© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

Herkesin annesi, dünyanın en güzel annesidir. Herkesin annesi biricik, herkesin annesi iyi. Ama benim annem gerçekten bir başkaydı. Ona özlemimi kelimelerle ifade etmem mümkün değil. Hayır, annem ölmedi, ama onu kaybettim. Geride kalan sadece annemin görüntüsünde bir kabuk.


Çocukluğu zor geçmiş. Aslına bakarsanız ilk gençliği de kolay geçmiş sayılmaz. Bana hiç yansıtmazdı ama hep annemde bir tuhaflık olduğunu bilirdim. Annem kimsenin göremediği şeyleri görürdü. Çocukken anlamazdım, biraz büyüyünce sanrı zannetmiştim. Sonra normal karşılar oldum, ben de olmadık şeyler görüyordum, ikimizin arasında sırdı bu. Anne-kız bağını sağlamlaştıran bir oyun. Üniversitedeyken günlüğünü bulana kadar öyle düşünüyordum. O zaman anladım ki gördükleri sanrı değil, geçmişin hayaletleriymiş.


Final tatilinde en yakın arkadaşım memlekete dönmek yerine bizim evde kalmıştı o dönem. Annem dışardaydı. Yalnız olsam aklımın ucundan bile geçmezdi ama arkadaşım yanımda olunca cesaret geldi, odasına daldım, hiç ortalıkta bırakmadığı defterini buldum. Yakalanma korkusuyla hızlı hızlı çevirdim yaprakları, o koca defterden on, bilemedin on beş sayfa okudum. O kadarı da yetti zaten. Çocukluğundan itibaren bir insanın yaşamaması gereken ne varsa yaşamış gibiydi. Buna rağmen kalbinin nasıl temiz kaldığı benim için muamma. Annemin ruhu gözüme bembeyaz görünürdü, onun yaşadıklarının yarısını bile yaşamamış, hayatı rahatlık içinde geçmiş insanların bile içinde karanlık varken, annem hep saf kalmıştı.


Kurtulmuştu, sonraları ağzından alabildiğim kadarıyla eğitimle başlayan sürecin çalışmaya başlamasıyla hızlandığını düşünüyorum. Özgürlüğüne kavuştuğunda eskiyi geride bırakmıştı. Yeni bir şehir, yeni bir iş, yeni bir hayat... Ama çektiklerinin etkisinden kurtulamadığı çok belliydi. Saplantılı davranışları, cimriliğe varan tutumluluğu, çok sevdiği halde rahmetli babama hiçbir zaman tam anlamıyla güvenememiş olması, bana karşı üniversiteyi şehir dışında okumama izin vermeyecek kadar yüksek dozdaki korumacılığı, çok az insanla görüşmesi, bu yaşıma kadar akrabalarıyla tanışmamış olmam ve daha niceleri, hep bu yüzdenmiş.


Defteri bulduğumuz yere koyduk. Bir daha hiç konusunu açmadık. Anneme de söylemedim. Yaptığımın yanlış olduğunu bilmemin dışında söyleyecek sözüm, verecek tesellim yoktu. Sadece ona karşı daha anlayışlı olmaya başladım. Hayatını kolaylaştırmaya çalıştım. Yalnız bırakmamaya gayret ettim. Anlamış mıydı bilmiyorum, anladığını sanıyorum, anneler hep bilir. Asi kızının bir anda uysallaşmasını kendine bir şekilde açıklamış olmalıydı.


Bir sabah annemi nehrin kıyısında otururken buldum. Hep severdi zaten akan suyu izlemeyi, o yüzden taşınmıştık taşraya. “Acılarım da su olup aksa keşke,” derdi kimsenin duymadığını sandığı zamanlarda. O gün hali farklıydı. Sanki ışığı kirlenmiş, griye dönmüş gibiydi. Elinde hep kilitli tuttuğu defteri vardı, yaklaştığım zaman bazı sayfaları yırtıp anlayamadığım sözcükler eşliğinde suya bıraktığını gördüm. Her bıraktığı sayfa anında eriyip suya karışıyor, erirken de annemdeki karanlıktan bir parça daha eksiliyordu. Ne yaptığını sorduğumda “Artık taşıyamıyorum,” dedi. “Hepsini bırakıyorum.” Yırttı, yırttı… Siyah ciltli defterin içinde çok az sayfa kalmıştı. Hızlıca göz attı baştan sona. Artık ışığında kara lekeler yoktu, ona baktığımda yine bembeyaz, tertemiz görüyordum ruhunu.

“İçin rahatladı mı anne?” diye sordum, “Artık ferahladın mı?”


“Yetmez ki, her mutluluk anımda geçmişten bir acı vardı,” dedi.

Sona bıraktığı sayfaları da yırtıp suya atmaya başladı, kâğıt parçalarıyla beraber bu kez ruhu yok oluyordu. Korkuya kapıldım, ağladım, durması için yalvardım, aklıma gelen her şeyi söyledim, defteri almaya çalıştım, fayda etmedi. Sonunda tek bir yaprak kalana kadar attı ruhunu suya. Işığını kaybetmiş gözleri yere sabit bakarken elimi tuttu, yüzünde hafif bir gülümseme vardı. “Hepsi gitti,” dedi. Ondan son duyduğum sözler de bu oldu.

Katatonik, dediler hastanede, bakımevine yatırmamı önerdiler. Kabul etmedim.


Defterinde bıraktığı son sayfa, doğduğum gün yazdığı sayfaydı. Dünyaya gelişimi tek katıksız mutluluk anı olarak not eden kadını soğuk bir hastane odasına terk ederek yaşayamazdım. Ama onlara “Annem şizofren değil,” de diyemezdim. Dertlerini suya bırakınca elinde bir şey kalmadığını, o yüzden sustuğunu, içine kapandığını anlatamazdım. O zaman kimsenin görmediği şeyleri gördüğümü açıklamam gerekirdi, bir şizofreni teşhisi de bana konurdu.


Lisedeyken en sevdiğim romanda “Her şey seninle gelir,” diye bir cümle okumuştum. “Kaç yaşına gelirsen gel, nereye gidersen git, yaşadığın her şey seninle gelir.” Annem gittiği her yere yaşadıklarını taşımaktan bıkmıştı. Bizi, biz yapanın yaşanmışlıklarımız olduğunu umursamayacak kadar. Anneme, tekrar hayata tutunması için yeni yaşanmışlıklar vermeye çalışıyorum. Tepki göstermese de yanımdan ayırmıyorum, seveceğini düşündüğüm ortamlara sokuyorum, her gün gazete okuyorum, ara sıra tiyatroya götürüyorum, şakalaşıyorum, hasta diye çocuklarım olunca onlara bakmaktan kurtulamayacağını söylüyorum. Bazen nehir kıyısındaki gülümsemeyi görüyorum yüzünde. Doktorlar umutlanmamı söylüyor ama yeterince mutlu anı biriktirirsek bana döneceğine inanıyorum. Belki uzun sürecek, ama sonunda bana dönecek.