O ŞAHESERİ TEKRAR GÖREBİLECEK MİYİM?



Günümüzde İlgi Evi, Yaşlı Bakım Merkezi gibi isimleri oldu, eskiden tümüne Huzur Evi denirdi. Evlatları, sorulduğunda, ‘annemizi Huzur Evine verdik’ demek yerine ‘Kendisi İlgi Evinde kalmayı istedi’ şeklindeki cevabın daha medeni bir söyleyiş tarzı olduğu düşünülerek isim değişikliğine gidilmiş olabilir.

Bir yıldır gönüllü olarak hafta sonları İlgi Evi’nde kendim seçtiğim bir ihtiyara yarenlik ediyordum. Onu seçmemin nedeni roman okuması, defterine bir şeyler karalamasıydı. İlkin nazlandı defteri vermemek için Muammer amca. “Sana her gelişimde roman getireceğim” dedim gönlü oldu. Seksen dört yaşındaki Muammer amcanın defterinden seçtiğim bir öyküyü kendi kaleminden okuyalım. Ha bu arada, defterin en başına, “İnsanların asla anlatmak istemediği öyküleri vardır” yazmayı ihmal etmemişti.


Uzun kumral saçlarını bir kelebek tokaya tutturmuş, çok güzel, havalı bir kadın kentin işlek caddesinden karşıya geçmek için trafik polisinin düdüğünü öttürmesini bekliyordu. Vilayetimizin henüz kırmızı, yeşil, sarı trafik ışıklarıyla tanışmadığı yetmişli yıllardaydık. Acaba bu muhteşem kadın küçük ilimize nereden düşmüştü? Erkeklere sesleniyorum; Anadolu’nun bir taşra vilayetinde birdenbire Marilyn Monroe ile karşılaştığınızı düşünün, nasıl olurdunuz? Öyle oldum. Gördüğüm kadının, o çoktan ölmüş artiste fiziken bir benzerliği yoktu ama hissettirdiği duygu öyleydi.


Hayatımda hiç zamparalık yapmamıştım, mazbut, kendi halinde, kırk iki yaşında, 657’ye tabii bir devlet memuruydum, zamparalık bana yakışmazdı. Kaldı ki zamparalık yapmayı becerecek yapıda biri değilim. Zamparalık sonradan olunur mu, onu dahi bilmem. Hepsinden önemlisi o kadın beni beğenir miydi? Her insanın hayatında başkalarından gizlediği bir anısı, bir sırrı olurmuş. İşte benimkisi de bu.


Aşırı çekingen biri olarak hovardalığa heves etme maceramın hem gülünç, hem de korkutucu olduğunu yaşayarak öğrenmiştim o gün. Her neyse, biz o muhteşem kadına dönelim. “Vallahi kadını görür görmez elektriğe çarpılmış gibi oldum!” Yöremizin ağzıyla hadise budur. Ama ne çarpılma! O kalabalık caddede erkek olarak bir tek ben yoktum, kadına şöyle bir bakıp işine gücüne gidiyordu diğerleri. Kızımla akşam fen bilgisi çalışmış, birlikte ezber yapmıştık. Eylülde tek dersten bütünleme sınavına girecekti. O zaman kurallar öyleydi, öğrenci bütünlemede de geçemezse ÖKK devreye girerdi. Öğretmenler Kurulu Kararı. Her akşam bir konuyu ezberliyorduk. Akşamki dersimiz mıknatıstı. Kitap, mıknatıs etkisini, ‘mıknatısın manyetik alanı içerisinde, mıknatısla manyetik madde arasına hangi ortam konulursa konulsun mıknatısın manyetik alan kuvvet çizgileri o ortamdan geçebilir, manyetik maddelere etki edebilir’ diye tanımlanmıştı. Amaaaan, kel alaka, benim şimdiki durumuma uymaz deyip o dönemin modasının aksine, ayak bileğinin üstünde biten siyah dar paça bir pantolon, yosun yeşili, yakalı düz bir gömlek ve yüksek ökçeli siyah ayakkabılar giyinmiş kadının çekim gücüne efendi, çekingen biri olarak tanınan ben direnç gösteremediysem, diğer erkeklerin hali nasıldı? Topuklu ayakkabılarıyla aynı renk çantasını kemerinden kavramış kadını azıcık daha seyredeyim diye, hareket halindeki makine dişlilerden biri gibi hızlı yürüyen kadının peşine takıldım. Edepli biri olduğumdan falan değil, korkaklıktan dolayı o tür işlere hayatımda hiç tevessül etmemiştim. Ama şunu anladım, hızlı yürüyen kadınlar daha çekici oluyorlarmış. Bu onların aceleci kişiliğe sahip olduklarına delalet midir acaba? Vakti ekonomik kullanmak için hızlı yürüyorlarsa, hayatı değerlendirmede de aceleci midirler? Ayrıca bir kadın hızlı yürüyorlarsa hızla terk etme huyu da olabilir mi, bu da unutulmamalı...


Kadınlardan, psikolojilerinden hiç çakmadığım halde, böyle abuk sabuk şeyler mırıldanarak kadını takip ederken kendimi kanatlı kapıları açık bir hanın içinde buldum. Aramızda kalsın, büyük kızımla beni baş başa bırakıp (tabii onu ders çalıştırayım diye) annesine giden (sürekli tekerrür ederdi) eşim bırakın hızlı yürümeyi, aynı dili konuşsalar bir kaplumbağayla rahatça, ağır ağır çarşı pazar gezebilir, mağazalarda saatlerce oyalanabilir, bir çay bahçesinde oturup dedikoduya dalabilirlerdi azizim.


Kaba saba ve incelikten yoksun bir adam olduğumu kabul ediyorum. Çoğu kez aramızdaki mesafe açılır onu çarşı pazarda kaybederim, daha doğrusu hızıma yetişemediği için küsüp eve dönerdi Hayriye. Bu derece anlayışsız biriyim. Vitrindeki mankenin üzerindeki esbapla uzun düşlere dalan kişi zevcem dahi olsa ona tur bindiririm. Hayriye, saatlerce incelediği malı almaya karar verip mağazaya girdiğinde de insanda bir miligram sabır bırakmaz. Vallahi tezgâhtarlar aşırı hoşgörülüler, ben olsam onun o öldürücü soruları karşısında elimdeki makası bir yerine saplarım Allah esirgesin.


Hanın kapısında bir sigara yakıp oyalandım, o sıra kadın sıralı dükkânlardan çantacının vitrinine dalmış, çantaları inceliyordu. Bunların hepsi aynı deyip oradan ayrılmaya karar verdim. Hem, sanki herkes ne yaptığımın farkındaymış duygusuna kapılmıştım. Fakat zincirle han kapısına bağlanmışım gibi, gitmek istiyorum, bedenim kımıldamıyordu. Cortebert saatime bakıp, bakıp gecikmiş arkadaşı bekliyormuşum numarasına yattım. Kadının cam önünde geçirdiği anlamsız oyalanmaya sinirlendim. Siyah pantolonlu kadın şimdiden asabımı bozmuştu ki handan çıktı, çantacıdan çanta almamıştı. Hemen dar bir sokağa saptı, üzerinde Lale Kuaförü yazılı dükkânın içine girip kayboldu. Salak gibi öyle kalakaldım sokakta.

Hay Allah! Han iyiydi! Kuaföre dalıp çay söylemelerini isteyemezdim. Sokakta volta atabilirdim. Sokağın sonundaki berberin duvarına sırtını dayamış sigara içen kalfaya ateş işareti yaptım, sigarasını uzatmak yerine bir kovboy çevikliğiyle çakmağını kot pantolonunun küçük cebinden çıkarıp sigaramı tutuşturdu. Aklımdan geçmesine karşın ona -orayı gözetliyordur düşüncesiyle-, ‘kadınlar kuaförde kaç saat kalır,’ diye sormadım, hepsi Hayriye gibi günün yarısını orada geçirmiyordur herhalde? Bir baştan öteki başa tam yüz on buçuk adım gelen sokakta volta atan birini işleri kesat esnaf hiç fark etmez mi, eder elbette. Kaldırıma attıkları taburelerinin üstüne yağlı kıçlarını yerleştirmiş, kuaföre gelip giden kadınlar hakkında yorumlar yapıp, vakit öldürüyorlardı.

Kesinlikle bu işler bana göre değildi. Hem evli barklı bir adamım ben, hiç yakışır mı? Nihayet aklım, aklı başında laflar etmeye başlamıştı. Esnafın bakışları düşmanca hal almaya başlayınca oradan tüydüm.

Velhasıl-ı kelam kadın takibi zor zanaatmış, hele kuaföre giren bir kadını beklemek tam bir dangalaklık örneği. Buna rağmen dalgın bir halde yürürken kadını düşüme aldım; güya o hoş kadınla tanışmışız, bir parka diz dize oturmuş, komik öykülerime kahkaha atıyor, aynı zamanda yasak aşkın, gizli buluşmaların hayatın tattırmadığı lezzetleri olduğunu konuşuyor, arada da tek derdimizin eşimin ayrılmaya niyetinin olmayışına üzülüyormuşuz. "Peki, çocuklar, onlar n’olacak?" dediğim an toparlandım. Adımlarım beni kentin yukarısındaki parka taşımışlardı. Şapkalı çeşmenin suyunu içip yüzümü yıkamak için durduğum an gür bir sesle irkildim.

"Olduğun yerde kal! Ellerini başının üzerine koy, yavaşça dön! Şimdi de yere yat!"

N’oluyordu, tesadüfen bir aksiyon filminin çekiminin ortasına mı düşmüştüm veyahut rüyada mıydım?

Ağustos ayının sonları, üzerimde bir gömlek bir pantolon; buna rağmen aynasızın bedenimde parmağını sokmadığı delik kalmadı. Tekrarlasa i.. olacağım, tövbe estağfurullah. Yerden kaldırılıp beyaz minibüsün içine fırlatıldım. Yetmişli yıllarda olduğumuz için başımı elleriyle bastırmadılar, polisler o yöntemi henüz keşfetmemişlerdi. Kanım kurumuş, afallamış, ne olup bittiğini anlamamıştım, erkeklik pes etmiş, tir tir titriyordum.

"Eşkâle uygun bir şüpheli aldık, tamam, merkeze geliyoruz, tamam!"

Telsizini kapatan esmer uzun boylu sert, kaba polis amirinden alacağı ödülün keyfiyle suratıma Yeşilçam filmlerindeki karakter oyuncusu Erol Taş gibi alayımsı ve de dik dik baktı. Ahlâk Polisi ismiyle bir birimin varlığını duymuştum, lakin bu denli titiz çalıştıklarını bilmiyordum. Onlarla gurur duydum, ne muazzam bir iş ahlakı titizliğiydi. Kadın takip etmenin cezasının bu denli operasyonel şekilde... Kaldı ki o vakitler ne mobese vardı ne güvenlik kameraları, küçük vilayetimin caddelerinde.

Takıldığım kadın ya bir komiserin ya bir emniyet amirinin veya il emniyet müdürünün refikası olmalıydı, yoksa o kadar özen göstermezlerdi polisler; kaldırımları kızlara sarkıntılık edenlerle, tacizcilerle dolu bir memlekette... Hem o tacizcilerin bir kısmı da devlet görevlileri olurdu. Karakolda yaka paça bir odaya ittirildim, diğerlerinin "Amirim" dediği komiser, heybetli görüntüsüyle iki memuru dışarı çıkarttı. İki saat önce Ziya Sokak'ta ne arıyormuşum. Kuaförün bulunduğu sokak olmalıydı, iki saat oldu mu? Kırk yıllık memleketin evladıyım, sokağın adını bilmiyor muşum, vay be! Sokak başındaki yıllanmış çınar ağacının gövdesine ya da köşedeki dört katlı apartmanın duvarına çakılı levhaya bakmayı hiç mi akıl etmemişim? ‘Temkinli olmalıyım’ teskiniyle çatallaşan sesim, korkakça cevapladı soruyu.

"Hangi sokaktan bahsediyorsunuz efendim, anlamadım?"

O vakit buranın basit kıvırtmalara müsaade edilmeyecek kadar ciddi bir devlet kurumu olduğu güzelce hatırlatıldı. Buraya komiserin cevaben ne dediğini yazmayayım, ayıp olur, ayıp neyse de sansüre takılır. Neticede ben de kendileri gibi memurdum, bu denli hakarete ne gerek vardı. 'Görev başındaki memura hakaret etmek suçtur, onun bir düğmesini koparmak altı ay mahkûmiyet demektir korkusu ile yetişen nesil, hakkını hukukunu arayamaz' derdi bilmişlik taslayan emekli öğretmen kayınvalidem. O, çarşıda esnafla pazarlık yaparken onlara hakaret eder, lokantaya gittiğinde de garsonları mahvederdi. Ben de bir devlet memuruydum lakin benim düğmelerim bir bok etmiyormuş. Serde kamu görevi, vatani görev yapmışlığı olunca, devletin hakareti koymadı, şapşallaşmıştım, memuriyetimin ehemmiyeti yoktu, tüm düğmelerim kopartılabilir, annemden emdiğim süt burnumdan fitil fitil getirilebilirdi. O an aklıma kızım geldi, kızımın evde yalnızdı, kaygılandım. Komiser kızgın bakışlarıyla etrafımda dört dönüyordu. "Ulan dingil, herkes görmüş, oyarım, şimdi yüzleştireceğim seni!" ‘Yüzleştireceğim!’ Ne demek bu, kadınla mı yüzleştirileceğim? Kadın, “evet, o buydu” diyecek!! Bir kadını mesafeli takip etmek niye suç sayılır, ne sarkıntılık ettim ne de laf attım. Sokağın puşt esnafı bir hılt iş için dolandığımı sanıp, müşteri kıtlığında kendilerine eğlence bulmuş, erinmeden kalkıp karakola telefonla ihbarda bulunmuş olabilirlerdi.

‘Aboo, kadın sorgucumun karısı olmasın? Yok, daha neler, o kadar güzel bir hatun bu öküze mi kaldı?’

Kibarca, "Görgü tanıkları seni teşhis etti, bizi zora sokmadan dökül…" dediği buydu. Sesinin volümünü düşük tutup kulağıma fısıldarken iki eli omzumdaydı. Öteceğime kanaat getirmiş olmalıydı. Sağ eline aldığı copu yavaşça sol avcuna vurup sorguya devam edince yanıldığımı anladım. Buraya ciddi suçlar için getirilen sanıklara Allah kolaylık versin, bana bu kadarsa. Ne diyeceğime karar vermemiştim. ‘Valla güzel kadındı efendim, art niyetim yoktu, cazibesine dayanamadım düştüm peşine, bir cahillik ettik, ders olsun’ mu demeliydim, yoksa başka bir iş peşinde olduğuma dair bir hikâye mi uydursaydım ya da koca burunlu komisere yalvarıp yakarsa mıydım? “Kuran hakkı için komiser” diyerekten. Ben bunlardan hangisinin uygun olacağını düşünürken yarı karanlık odanın kapısı açıldı. Üç sivil içeri girdi. Komutanını gören bir asker gibi komiser toparlandı. İçlerinden Hitler bıyıklı olan sert konuştu. "Tutanak tuttun mu?"

"Şey, efendim, görgü tanıklarının ifadelerini tutanağa geçtik, zanlıyı itiraf ettirip öyle tutacaktık!"

"Kanun ne derse o. Mevzuatı kendine göre değiştiremezsin, hadi tutanağını tut öyle getir!"

Vali Beyin eşine takılmış olmalıyım, koruma görevlilerini aptalca fark etmemişim. Daktilonun tuşlarının tak tuk öttüğü bir odaya alındım, ad, soy ad, baba adı, anne adı, yaş, memleket, iş, evli bekâr... adresim, nerede, nasıl, saat kaçta yakalandığım; cebimden çıkanların kaydı.. Üç sivil karakol işlemlerim bitiminde beni beyaz bir Renaultun arka koltuğuna attılar, o vakit faili meçhule götürülüyorum sandım, neyse ki ıssız yerlere sapmadı, vilayet binasına arkadan giriş yaptık. Beynime bir kurşun sıkıp bir çukura atacaklar düşüncesi gerçekleşmedi çok şükür. Belki de kadın, ordu komutanının saygıdeğer eşiydi. Tabii, sıradan birini karısı olamazdı... Koridorun sağlı sollu odalarından kapısı üzerinde "Siyasi Şube Müdürlüğü" yazılı olan bölüme alındım.

Bu işi bu denli büyütmenin âlemi ne, iki dakika kadın takip etmenin ne siyasi yanı olabilir ki? Kadınla iki muhabbet etseydik (gerçi çok hoş olurdu) ipe mi çekeceklerdi. Aboo, kayınvalidemin diline düşersem kökten biterim, tüm memlekete rezil rüsva etmekle kalmaz, daireme gider, açığa aldırır beni.

"Şimdi söyle bakalım o sokakta ne halt karıştırıyordun i…"

Adı Ziya olan esrarengiz sokakta turlamak ceza mı gerektiriyor demeye cesaret edemedim. Sokak değil Bermuda şeytan üçgeni mübarek, gelip geçeni polislere bildirip karanlık odaya aldırtıyorlar zahir!

"Sakın yalan söylemeye yeltenme her şeyi biliyoruz, aleyhine olur!"

O zamanlar cumuk mumuk ne arar, avukatımı istiyorum deyin de dünyanın kaç bucak olduğunu görün. Tepemde sallanıp duran düşük voltajlı ampul film sahnelerindekine benziyordu, hatta içtikleri Marlboro sigarasını ters tutup bir nefes dahi çektirdiler, farkı, yarı karanlık odada ters oturulan sandalye yerine tabure vardı. Bari şu muameleye uygun bir suç işleseydim! Gidip bir banka soysaydım ya da kızımın fen bilgisi öğretmenini gebertseydim, yok, yok, en iyisi kaynanamı boğsaydım, karım küsüp küsüp anasına gitmezdi bir daha. Bir bardak su içirdiler, bacaklarım titriyordu, topuklarımı yere basarak titremeyi azcık yavaşlattım. Birden bire ağzımdan yarım yamalak dökülüveren maruzatıma mani olamadım.

"Efendim o sokakta bir kuaför vardı, lale kuaför, orada bulunan bir kadını bekliyordum..."

Dilim, her zaman aklımın kullandığı bir organ değildi. ‘Tüh, bari tanımadığım bir kadın’ deseydim. ‘Eşek kafalı!’ Hem de çok güzel bir kadın, bundan emindim, kararlı olduğumu göstermek için yemine teşebbüs ettim. "Vallahi billahi kadındı, yemin ediyorum." Sorgucunun ne dediğini boş verin. “Diğerleri,” dediğini duydum. “Onlar neredeler?" Bunlar yalnız olmadığımı zannediyorlar. Ne yani, kadını kaçırıp tecavüz mü edecektik... Aman Allah'ım! Kızıma ne diyeceğim? Ona haber verebilsem de annesine gitse bari...

"Ulan i… üç kişiydiniz, silahlı olanlar diğerleri. Onlar vurdular. Sen de bütün korkaklar gibi gözetmendin! Korkup, maktulün öldürülmesinden yirmi dakika önce olay yerini terk ettin!" Zampara suçlamasından yırtmama sevindim ama o an çabuk geçti. İnsanın böyle yerde kafası basmıyor, filmlerdeki katiller nasıl olup da soğukkanlılıklarını koruyabiliyorlar, gel de gıpta etme. Birden şok oldum. NE, kadını öldürmüşler mi? O an üzerime kaynar sular döküldü, cinayet! Cinayete yardakçılıkla suçlanıyorum, aman Allah’ım! Hem o kadar güzel, alımlı bir kadını, kafayı yemiş hepsi, bir rüyada olmalıyım. Dizlerimin bağı tamamen çözüldü, topuklarımı yere bastırmayı bırakın, beton dökseler zangırdamam durmazdı, terden duş almış gibiyim, hangi renklere dönüştüğüm ise meçhul. "Boku yedin oğlum!" deyip duruyordum, zikir çeken bir derviş gibi. Kafka’nın Dava kitabındaki adamı hatırladım -üstelik kitap okuyan biriyim-. Asıl işkence şimdi başlayacak! Filistin askısından bahsedildiğini duyardım ama nasıl bir şey olduğunu bilmiyordum. Korkudan yüzlerine bakamıyordum, yüzüme inen şaplakla kendime gelebildim, şuurum açıldı. Demek ki iki de bir görüntüsü kaybolan Telefunken televizyonumuz gibi bir saksı taşıyormuşum tepemde. O da tokadı yiyince açılıyordu. Acaba dedim, ben sokaktan ayrıldıktan sonra birileri kadını mı vurdu, esnaf da eşkâlimi verdi? Gergin ortamda bilinç denen akıl almaz muamma anlık oyunlar oynayabiliyordu.


Tekme tokat harekâtının şiddetlisine geçtiklerinde karın bölgemi sıkı korumaya aldım. Bunu askerde öğretmişlerdi. Tonlarca ağza alınmayacak küfrün arasından, “Ulan pantolonuna taktığın maskotu bile tarif etmiş esnaf, berber kalfası sigaranı yakmış. Arkadaşların gelmeden tüymüşsün!" diyordu biri. Son bir çırpınışla: "Olaydan haberim yok..." dedim. "Bize gene karı hikâyesi anlatma!" Sonu anneme, karıma dayanan küfürlerin (kayınvalideyi de dâhil etseler) bini bin para, yerden kaldırılıp tabureye oturtuldum. İçeri giren biri kıdemli sivili dışarı çağırdı. Tekrar yanıma geldiklerinde aralarında öğrenci kılıklı, ‘olaylara karışan’ görüntüde, parkalı, militanlara benzeyen genç biri vardı, ona, beni tanıyıp tanımadığı soruldu.

"Hayır, onu tanımıyoruz, onun yaptığımız eylemle hiçbir alakası yoktur."

Olay belli olmuştu, ben kuaförün olduğu sokaktan ayrıldıktan bir süre sonra bir kamu müdürüne suikast düzenlenmiş. Eylemi gerçekleştiren iki genç yakalanmıştı. İmanımı gevrettikleri için hiç biri mahcubiyet içerisinde değildi. Nezaketen ‘üzgünüz’ bile demediler. İstihbarı bilgiler lehime sonuçlandı, eşyalarımın iadesi için memura gönderildim. Şükür Marilyn Monroe yaşıyormuş. Yuvarlak kafalı memur eşyalarımla birlikte nasihat da verdi. "Bu sana ders olsun! Eşek kadar evli barklı bir adamsın, karın, kızın varmış, bir daha karı kız peşinde dolaşmazsın! Bir başkası senin karıyı takip etse ne dersin!" Atılan dayağa gerekçe bulunmuş olsa da doğru söylüyordu ama o sözlerden kafama takılan şey, biri Hayriye’yi takip etmeye teşebbüs etse sorusu oldu, hani yüz metreyi iki saatte kat eden bir kadını...

Sahne gözümde canlanınca gülümsedim.

Şubeden çıkınca ağrı sızı içinde şehrin merkezindeki caminin tuvaletine gidip ellerimi yüzümü yıkadım, bir mağazadan ucuzundan tişört alıp yırtık gömleği çöpe attım. Kendime çeki düzen verip, beşinci katına merdivenle tırmanacağım binamıza geldim, kızım beni perişan halde görmemeliydi. Epey yıpratıldığımı basamaklar yüzüme vuruyorlardı. Dangalak esnaf yüzünden az kalsın hayatım kayıyordu. “Lan yedi katlı apartmana asansör konmaz mı?” diyerek müteahhide polislerden öğrendiğim acayip küfürleri peş peşe savurdum ama o suçlu değildi, o zamanlar sadece bazı zenginlerin apartmanlarında asansör bulunurdu.


Anahtarımla kapıyı açtığımda içeriden sesler duydum. Annesinin bana bıraktığı ortaokul ikideki ikmale kalan kızım sevinçle koştu. "Baba, baba, annemle kardeşlerim geldi." Biri üç, diğeri beş yaşında iki kız evladım daha vardı. Rabbim henüz oğlan evlat nasip etmemişti. En önemlisi, bir de sumo güreşçilerine taş çıkartan kilosu, patlak gözleri, eğri burnu ile bir fazlalık oturuyordu sedirde. O, şüphe duymadığım, ‘babaanne, babaanne senin burnun neden...’ masalından fırlayıp dünyaya düşmüş bir cadı, bir müddet emniyet ventili görevi üstlenecek olan kayınvalidemdi. Birazdan ondan alacağımız nasihatle kızıyla yeni bir başlangıca sayfa açacaktık.

"Bak Muammer oğlum, ikiniz de aklı başında insanlarsınız…"

Çocuklar kucağımda yanlışlarım yüzüme teker teker vurulurken, ben, varlığımdan haberi dahi olmayan kuaförde bıraktığım kadını düşünüyordum. O şaheseri tekrar görebilecek miydim?



Yazan: Abdullah Küçük


© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube