NEDİR BİZİ KORKUTAN?


            Yıl 2020. Ocak ve şubat ayları öyle böyle geçip gitti. İlkbahar mevsimini müjdeleyen, yeni bir başlangıç kabul edilen, yılın üçüncü ayı mart bile yerini nisana bırakmak üzere. 2019 yılını kadın cinayetleriyle kapattık. Dövülenler, tehdit edilenler, bıçaklananlar ve daha birçok başka kötü haber aldık geçen yıl. 2019 yılına lanetler okuduk. Sosyal medya yıkıldı. Bitsin artık dedik, yeter dedik. Olumlamalar yaptık. Tütsüler yaktık. Yıldızlardan, gezegenlerden çıkarımlar yaptık. Yeni gelecek olan yıla çok fazla bel bağladık bu yüzden.


 Yeni bir yıla başladığımızda ise 2020 nedir, ne değildir, ne olduğunu anlayamadan başladı kötü haberler gelmeye. Elazığ’da meydana gelen deprem ve evsiz barksız kalan yurttaşlarımız. Avustralya’yı etkileyen büyük yangın. Ünlü basketbol yıldızı Kobe Bryant ve kızının hazin ölümü. Uçak kazaları. Farklı farklı illerimizden medyaya yansıyan intihar haberleri ve altın vuruşla hepimizin yüreklerini dağlayan Şehitlerimiz.  Son olarak Çin de başlayıp ülkemize kadar ulaşan, küresel bir sorun haline gelen Korona Virüsü.


     2019 gizli gizli intikam alıyor gibi. “Beni beğenmeyen siz miydiniz? Alın size 2020” deyip yerden yere vuruyor sanki değil mi?  Biz de alıştık zaten. Suçu hep başkasına atalım. Sorumluluk almayalım. Elimizi taşın altına hiç koymayalım. Ne olacak peki? Sen kimsin ki 2020? Sen git. Seni beğenmedik. 2021 gelsin mi diyeceğiz?


     İlk aylarda yaşanan zorlukların bir kısmı geride kalırken gündemde ki konuyu konuşalım hadi biraz.    Öncelikle ben bu işin “küresel” kısmına takılıyorum. İkinci olarak takıldığım nokta ise; bizi bu kadar korkutan, ekstra önlemler almaya iten “şey” gerçekten virüs mü? Hadi. Oturalım ve bu soruyu kendimize soralım. Dürüstçe cevap verebilecek miyiz?


     Dünya üzerinde her gün kaç kişi ölüyor ve ölüm sebepleri en çok neler onu araştırdım biraz. İlk sırayı kalp ve damar hastalıkları çekiyor. Sonra kanser, diyabet, kronik rahatsızlıkların sebep olduğu sorunlar, demans (bunama), alt solunum yolu enfeksiyonları (ilerlemiş grip, zatürre, bronşit vs.) trafik kazaları, gelişmemiş ülkelerde ki beslenme yetersizliği (açlık) , cinayetler, intiharlar ve terör saldırıları olarak uzayıp gidiyor liste. Peki biz bu haberleri alırken ne yapıyorduk? Ateş önce düştüğü yeri yakıyordu elbet ve biz bir şekilde ertesi sabah kalkıp yolumuza devam ediyorduk.


    Kronik veya değil hastalık bizde olmadığı sürece sağlığımıza pek önem vermiyorduk. Sigara kullanımından dolayı hastalanan ve ölen kişilerin sayısı gün geçtikçe artıyor olsa da verdiği keyiften vazgeçemiyorduk.  Terör saldırılarını ve can kayıplarını duyduğumuz da ilk yaptığımız sosyal medya da öfkemizi kusmak ve duyar kasmak oluyordu ama ertesi gün bize yine sabah oluyordu ve (burada bir şehit annesinin, çok yerinde ve haklı olduğunu düşündüğüm sözlerinden alıntı yapacağım) helvalar bizim evlerde kavrulmadığı sürece bize hep tatlı geliyordu.   Dünya üzerinde yiyecek bir lokma ekmek bulamayan insanlar olduğundan haberdar iken biz bu konuda belki de hiç kaygılanmadık.  Hapsedilen, türlü işkence yöntemleri ile katledilen bir halk olduğu haberlerine kulaklarımızı tıkadık, inanmadık.


   Peki şimdi tekrar sorayım size. Korktuğumuz şey gerçekten serseri, salgın bir virüs mü?


Korktuğumuz şey; ölümün o soğuk yüzünü küresel boyutta, zengin-fakir ayırmaksızın herkese gösteriyor oluşu. Ölebilme ihtimalinin ve sevdiğimiz insanları kaybedebilme ihtimalinin gerçekliğini anlama korkusu. Ölümden daha çok aç kalma korkusu da varmış ki; evlerine binlerce insanı doyurmaya yetecek kadar erzak stoğu yapan insanları da görmüş olduk tabi.


     Korona salgını ile ilgili konuşulması gereken çok şey var aslında. Misal; yenidünya düzeni, dijital hayata geçiş aşamaları, hasarlı nesli eleyip dünya nüfusunu azaltmaya yönelik yapılan planlı bir çalışma gibi gibi. Lakin komplo teorilerinden daha çok önem vermemiz gereken başka önemli konular olduğunu anlamamız gerekmiyor muydu?


    Salgın virüsün bize hissettirdiği ölüm korkusu olmasaydı, hijyen konusunda biraz daha dikkatli davranmamız gerektiğini kavramayacaktık. Biz onu da abarttık zaten ya hadi hayırlısı. Vizyon uğruna el yıkama sanatı videosu çekerken suyu açık bırakan ultra ünlü insanları gördü bu gözler. Uzmanlar ısrarla “su ve sabun ile yıkamak yeterli” diyorken dezenfektan ve kolonya içenleri de. Ben yıllardır susuzlukla uğraşan bir köyde ikamet ediyorum. Emin olun kimyasalları solumadan ve suyu idareli kullanarak da hijyen sağlana biliniyor. Yüzde yüz hijyenle yaşamakta mümkün değil elbet. O dengeyi unutmamak ve biraz daha özenli davranmak gözünüzde büyüttüğünüz kadar zor değil.


     Şu anki virüs ile aynı değerde değil tabi ki ama dünya üzerin de milyonlarca virüs var. Hepimiz bu kadar dezenfekte olma derdine düşmeden önce o büyük ve lüks AVM'lere girmeye çekince gösteriyor muyduk? Toplu taşımalar ve umumi tuvaletlerin temizliği ile belediyeler ne kadar çok ilgileniyordu? Özellikle aile sağlığı merkezleri ve hastaneler ne kadar süre ile  dezenfekte ediliyordu ki yeni doğan bir bebeğe “hastane enfeksiyonu kapmış” denilebiliyordu?


Elbette ki “eşeğini önce sağlam kazığa bağla sonra Allah'a emanet et, “ derler bilirsiniz. Yeterli önlemi sağladıktan sonra bir şeyleri gözümüzde bu kadar büyütüp paranoyak olmanın da bir anlamı yok diye düşünüyorum.


   Bir diğer konu ise şu yerli aşı ve solunum cihazı üretme girişimi mesela. Bunları üretmek için yeterli konuma sahipsek, neden şuan farklı türde bir salgın hastalığı söz konusu olan bir ülkeden ilaç alıp deniyoruz? Bu ilaçlar ne kadar güvenilir?


   Şuan alınan önlemleri genel olarak takdir etsem de biraz daha erken davranılabilirdi diye düşünüyorum.


Ve unuttuğumuz manevi değerler…


Modern dünyanın hızına yetişmek için o kadar çok çabalıyorduk ki ; Sürekli daha iyisini elde etmek amacıyla daha fazla çalışmaya odaklanmıştık. Daha çok çalış. Daha çok para kazan. Daha çok tüket. Daha iyisini ve daha fazlasını elde etmek için daha çok çalış. Daha çok. Daha çok…


Önce yetinmeyi unuttuk biz. Yetinmeyi unutunca gerçekten önemli olan hayati değerlere sırtımızı dönmek daha kolay oldu. Lükse ve tüketim çılgınlığına o kadar kaptırdık ki kendimizi, dünyanın ne kadar kirlendiği hiç umurumuzda olmadı. İçinde yaşadığımız evler huzur vermez oldu. Anne babamıza sırt döndük. Daha iyi eğitim alsın diye çeşit çeşit özel derslere tonlarca para verip evlatlarımızı hapsettik.


Kimilerinin hala anlamamakta ısrar edip “ev hapsi ya da sıkılmak” olarak algıladığı bu evde kalma olayı bizim için büyük bir ders niteliğinde olmalıydı “Hayat kısa, kuşlar uçuyor” demiş şair ama aslında hayat kısa değil ve kuşlar da sadece kendi yaratılışlarından dolayı uçuyor.


 Uçmak isteyen ve hayatı kısaltan biz değil miyiz?


    Daha iyi bir hayat diyerek yana yakıla, duvarlara çarpa çarpa uçmaya çalışıyoruz. Son zamanların vazgeçemediğimiz modası olan Sosyal medyadan gördüğümüz pahalı hayatlara özeniyoruz büyükten küçüğe, kadın erkek hepimiz. Yaşadığımız o minicik güzel ve değerli anları kaçırıyoruz, hatta onların ne kadar değerli anlar olduğunu bile unutmuşuz. Her birini maddi arzularla değiş tokuş ediyoruz. Kendi üretken doğamızı o kadar unutmuşuz ki sıkıntımızı gidermek için youtube videolarından çözüm bekler hale gelmişiz. Ellerimizdeki o küçük kutulara o kadar bağımlı olmuşuz ki çocuklarımızla, eşimizle, evimizle nasıl ilgileneceğimizi unutmuşuz. Ya da böyle tercih ettik, belki de daha kolay geldi bilmiyorum. Salgın hastalığı kapma uğruna geçici bir süre evde kalmaktan bu kadar sıkılıyor olmak gerçekten çok anlamsız geliyor. Çözüm üretmek bu kadar zor durumda hissettiriyor olmamalı.


 Teknoloji gelişti. Hayatı kendi elimizle hızlandırdık. Fabrikalar sürekli üretiyor. Biz ise durmadan tüketirken, canlı cansız her şeyin yavaşlayıp dinlenmesi gerekiyordu belki de. İnsanlar evlerinde olunca İtalya'daki Venedik kanallarının ne kadar berraklaştığından ve soluduğumuz havada ki düşen kirlilik oranından gördük aslında bunları. Sürekli daha fazlasını isteyerek önce yüreklerimizi kirlettik sonra da yaşadığımız gezegeni.

Son olarak Jean Paul Sartre’nin bir sözü ile kapatmak isterim.


“Hayatta yapılacak o kadar çok hata var ki aynı hatayı yapmakta ısrar etmenin bir anlamı yok .”      

Sevgi ve sağlıkla kalın .     

 #evdekalın

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube