O (IT) Bölüm 1&2


Korku filmi deyince herkesin aklında farklı bir senaryo oluşur. Zombiler, vampirler, mutasyon geçirmiş hayvanlar, perili evler, cinler, şeytanlar, içine şeytan kaçmış bebekler derken 2000’li yıllarda gerçek üstü ögelerden uzak korku filmleriyle haşır neşir olmaya başladık. Testere, Hostel, Teksas Katliamı, Çığlık gibi filmler çok sevildi ve devam filmleri çekildi. Tabii, ortamın mezbahaya dönmesi gibi bir handikapları olduğundan her zevke hitap ettikleri söylenemezdi. Kendi adıma konuşursam, her tür korku filmini seyretmem. Çocukken üç kez adını söyleyince gelen Şeker Adam ya da kabuslarımızdan fırlayan Freddy eğlenceliydi ama bugün bir korku filmi izliyorsam mide bulantısı hissetmekten çok gerilmek istiyorum. Senaryonun paranormal olması sorun değil, kendi içinde tutarlılığı ve mantığı varsa, kan banyosunun dozu da düşükse benim için tadından yenmez. Gizli Gerçek (What lies beneath), Mama (Anne), Rose Red Konağı filmlerini çok sevmem bu yüzdendir.


Ancak, çocuk aklıyla değil de yetişkinliğe yakın yaşta izlediğim O, bu filmlerin çok üstünde. Tommy Lee Wallace tarafından 1990 yılında çekilen ilk filmi izlediğimde on beş ya da on altı yaşındaydım. Kitabını okuduktan sonra filme balıklama atlamıştım (CD’lerin emekleme çağıydı, hala VHS kasetleri kiralıyorduk o zamanlar) ve aradan geçen yirmi yıla rağmen hala beni en çok korkutan kitaptır. O zamanlar okuduğum baskı kısaltılmış versiyondu ona rağmen ışığı kapatamadığımı hatırlıyorum. Yirmi yedi yıl sonra, 2017’de, Andres Muscihetti tarafından tekrar çekildiğini duyduğumda Türkiye’de de satışa çıkan sansürsüz tam metni almak farz oldu. Hikâyeyi bildiğim halde aynı heyecanla okudum ve filmi hevesle bekledim.


Son yıllarda yeniden çekilen filmler genelde beni hayal kırıklığına uğrattığından beklentimi düşük tutmaya gayret ettim. Özellikle yine Stephen King uyarlaması olan Kara Kule yıkımından sonra. Filmin iki bölüm olduğunu bildiğimden sinemaya girerken ikinci filmi izlemeden yorum yapmayacağım demiştim. Artık ikinci film de vizyonda olduğuna göre atıp tutma vakti geldi.


Eski filmi ve televizyon için çekilen mini diziyi izlememiş, kitabı okumamış olanlar olabilir, o yüzden mümkün olduğunca spoiler vermeden anlatacağım. Genel hatlarını vermekten zarar gelmeyecektir, zaten sosyal medya kullanan herkesin karşısına filmden alıntılar çıkıyor. Filmin korku unsuru Palyaço Pennywise ise çoktan kült oldu. Stephen King’e de teşekkürlerimi sunarım, sayesinde insanlarda palyaço fobisi oluştu. Bir zamanlar King’in çok fazla fobisi olduğunu, hatta her şeyden korktuğunu okumuştum. Yazdıklarıyla “Ben tek başıma korkunca zevkli olmuyor, haydi hep birlikte korkalım,” demek istiyor sanırım.

Yazarı çekiştirmeyi bırakıp filme gelirsek, Maine eyaletinin (ABD’de gerçekten böyle bir eyalet var) Derry Kasabası’nda (ama kasaba hayal ürünü) 27 yılda bir zincirleme tuhaf olaylar yaşanmaktadır. Çocuklar kaybolmakta, birkaç hafta süren korku ortamı daha sonra yatışmakta ve yıllarca kasabaya sükûnet hâkim olmaktadır. Bu döngü, kardeşini kaybeden Bill Denbrough’nun arkadaşlarının burnunu sokmasıyla bozulur. On bir yaşında, kendilerine “Kaybedenler” ya da “Ezikler” diyen yedi işgüzar velet yetişkinlerden yardım almadan (çünkü kasabanın yerlileri adeta suskunluk yemini etmiş gibidir) sırrı çözer ve kasabayı ele geçiren dehşetle yüzleşir. Tamamen zayıf ve çaresiz görünen arkadaşlar zamanla kendi iç güçlerini ve daha önemlisi, bir aradayken ne kadar güçlü olduklarını keşfederler. Öyle ki zamanın başlangıcından beri hüküm süren O’nu korkutmayı başarırlar. ‘Kaybedenler’ zafer kazanmış gibi görünse de olaylar tekrarlamaya başlayınca Derry’ye geri dönerler, bu kez ya işi bitirecek ya da denerken öleceklerdir.


Kitapta çocukların mücadelesiyle, yetişkin oldukları dönem iç içe anlatılıyor. Zaman çizelgesi düz değil, günümüzden başlayıp bir geriye gidiyor, bir başa dönüyor. 1990’da çekilen ilk film benzer şekildeydi ancak yeni versiyonun 1. Bölümü’nde Kaybedenler’in çocukluk hallerini görüyoruz. 2. Bölümse çoğunlukla yetişkin zamanlarına ayrılmış. Eğer iki filmi karşılaştırırsak ben çocukluk hallerini daha çok sevdim. Ama ikinci filmde Kekeme Bill’i canlandıran James McAvoy ve Ritchie Tozier rolündeki Bill Hader kalbimi ısıttı desem yeridir. Korkunç palyaçomuz Bill Skarsgård’a gelince, evet, bir Tim Curry değil ama filmde sırıtmıyor. Stephen King’in kamera önüne geçtiği sahne de insanı gülümsetiyor. Sonuç olarak ilk çekimi kadar güzel olmasa da izlemeye değer film. Aslına bakarsanız, belki de film çok iyidir, ben geçmişe özlem duyan ihtiyarlara dönüşmeye başlamışımdır. İyisi mi kendiniz izleyip karar verin. Ben gidip bir tur daha döneceğim.

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube