrenler, felaket senaryoları, telekinezi… Ancak her yazar kendi bakış açısından yazdığı için, hayal gücünüzle birleştiğinde her yazı, her film diğerinden farklı oluyor. 1984’ten ilham alan ya da romandan yola çıkarak çekilmiş her film başka tatta değil mi? Prisoner dizisi, V For Vendetta çizgi romanı ve Matrix filmi birbirine benziyor mu sizce? Ya da 1984’e ne kadar benziyorlar? Aynı yazarın elinden çıkan bilim kurgu romanları bile birbirine benzemezken, farklı tarihlerde, farklı ellerden çıkmış iki bilim kurgu romanının yüksek oranda benzemesi imkânsız. (Ursula K. LeGuin’in Sürgün Gezegeni ve devam niteliğindeki Yanılsamalar Kenti siyah ve beyaz kadar ayrı kitaplar örneğin) Kısaca söylemek gerekirse, iyi bilim kurgu iyi edebiyattır, kafa açar, ufuk açar, maceraya yelken açar…


Açmasına açar da toplu taşıma araçlarındaysanız dikkat edin. Mesela Mars Yıllıkları’ndaki şizofreni tanımını okurken öyle dalıp gitmiştim ki metroda durağı kaçırmıştım, uyanınca da “Hepimiz deliyiz, hepimiz şizofreniz!” diye kapıya koşmuştum. Alfa Ayının Kabileleri’nde de psikozlardan psikoz beğenmiştim, eşim “Sende hepsinden az biraz var,” diyene kadar ciddi ciddi hangisine daha yakın olduğumu düşünmüştüm. Zaten hep hayaller alemine kapılıp gitmeye müsaittim, yazının başında bahsettiğim diziden sonra iyice uçtum diyebilirim. Hani karşıma bir cin çıksa da “Üç soru hakkın var, ne sorsan cevaplayacağım,” dese, ilk sorum insanın evriminin nereye gideceği olur herhalde. Zaman Makinesi’ndeki gibi av ve avcı olarak mı ayrılacağız, yoksa Wayvard Pines’taki gibi tamamen farklı bir türe mi dönüşeceğiz? Belki de yapay zekâ dünyayı ele geçirip insanlığı dünya yüzeyinden tamamen siler. Yuvamızı el birliğiyle yakıp yıktığımız düşünülürse bu kıyamet senaryosu fena olmaz gibi geliyor.


Diğer sorum da evrenin şekli olurdu büyük ihtimalle. Bilsem bir şey olacağı yok elbette ama evren açık mı, kapalı mı yoksa eğri mi çok merak ediyorum hatta meraktan ölüyorum. Cini karşıma alıp uzun uzun konuşurdum çünkü insanlarla konuştuğumda deli diyorlar. Size de büyüleyici gelmiyor mu kapalı evren fikri? Büyüyor, büyüyor, büyüyor ve bir noktadan sonra yıldızlar arası kütle çekimi yüzünden küçülmeye başlıyor, ta ki ilk haline dönüp yeni bir büyük patlamayla en baştan başlayana kadar. Açık evren teorisi daha büyüleyici, uzay gittikçe hızlanan şekilde büyümeye devam edecek, sonsuza kadar. Büyüdükçe ne olacak? Önce galaksiler uzaklaşacak, sonra yıldızlar. En son Güneş’imizi ve Ay’ımızı kaybedeceğiz. Uzay boşluğunda tek bir yoldaşı bile olmadan gezen Dünya. Yıldızını kaybettiği için hayat kalmamış bir gezegen. Çok acıklı ve şairane değil mi? O zamana kadar kara deliklerden birine yem olmadıysak tabi.


Kara delik demişken, üçüncü ve son sorum da kara deliklerin nereye açıldığı olsun o zaman. Kara deliklerin aslında o kadar da kara olmadığı teorisi nisan ayında kanıtlandı. Ortaya atan Stephen Hawking’di, fotoğrafları görmeye ömrü vefa etmedi belki ama Zamanın Kısa Tarihi, Zamanın Daha Kısa Tarihi ya da Kara Delikler ve Bebek Evrenler’i okumuş olanlar şaşırmamıştır diye düşünüyorum. Henüz okumadıysanız kütüphanenize ekleyin derim, karmaşık formüllerle sadece bilim insanlarının anlayabileceği metinler değil, tam tersi, adeta “Yeni başlayanlar için içinde yaşadığımız evren”. Marilyn Monroe detayına da bayıldım, yeri gelmişken araya sıkıştırayım.


10 Nisan 2019’da canlı yayında gördüğümüz fotoğraflar aslında kara deliğin kendisi değil, olay ufkunun birikim düzleminde yarattığı gölge. Sonuçta ışığın bile kaçamadığı güçlü bir çekimden bahsediyoruz. “Ama bu görüntüler net değil,” demek yerine gölgesini fotoğraflayabildiğimize şükredelim bence. Elli üç milyar ışık yılı uzaklıkta bize, güneş yılı değil; ışık yılı. Zaman ölçüsü değil, mesafe ölçüsü. Işığın saniyede yaklaşık üç yüz bin kilometre yol kat etmesini düşünüp bir saatte kat ettiği yolu bile algılamakta zorlanıyorum, bunu önce güne, sonra yıla çevirin, en sonunda da elli üç milyarla çarpın. Bu uzaklığı benim küçük beynim almıyor, saçmalamalarımı maruz görün o yüzden. Peki neden o zaman kendi galaksimizdekini görüntülemiyoruz da Messier 87’ye bakıyoruz derseniz, cevabı çok basit, bu arkadaş “biraz” iri diye. Evrendeki en büyük kara delik olduğu düşünülüyor, kütlesinden dolayı yavaş hareket etmesi de gözlemlenmesini kolaylaştırıyor.


Sonuçta Pluton’un üstündeki kalbi gördüğümüzden beri yaşadığımız en büyük olaydı, ilk anlarda heyecandan epey saçmaladık, sonra geyiğe vurduk, sosyal medyada tuhaf tuhaf paylaşımlarımızı yapıp eğlendik, sıra geldi hayallere dalmaya. Kara deliklerin nereye açıldığı benim için hep merak konusu olmuştur. Yüksek güçlü elektrik süpürgesi gibi etrafında ne varsa çekiyor, Güneş’imizin ağababası sayılacak boyuttaki yıldızları bile affetmiyor. İçine düşenlere ne oluyor? Süpürgenin çer çöp dolu toz torbalarına mı düşüyorlar? Ufuk Faciası filmindeki gibi cehennemin dibi? Zaman ve mekân yok, hareket yok, kütle yok, hiçbir şey yok. Mutlak hiçlik. İşte anlam veremediğim bir nokta daha.

Belki de üzerinde konuşulan bir teorinin iddia ettiği gibi başka bir evrene açılıyorlardır. Eğer öyleyse içine düşenlerin geçiş sırasında nasıl değişiyorlar? Kendime mukayyet olmaya çalışsam da aklım dönüp dolaşıp Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi’ndeki sonsuz olasılıksızlık motoruna gidiyor. İnsan olarak girdiğin kara delikten saksı bitkisi, ispermeçet balinası ya da yün yumağı olarak çıkmak berbat bir şaka olurdu. Ardımızda bıraktığımız evrenin bize attığı son kazık, gösterdiği devasa bir orta parmak…

Buraya kadar yazdıklarımdan aklı bir karış havada, yukarı bakmaktan önüne bakmadığı için düz yolda düşen biri olduğumu anlamışsınızdır. Gezegenlerin hareketlerini takip etmekten apartman aidatını unuttuğum da çok sık olmuştur. Yine de başımızı eğmektense, gözlerimizi ufka dikmek, ulaşamayacağımızı bile bile yıldızlara uzanmak daha iyidir. Hepimiz göğe bakalım, kredi kartımızın son ödeme tarihini unutmadan.


Editör: Burçin Kahraman