NEHİR YOLU ÇOCUKLARI

En son güncellendiği tarih: May 6



GİRİŞ



Küçük bir çocukken evimizin önünde büyükçe bir incir ağacı vardı. Şimdi hatırlıyorum da oturduğumuz tek katlı evin boyundan büyüktü ve kış geldiğinde döktüğü tüm yaprakları ilkbahar geldiğinde sanki bir anda açardı. Bir gün önce gördüğüm kuru cansız dallar bir anda yeniden yapraklarla dolardı.

İncir ağacı deyip geçmeyin. Meyvesini yemek kolaydır ama toplaması ve bakımı. Zordur. Çok fazla börtü böcek çeker ve zirvesindeki toplayamadığımız meyvelerin yere düştükten sonra çıkardığı pis koku bildiğiniz leş gibi kokar.

Hatırlıyorum da bir keresinde kalın gövdesine tırmanırken elim kazayla ağacın üstünde sönük duran boz bir yılana değmişti ve ödüm bokuma karışmıştı. Yerden iki metre yüksekten yılanla beraber düşmüştük. Şansıma yılan benden daha korkak çıkmıştı da aşağı düşmemizin ardından hemen duvar dibinde bulduğu bir delikten kaçmıştı.

Ama ben o kadar şanslı değildim. Ağaçtan düştükten sonra nerden geldiğini veya nasıl gördüğünü bile anlamadığım annem hemen başımda belirmişti. "Ağaçtan düştüm!" dediğim anda ve ayağa kalkarken daha ne olduğunu bile anlamadan annemden yediğim tokadın ardından kendimi yeniden yerde bulmuştum.

O günden sonra bir daha hiçbir ağaca çıkmadım. Meyve yere yakınsa ve boyum yetiyorsa elimi uzattım aldım ama meyve yerden yüksek ve ulaşılması zorsa aklımın ucundan bile geçirmedim.

Tabii şimdi olsa “Çocuk psikolojisi” der ve belki dokunmazdı annem ama vaktiyle öyle psikolojiyi falan kimse takmazdı. Evde misafir varken çok mu ses çıkardın, cezan kesilirdi hemen. Ya da eve gelen dedenin elini saniyelik farkla öpmeyi mi unuttun, yerdin yüzüne bir tokat. Böyleydik işte biz ve böyle büyütüldük.



NEHİR YOLU ÇOCUKLARI


1.BÖLÜM



Aslında bakılırsa çocukluğumu pek de ihtişamlı bir dönemde yaşamadım. Sanki hava hep yağmurluydu gibi gelir bugün, eskileri hatırladığımda. Aslına bakarsan bugünden pek de farklı değildi yaşamak. Akşam oldu mu küçük evlerimize çekilir, gündüz hava aydınlıkken tüm kent bir anda dışarıya çıkardık. Büyükler çalışır, biz küçükler ise onların etrafında dolanırdık.

Ailem Adana’nın Seyhan ilçesinde narenciye işiyle uğraşan sıradan bir aileydi. Varsıl yada yoksul değildik.

Bugün bile hatırlarım babamın elinin turunç kokusunu, annemin güzelliğini ve benden birkaç yaş küçük kız kardeşim Zahide’nin şirinliğini.

Keşke onları bir kez daha görebilsem, demediğim tek bir gün bile geçirmedim. Onları özledim. Annemin saçlarını, babamın ellerini ve kız kardeşimin gülüşünü...

Sabah erken onunla beraber uyanmayı, anneme sarılmayı, babamla oynamayı özledim.

Küçük evimize akşam olunca girmeyi, sabaha erkenden uyanmayı özledim.

Bazen özlemekle de yetinmeyip gözlerimi yumdum ve yaşadığım her anı baştan bir daha yaşadım. Annemin yanına oturdum, babamla bahçeye gittim ve kız kardeşimle oyunlar kurdum.

Bir hayatı yüzlerce kere yaşadım.


***


Eskiden yaz ayları günümüzdeki kadar sıcak veya bunaltıcı olmazdı. Yazın bile üzerimizi aba bir kumaştan yapılma örtülerle örttüğümüzü hayal meyal de olsa hatırlarım.

İşte böyle bir gecenin vaktinde babam ile ben uykudayken vedalaşmışız ve o bizden binlerce kilometre ötedeki bizimle hiçbir alakası olmayan bir savaşa katılmak için ayrılmış yanımızdan.

Annem arkasından tez gelmesi için su dökmüş mü, gitmeden evvel boynuna sarılıp ağlamış mı bilemeyeceğim ama onun gidişinin ardından uyandığım sabah ve sonrasında anneme defalarca kere onun nereye gittiğini sorduğumu çok iyi hatırlıyorum.

"Anne babam nerde?" ya da evrilip "Babam nerde anne?" ye de dönüşebiliyordu bu sorularım.

Önceleri "Askerde," diye gülerek veya umutla iç çekerek verdiği sorumlarımın cevapları "Elinin köründe!" veya "Cehennemin dibinde"ye dönüşmesi çok da uzun bir süre almadı.

Onu bu hale getiren neydi diye zaman zaman şöyle bir düşünüyorum da… Sanırım parasızlık ve babam gittikten sonra ilk defa hissettiğim yoksulluk onu bu kadar dengesiz ve sevgisiz kılmıştı.

Çok gece ağlarken çıkardığı sesleri duymuştum da yerimden doğrulmaya cesaret edememiştim.


***


Savaşların insan yiyen bir canavar olduğunu öğrendiğimde henüz altı yaşındaydım ve elimdeki kargı ile evimizin önündeki tulumbanın ağzından dökülen su ile oynuyordum.

Evimizin taş döşeli bahçe yolundan orta yaşlarda bir adamın terli alnı ve daha önce hiçbir yerde görmediğim yeşil renkli ve yine yeşilin tonlarına hâkim pek çok rengi bir arada barındıran bir kıyafeti ile belirip yorgun sesiyle "Mehmet Aydın'ın evi burası mı oğlum?" diye sorduğunda annem çoktan kapıda belirmişti. Bana dönük olan adam, annemin gelişini fark etmiş olacak ki başını diğer tarafa çevirip soruyu tekrarlarken, "Mehmet Aydın'ın..." Annem "Evet" deyivermişti.

Bazen düşünüyorum da annem "Yok burası onun evi değil," ya da "Yok öyle birini tanımıyoruz," dese her şey daha mı farklı olurdu? Biliyorum böyle bir şeyin olma ihtimali yok ama yeşil kıyafetli adam köyü bulamasa, bulsa bile bizim evi bulamasa ve aramaktan vazgeçip boynundaki çantadan çıkardığı o büyük sarı zarfı anneme vermek yerine üzerinden geçtiği köprünün altından akan Seyhan Nehri’ne bıraksa...


***


Yaşamamış olmayı dilersiniz.

Hayatta bazen öyle anlar yaşarız ki o anın yaşanmamasıyla o kararın verilmemesi üzerine onlarca varsayım kurarız. O an üzerine onlarca yeni kararlar veririz.

O öyle olmasaydı, bu böyle demeseydi diye düşünürken kendimizi baştan bir daha var ederiz. Bizi biz olmaya iten şeylerin sadece bir andan ibaret olduğunu aslında hep biliriz ve yaşadığımız "bir anla" yaşayacak olduklarımızın temelini diker üzerine bina olarak hayatlarımızı kurarız.


***


Büyütemediğim çocukluğumun tek emaresi bu anlattıklarım. Gerisi başka bir çocuğun hikâyesi. Bu sadece Zahide’nin hikayesi...


1.Kısmın sonu.


Editör:

Ayla Burçin Kahraman

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube