O BİR EFSANE: MERCURY


Kasım ayı bir kısım insan için “Kasım’da aşk başkadır,” tweetleri atmak demekken, rock müzik sevenler için kült müzik grubu Queen’in, grubun kendisi kadar kült solisti Freddie Mercury’nin aramızdan ayrılışıdır. Dile kolay, Freddie aramızdan 28 yıl önce ayrıldı ancak şarkıları hala ezberlerde ve müziğe gerek dinleyici olarak gerekse sanatçı olarak katılan her yeni nesilde saygı görüyor. Üstelik sadece genç müzisyenlerin değil, dünya çapında ünlü, köklü grupların bile takdir ettiği biri. Metallica’nın Stone Cold Crazy’yi coverladığını hatırlatsam yeter herhalde.


Hayranları kim olduğunu, nereden geldiğini ve nerelere ulaştığını biliyor zaten, tekrarlamaya gerek yok. Vefat ettiği 1991 yılında henüz dünyada olmayanlar da 2018 yılında Rami Malek’in Mercury’yi canlandırdığı Bohemian Rhapsody filmi ile öğrenmiş oldu. Grubun kuruluşu, ilk hayat arkadaşıyla tanışması ve ömür boyu süren dostlukları, hem kişisel, hem müzikal krizleri, yaşadığı iniş-çıkışlar beyaz perdeye yansıdı. Yeri gelmişken Rami Malek’in son derece inandırıcı oynadığını belirtmek isterim. Ateşli hayranlar için hiçbir film yeterince iyi sayılmayacaktır ama Freddie Mercury’yi ya da müziğini hiç bilmeyenler için bile izlemesi keyifli bir yapım çıkmış ortaya. Ben en çok We Will Rock You şarkısının ortaya çıkış kısmını ve Live Aid’e katıldıkları final sahnesini sevdim.


Müzisyenin başarıyla dolu hayatı sadece 45 yıl sürdü. Ölüm sebebi de o zamanlar hakkında çok az şey bildiğimiz AIDS hastalığı. Seksenli yıllarda bilinirlik kazanan AIDS hastalığı ve hastalığa sebep olan virüs, üzerinde yapılan başarılı çalışmalara rağmen halen çağımızın vebası olarak biliniyor. Hastalık hakkında bilinçlenme düzeyi yeni bir yüzyıla girdiğimiz halde çok düşük. Eğer sosyal medya kullanıyorsanız Pozitif Dayanışma Grubu’nun birkaç gün önceki “HIV statümü açıklamak zorunda değilim,” bildirisiyle ortalığın iyice karıştığını da biliyorsunuz demektir. Duruma sert tepkiler gelirken çoğunluğun insan sağlığını öncelikli gördüğünü bilmek güzel. Ancak yapılan yorumların arasında insana dizlerini dövdürecek kadar cahil olanları var ki ister istemez umutsuzluğa kapılıyorsunuz. Hâlâ AIDS’in aynı evde yaşamakla bulaşacağını zannedenleri mi ararsınız, içine HIV’li kan enjekte edilmiş muzların ithal edildiğini iddia edenleri mi ararsınız yoksa elinde AIDS hastasında kullanılmış iğneyle dolaşıp kalabalıkta insanlara batıranlar olduğunu sananları mı? Çoğu kişi bu virüsün sadece bir virüs olduğunu, yani canlı organizma dışında yaşayamadığını bilmiyor. İğneden AIDS kapmanız için damar yoluyla uyuşturucu kullanan birinin şırıngasını paylaşmanız lazım. Benim lisedeyken basit bir araştırmayla edindiğim bu bilgiyi, 2019 yılında, elimizin altında internet varken öğrenmemiş insan sayısının çokluğu tüylerimi ürpertti ne yalan söyleyeyim.


Yazıyı okuyan kişilerin bildiğine eminim ama madem yeri geldi, muhtemel bulaşma biçimlerini kısaca açıklamama izin verin. AIDS’in bulaşma yollarından birini az önce yazdım, iğne paylaşımı. Uyuşturucu bağımlılarında sık görülme nedenlerinden biri bu, uyuşturucu bağışıklık sisteminizi her türlü virüse açık hale getiriyor.


Bir diğer vasıta: Kan. Anneden bebeğe doğum ve emzirme yoluyla buluşması ya da kan nakli. Artık bu konuda kaygı duymamıza gerek yok ancak doksanlarda yapılan kan nakilleri sebebiyle rahatsızlanan insanları, hatta bebekleri biliyoruz.


Ve son sebep. Herkesin kafasında soru yaratan, adeta şehir efsanesine dönmüş yol: Beden sıvılarının aktarımı. Beden sıvısı denince arkadaşça temasların bile hastalığı kapmanıza sebep olacağı sanılıyor. Halbuki sadece cinsel ilişki kast edilen. Ondan da korunmanın yolu belli, üstelik ulaşması da çok kolay. Korunmak.


Nasıl bulaştığını ve nasıl bulaşmadığını biliyoruz, peki bu hastalık ne yapıyor da “Ölümcül illet”, “Amansız hastalık”, “Çağımızın vebası” oluyor? AIDS insanı öldürmüyor aslında, bağışıklık sisteminizi ağır ağır etkisiz hale getiriyor. Bağışıklık sistemi zayıflayınca da sağlıklı bir insanın iki gün yatak istirahati ile atlatacağı gripte bile kendinizi hastanede buluyorsunuz. Bedeniniz bir yerden sonra pes ediyor.


Konuya rock müzikle başlayıp lafın buralara kadar gelmesi sizi şaşırtmasın. Söz konusu Freddie Mercury olunca bu durum kaçınılmaz. Sanatçı, müziği kadar cinsel kimliği nedeniyle de tartışılan biri. Cinsel özgürlük akımının başladığı ancak zührevi hastalıklara karşı bilincin yeni yeni oluştuğu seksenli yıllarda AIDS uzun süre eşcinsel hastalığı olarak bilindi. Başrollerini Tom Hanks ve Denzel Washington’ın oynadığı 1993 yapımı Philadelphia filmini izlemiş miydiniz? O zaman toplumun eşcinsellere bakışı hakkında bir fikriniz vardır. Ya da 2003’te çekilen mini dizi Angels in America’yı izlediniz mi? Usta oyuncuların adeta resmi geçit yaptığı dizide Al Pacino zengin, güçlü ve sertliği ile nam salmış bir patronu oynuyordu. Doktoru AIDS teşhisi koyduğunda üstüne basa basa AIDS’in zavallılara özgü bir hastalık olduğunu, kendisi zavallı olmadığı için AIDS olmadığını söylemişti. Hastalığın yarattığı itibarsızlığın yansıtıldığı bu sahne tek başına Mercury’ye yönelen eleştiri oklarını açıklamaya yetiyor. Dizide de vurgulandığı gibi, doksanlı yılların ortalarında bu hastalıkla mücadele etmenin, hastaların yaşam süresini uzatmanın ve hayat kalitesini arttırmanın pek çok yolu bulundu. Belki yakın zamanda tıpkı hepatit ya da verem gibi aşısına ulaşacağız. Gün geçtikçe tıp daha başarılı işlere imza atıyor. Ben de We Are The Champions’ı her dinlediğimde Freddie iki-üç yıl daha dayansaydı, yeni Bohemian Rhapsody’ler duyar mıydık diye düşünüyorum. Freddie Mercury bir efsaneydi, geldi, geçti ve izini bıraktı. Şahit olanlar olarak çok şanslıyız.

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube