MAZHAR FURKAN TORUN - RÖPORTAJ

En son güncellendiği tarih: Nis 18


-Mazhar Bey okuyucularımıza Furkan Bey'den bahsedebilir mi?


İsim konusunda çok romantik düşüncelerim yok. Sonuçta insanlar doğdukları yere göre, kendilerinin seçemediği isimlerle yaşıyorlar. Bu durumda da sadece aşina olduğunuz tınıyı seçebiliyorsunuz. Kimileri ismini seviyor kimileri sevmiyor. Ben iki isim arasında anlatılacak bir fark olduğunu düşünmedim. Sonuçta ikisi de aynı beyne sahip. Sadece alışkın olduğum tını hangisi ise onu tercih etmek kolayıma geliyor. Ancak iki ismin olunca elbet birini daha çok seviyorsun. Sizi kimsenin tanımadığı yeni bir ortamda kendinize ne derseniz o olursunuz. Bir taksici olduğunuzu hayal edin ve her müşterinize farklı bir isim söyleyerek kendinizi tanıtın. Durum onlar için değişmeyecek, siz taksiyi kullanan kişi olarak akıllarında kalacaksınız. Doğal olarak Mazhar ne kadar yazarsa, Furkan da o kadar yazar.


- Gazetecilik bölümünden sonra şimdi de tarih okuyorsunuz, neden?


İnsanı kabulleniş öldürür. Çünkü olacaklara, geleceğe, henüz daha yaşanmamış şeylere karşı heyecanınız öldüğü zaman kabullenirsiniz. Bu önce öğrenme isteğini kaybetmekle gelir, ardından her sunulanı süzgeçten geçirmeden ertesi güne uyanmakla devam eder. Bugün hoca olan, hala yarının öğrencisi sonuçta. Yarın belki psikoloji de bu sıralamanın arkasına eklenir, bilemem. Ancak emin olduğum bir şey var, öğrenciliği biten kişinin önce kendisine sonra da yaşadığı dünyaya bir katkısı olmaz. Sadece üniversiteye gidip bir bölümü okumakla da olmaz. Öğrenme işi iki şekilde de devam etmeli. Teorik ve pratik.



-Bu okuma hastalığı çocukluktan mı geliyor?


Yani ailemin her bireyi okuma düzeni olan insanlardı. Bu düzen de öyle uyumadan önce üç beş sayfa okumak değildi. Okumak için gün içerisinde zaman yaratmaktı. Okumayı öğrendiğim zaman babam her hafta iki kitap hediye ederdi. Kendisi de kitabını okurdu. Annemin de elinde her zaman kitap görürdüm. Bana hediye edilen kitaplar bir yerde yığılıp birikti. Sonrasında adam o kadar zahmet edip alıyor, okuyayım diye başladım ve bu zamana kadar geldi. Tabii ki bana sürekli kitap oku demek yerine, kendilerinin okuması ve bunu göstermesi de belki de gizli bir ebeveynlik taktiğidir bilemiyorum. Şu da var; bunu hiçbir zaman bir hastalık değil de bir tedavi olarak gördüğüm için okumayı sevdim.


-Yazmaya nasıl başladınız, yer üstü edebiyatı yetmedi mi yeraltı edebiyatı yapıyorsunuz?


Burada şunu belirtmekte fayda var. Yeraltı Edebiyatı diye ayıranlar, kimin belirlediğini bir türlü anlayamadığım ve kime sorsak farklı kriterler sıralayacakları o meşhur otoritelerdir. Yazı dili, yaşadığı günde dönen herkese Yeraltı Edebiyatı yazarı diyorlar. Fakat, Yeraltı Edebiyatı hiçbir zaman edebi gerekliliklerden uzaklaşarak yazmak demek değildi. Tabii insanlar bunun da kolayına kaçarak yazmadaki beceriksizliklerini Yeraltı Edebiyatı’nın altına gizlediler. Bugün John Fante, Chuck Palahniuk, Comte de Lautreamont, Hakan Günday gibi edebiyatın sihirbazlarını okuduklarında, kurgu, teşbih gibi unsurların ustaca işlendiğini ve aslında güçlü bir edebi yanı olduğunu göreceklerdir.


- Türkiye'de yeraltı edebiyatının durumu ne?


Nasıl olduğunu bilemem ama her dönemde çoğu zaman arka planda kalmak zorundaydı. Çünkü insanlar canlarını sıkan gerçekleri yüzüne vuran, hayatla aynı vebaya tutulmuş, insanların, dünyanın huzursuzluğunu derisinde taşıyan bir türe yaklaşmaktan çekindiler. Gayet de normal aslında. Yeteri kadar derdim varken neden bir de zihnimi sıkıntılı kelimelerle yorayım diye düşünüyorlar. Fakat betonun ortasındaki deliği, üzerine halı örterek kapatamazsın. Bunu gördükleri zaman da umarım kendiler için geç olmaz. Türkiye’de edebiyatın durumunu tartışmak gerekiyor ki, sonrasında Yeraltı Edebiyatı’na sıra gelebilsin. Çünkü okur her zaman akıllıdır. Bir süre sonra aptallığı sezer. Belki yaşı ilerleyince, belki yeni şeyler keşfedince ama muhakkak iyi olan, okurun gözünde bir süre sonra olması gereken yere gelir. Umarım, yazma işini iyi yapan herkese, hayattayken değer verebilecekleri kadar erken farkındalık yaşarlar.


-Tarzını beğendiğiniz, kendinize yakın bulduğunuz yazarlar var mı?


Tarzını ya da zekasını beğendiğim çok yazar var. John Fante, John Kerouac, Neil Gaiman, Vladimir Nabokov, Hakan Günday, Alper Canıgüz, Douglas Adams şu an aklıma gelenler. Ancak yakın bulmak tehlikelidir, keza buna da ben değil okur karar vermelidir bence. Çünkü en iyi hırsızlar ya reklamcılardır ya da yazarlar. Yani ne zaman esinlenseniz, bilin ki biraz da çalıyorsunuzdur. Bu nedenle bir roman üzerinde çalıştığım zaman, roman okumaktan uzak dururum. Ancak şunu da unutmamak gerekir, yazmak ve yazıda kendinizi geliştirmek için olabildiğince okumanız gerekir. Sonuçta bundan dört yüz yıl önce Shakespeare her duyguyu aç gözlülükle işledi. Siz yeni işleyiş biçimleri aramak zorundasınız. Derdiniz iyi yamaksa eğer tabii. Yazarken çalıp çalmadığınıza da sizin vicdanınız karar verir. Sonunda muhakkak seçici olan okur bunu görecektir elbet. Çünkü yazma konusundaki en önemli unsur özgünlüktür.


- Son okuduğunuz kitap hangisi?


Neil Gaiman – İskandinav Mitolojisi


-Yeraltı edebiyatının daha üst sıralara çıkması için yazarların mı daha çok efor sarf etmesi yoksa okurun onlara yönlendirilmesi mi gerekir?


Yazarların hepsi ne isterse onu yazar ve okur da ne isterse onu okur. Burada net bir kriterden bahsetmek zor. Ancak kültür ve yaşayış biçimi olarak sanırım Yeraltı Edebiyatı her zaman kendi içerisinde bir avuç okurla devam edecek. Fakat gerçekten meraklı olan her okur, birçok türden de haberdar. Tabii ki günümüzün medyası neyi sunuyorsa, ne göz önündeyse insanlar ona yöneliyor. Burada sorun kültürel olarak yaşadığımız bir öğrenme sorunu. Akdeniz iklimi insanın birçoğunda hap bilgi ile öğrenmenin gerçekleşebileceği algısı var. Yani bana bir şeyi anlatarak zaman kaybettirme, işime yarayacak kadarını ver yeter durumu var. Çoğunluğunda bu var en azından… Fakat öğrenme araştırma ile sağlanır elde etme ile değil. Elde edilen bilgi, başka bir durumu kurtarmak için işe yarar. Araştırılıp öğrenilen bilgi ise kalıcı olur. Belki de insanlar artık sosyal medyada birilerinin var olup olmadığına bakmak yerine, gerçekte nasıl var olduklarına baksalar, her şeyin “gerçeğinden” haberdar olabilirler.


-Sadece küfür/ erotizm içeren kitaplar hakkında görüşünüz nedir? Yeraltı edebiyatı sadece bunları mı içeriyor?


Yıllardan beri hep aynı mottoyu duyuyoruz. Seks satar. Elbette öyle. Ancak sadece küfür ve erotizm ile yürüyen hiçbir iş başarıya ulaşmaz. Eğer öyle olsaydı bugün sinemada batık Türk filmi olmazdı. İçlerinde küfür ve erotizm olan işler eğer Nabokov’un eserlerinde olduğu gibi ustaca işlenmişse hiçbir sorunum yok. Geri kalanı için de görüşüm, boku ne kadar cilalasan da altın gibi parlamazdan öteye gitmez.

Yeraltı Edebiyatı’nın da sadece bunlardan ibaret olmadığını görmek için yukarıda, iki soru öncesinde belirttiğim yazarları okumaları yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Yine yukarıda söylediğim gibi, hap bilgi ile öğrenme olmaz. Bilgiyi araştırarak elde edip kalıcı kılmak lazım.


-Günümüz edebiyatı ile geçmişteki edebiyat arasında ne fark var özellikle dil ve edebi sanatlar açısından?


Edebiyat çoğu zaman dönemiyle paralel ilerlemiştir. Geçmiş ve günümüz edebi dili arasında elbette ki farklar olması gerekir. Ancak buradaki fark, yazı dilindeki basitlik demek değil. Kullanılan kelimelerin ya da bahsedilen şeylerin değişmesi. Örneğin monarşiyi görerek büyümüş ve monarşinin içinde yetişmiş, büyük savaşlara tanıklık etmiş, vebadan insanların öldüğü, basitçe şofbenin olmadığı bir dönemde yaşamış yazarla, cep telefonundaki küçük kamerasından Amerika’daki arkadaşı ile yatağından kalkmadan görüşebilen bir yazarın aynı sıkıntıları yazması biraz zorlama ve yapay kalır. Bazen yeni dönem yazarlarında bunu görüyorum, zorlama bir üslup, iterek kurulmuş cümleler, maalesef dile de edebi sanatlara da katkı sağlamıyor. Günümüzde iyi olan her yazarın dili hala mükemmel ve edebi sanatları da ustaca kullanıyorlar. Bahsettiğiniz şey edebiyat diye basılan saçmalıklarsa, onları bu yazarları irdelediğimiz gibi incelemek sadece zaman kaybı. Bir okur olarak da bir yazar olarak da zaman kaybı.


-İlk kitap "Kral Soytarı Donu Giyer" nasıl doğdu?


Büyük bir şeyden sonra doğmadı. Zaten kitap da çok matah bir şeyden bahsetmiyor. Yazmak isteyen bir adamın, hayatta kalmak için yapmak zorunda olduklarından bahsediyor. Çarlık Rusya’sı ile günümüzdeki dönem arasında edebiyata verilen değerin hala aynı olmasını eleştiren bir iş. Beni yazmaktan uzaklaştıran ne varsa onu yazdım diyebilirim.


- "Kral Soytarı Donu Giyer" i ilk elinize aldığınızda ne hissettiniz?


Hiçbir şey. Çünkü roman bittiği gün, son cümleyi yazdığım an, kitabın basılıp satışa çıkmasından daha da değerliydi benim için.


-Neden ilk kitaba böyle bir isim seçtiniz?


Kitabı yazarken adını düşünmemiştim. Karakterin kurduğu bir cümleydi sadece. Aslında her şeyi özetledi. O nedenle bu ismi seçtim. Yayınevim bu konuda özgür bıraktığı için de şanslıydım sanırım.


-Hayat ve insanlığın amacı nedir?


Bu soruya cevap bulabildiğim gün, yazmayı bırakırım.


-"70’lerin Tuvaleti" ikinci kitabın adı da dikkat çekici nereden buldunuz? ( bu isim bana Tarantino'nun "Rezervuar Köpekleri" filmini ve Metin Uca'nın "TÜH" kitabını çağrıştırdı)


O kadar abartılı bir durumdan gelmiyor romanın adı. Yani Tarantino’nun Rezervuar Köpekleri filminin adı biraz efsanevi bir hikayeye dayanıyor. Bilindik de bir hikaye aslından son dönemlerde. Tarantino bir film kiralama dükkanında çalışırken, müşterinin birine bir film önerir. Film Fransız yapımı bir filmdir “Au revoir les enfants” der ve adam filmin adını anlamaz, kızarak “Reservoir Dogs falan istemiyorum.” der. O filmin adı buradan gelir. Ama maalesef ki benim romanım için daha basit bir sebep var. Roman bin dokuz yüz yetmiş beş yılında geçiyor ve aslında her şey bir otelin tuvaletinde başlıyor. Parçaları birleştirince çok zor olmadı. Sanırım hikayenin geçtiği yıl ve romandaki olayın merkezi, okur için işi yeteri kadar merak uyandırıcı kılmaya. O nedenle çok düşünmedim.

Metin Uca ve kitabı hakkında ise bir bilgim yok.



-"Ucuz Serseriler & Öfke Sirki" son kitabınız için neler söyleyeceksiniz?


Herkesin var olmak istediği bir dünyada, işleri tersine çeviren ve yok olmak isteyen bir karakterin hikayesi sadece. Özlem Gündoğdu’nun dediği gibi “Bu bir kişisel yıkım romanıdır.” demekten başka bir şey söylemek gereksiz yere cümleyi uzatmak olacak. İnsan en çok da kendisinden korkmalı sonuçta. Sadece iki anlatım türünü, kahraman bakış açısı ve üçüncü bakış açısını aynı anda kullandığım ilk romanım. Bu nedenle diğerlerinden daha çok seviyorum diyebilirim.


-İlham kaynağınız ne, nasıl yazıyorsunuz?


İlhama çok fazla inanan biri değilimdir. Siz istediğiniz kadar dağda, bayırda, deniz kenarında ilhamı arayın, gelmeyecektir eminim. O sayfanın başına oturmadan, bir paragrafa girebilmek için saatler harcamadan, defalarca taslak yırtıp atmadan, kıçınız, beliniz, beyniniz uyuşmadan o ilham gelmez. Evet yeni insanlarla tanışın, gezin, kültür ve dil öğrenin, yeni şarkılar dinleyin, yaşayabildiğiniz kadar yaşayın ama ilhamı bunlarda aramak gibi bir kolaycılığa kaçmayın. Çünkü yazmaya karar verdiğiniz o an aynı anda her şey ve hiç olmak zorundasınız ki, kendinizle çatışarak yazdığınız şeyi piç etmeyin. Bir yerden gelmesini beklediğiniz ilham da sadece yazmaya korkmayacağınız şeyleri düşündüğünüzde yazmanızı sağlar. Bu da sizi bir yazar değil bir korkaktan başka bir şey yapmaz. Hiçbir zaman beni rahatsız etmeyen şeyleri hiç yazmadım. Bu da ilham değil beni güdüleyen şeydi. İlhamın da yazmak için ayırdığım zaman olduğunu fark ettiğimde anladım. İnsan yazarken daha akıllı oluyormuş. Bu benim cümlem mi diyebilecek kadar aklınızı şaşırtabiliyorsanız zaten ilhamı da yakalamışsınız demektir. Nasıl yazdığıma da gelince, belirli bir formülüm ya da sırrım yok. Benim için oldu diyene kadar yazıyorum. Kendi zihnimle dalga geçene kadar yazıyorum sanırım. Ancak nasıl olduğuna dair net bir farkındalığım yok.


-Yazarken tercihiniz ne; kalem, daktilo, klavye?


İlk romanı yazarken bir bilgisayarım yoktu. Ancak daktilom vardı. Bu nedenle daktilo tercihim. En azından ilk taslak için. Yazmak için şu olmazsa yazamam dediğim bir durum yok. Ancak daktilo ve bilgisayarı, kalemle yazmaya tercih ederim. Zihnim yeterince yazarken yoruluyor ve o sırada parmaklarımın kafamdaki cümlelerin hızına yetişmesi için sanırım tuşlara basmak daha kolay geliyor.


-İstanbul gibi büyük, karışık, kalabalık bir şehirde olmanızın yazdıklarınıza etkisi var mı?


Elbette ki var. Sonuçta beni rahatsız eden ne varsa hepsini bir metropolde bulmak kolay. Fakat yazmak için sakinlik aramam çünkü yazmak işi bilişsel olarak yeteri kadar zihni kalabalıklaştırıyor.


- Müzik sizin için ne ifade ediyor? Neden Rock'n Roll?


Müzik, bütün türleri ve bu türleri icra ederken kullanılan yüzlerce farklı dili ya da enstrümantal içerikleri kullanarak milyonlarca zihne aynı şeyi düşündürüp, hissettirebilecek, sesin ve sessizliğin uyumunu mükemmelleştiren bir olgu. Yani dünyayı güzelleştiren en büyük buluşlardan biri.


Rock’n Roll’a gelince de, Yeraltı Edebiyatı ile aynı annenin çocukları olduğunu düşündüm her zaman. Birinin gitarından çıkan notalar, birinin sayfaya işlediği harfler. Aralarındaki tek fark kullandıkları araç. Sanırım bu yüzden Rock’n Roll. Ayrıca Yeraltı Edebiyatı ve ardından gelen Beat kuşağının temsilcileri ile aynı dönemde peydah olmuştur. Keza Bob Dylan’nın Nobel Edebiyat Ödülü almış olması da bu fikri destekler diye düşünüyorum.

21- Türkiye'de Rock'n Roll'un durumu ne? Sanki belli bir grup kendi aralarında, kendileri için müzik yapıyor.


Sadece Türkiye’de değil bütün dünyada, aynı edebiyatta olduğu gibi müzik dünyasında da işler benzer şekilde sürükleniyor. Kolay, hızlı ve çabuk tüketilen bir düzeyde gidiyor. Türkiye’de Rock ve Rock’n Roll ile uğraşan çok fazla kaliteli isim de var. Ancak bu işin kültürü gereği sanırım önce kendi aranda kendin için müzik yapmak zorundasın. Bunu değerli ve güzel kılan şey de bu. Önce böyle başlar sonra senin gibi düşünen insanlar olduğunu görüp büyürsün. Burada kritik nokta olduğun şeyden şaşmamak sanırım. Bunun için de Gaye Su Akyol tek başına yeterli bir örnek olacaktır diye düşünüyorum.


- Sizce Rock'n Roll'un kralı kim? ( gelmiş- geçmiş-şimdi fark etmez)


Çoğunluk Elvis dese de benim için öyle diyemem. Neonlu tabelalarda Elvis’in adı yanıp sönse de benim için tek bir sanatçıyı buraya yazmak ahmaklık olur. Bin beş yüz şarkıdan oluşan ve içerisinde sadece Rock’n Roll olan bir listem var. Bir ara sadece o listeyi paylaşmak için tekrar görüşebiliriz. Şimdilik ROLLING STONES – THE DOORS – PINK FLOYD – MYLES KENNEDY diye birkaç genelleme yapayım. Türkiye’de de Gaye Su Akyol. Gerçi artık dünya da farkında kendisinin.


- Müzikle devam edelim, arama motoruna yeraltı müzikleri - yeraltı edebiyatı müzikleri yazınca listeler çıkıyor. Siz bunları dinlediniz mi? Fikriniz ne?


Bunu ilk defa duyuyorum. Eğer müzik dinleyeceksem, hazırlanmış bir listeye uymayı tercih etmem, kendi listemi ya da dinlemek istediğim sanatçıyı dinlerim. Önerilere elbette açığım ama bu hiçbir zaman genelleme içeren bir başlık altındakini bana kabul ettirmez. Kişinin de kendi zevkini tanıdığını düşünerek bu tarz çerez ve kolaycı hazırlıklara yönelmeyeceğini düşünüyorum. Yani Yeraltı Edebiyatı’nın krallarından biri olan Bukowski, klasik müzik dinlediğini defalarca romanlarında yazdı. Peki bu listeleri hazırlayanlar Yeraltı Edebiyatı’na ve yazarlarına ne kadar hakim olabilir. Fakat buna benzer hazır içerikler hazırlayan arkadaşların fikri ilginç olabilir; mesela Mozart ve Bob Dylan değişik bir ikili olabilirmiş.


Şaka bir yana eminim ki buna benzer genellemeler varsa o listeden çok kaliteli bir sonuç alınmaz. Yine de zevkler ve renkler diyerek bir klişe ile herkes kendisini avutabilir.


-Film tercihleriniz nasıl? Son izlediğiniz film hangisi?


Tür olarak ayırmak yerine (bilim-kurgu, polisiye, korku vb.) yönetmene göre tercih etmek daha kolay oluyor sanırım. Ayrıca herkesin etrafında sinefil bir arkadaşı vardır diye düşünüyorum. Şanslıyım ki çocukluk arkadaşım bu konuda haddinden fazla bilgiye sahip. Burada biraz kolaycılığa kaçıyor olabilirim ama en azından zevkine güvendiğim ve teyit edebildiğim birinden öneri alabiliyorum. Çünkü çekilen o kadar çok iş var ki hepsini takip etmek çok zor. Son izlediğim iki film aklımda Joker ve Cinayet Süsü. Burada soruyu vizyonda olan olarak alıyorum.


-Günlük yaşam döngünüz nasıl? Vazgeçemediğiniz alışkanlıklarınız var mı?


Aslında herkesin komşusu nasılsa ben de öyleyim, bilindik bir döngü yani. Sadece son birkaç aydır sabit durmamaya dikkat ettiğim bir süreçteyim. Yani durmak yerine hareket etmeyi tercih ediyorum. Boş boş tavanı izleyerek bir bok olmayacağını herkes bilir. Bende bir duygu uyandırmayan hiçbir yerde ben de yokum. Yani bir şey beni öfkelendirmiyorsa, mutlu etmiyorsa, üzmüyorsa, heyecanlandırmıyorsa orada ben de yokum. Bu yüzden son zamanlarda günlük yaşantımın çok az bir kısmı sabit geçiyor son zamanlarda. Bu hız içerisinde de ne bir şeye ne de birine karşı bir alışkanlığın gelişmiyor. Yeni cümleleri yeni olaylar ve kişiler getirir. Yarın hayal fabrikasında yeni bir gün diyebilmek için biraz da sabitlikten kaçmak gerekir.

Son olarak da bütün insanlık gibi, ertesi güne uyanacağıma emin bir yüzsüzlükle uyumak oluyor sanırım.


-Sosyal ağlarla aranız nasıl?


Pek bir aram olduğu söylenemez. Ayak uydurmayı tercih etmesem de iyi şeylerin olduğunu gördüğüm sosyal medya mecraları var. En azından çöpün içinde birkaç parça pırlanta var ve yavaş yavaş da artıyor. Ancak özel hayatımın her anını ya da aklımdan geçen her şeyi paylaşmıyorum. Kim olduğumuzu anlamadan var olmaya çalışılan her mecra, sonunda büyük bir zihinsel boşluk bırakır. Yani sürecin çoğunlukla şöyle olduğu bir ortam düşün; bir Budist faşizme karşı tepki göstermek için kendisini yaktı, birileri klozetine oturup sıçarken bu görüntülere denk geldi, faşizmin ne kadar büyük bir bela olduğundan bahseden bir yazı ile birlikte bu görüntüleri paylaştı, kıçını sildi, sifonu çekti ve artık dünya faşizmin farkına vardı. Mükemmel bir tatmin olma yöntemi! Sadece insanların kendi aptallıklarını gizleyip, egolarını tatmin ettiği bir yer değil elbette. İnsanlara bir şey anlatmak isteyenler de var içlerinde. Hatta çok güzel işler için de organize olmayı sağlıyor elbet. Fakat bu mecralarda var olmadan önce, gerçek hayatta var olmayı öğrenmeliyiz. Belki zamanla ben de sosyal ağlarla aramın nasıl olduğunu düşünebilecek “farkındalığa” erişirim! Tabii gerçekte ne olduğumu anladığım zaman.


-Genç yazarların artması konusunda ne düşünüyorsunuz?


Gençlikten kastımız ne burada? Yirmilerinin başında mı? Eğer öyleyse pek bir şey düşünmüyorum. Eğer popülerlik dışı gerçekten iyi işler ortaya koymak içinse bu çaba, gençlerin yazması da basılması da her zaman iyi bir gelişmedir. Fakat çerez kitaplardan ve yazarlarından bahsetmiyorum. Anlaşıldığını umuyorum. Elbette herkes yazmalı, insan yazarken daha akıllı oluyor diye daha önce belirtmiştim. Herkes kitap çıkarmalı mı derseniz, buna ticareti mi yoksa edebiyatı mı önemseyecek olan yayınevleri ile, edebiyat mı popülerlik mi seçimini yapan okur karar veriyor elbette. Yani Fante’de on seki yaşında yazdı yirmi iki yaşındayken romanı yayımlandı sonuçta. Bu da Yeraltı Edebiyatı’nın doğmasına sebep oldu. Anlayacağınız ben böyle bir gençlikten bahsediyorum.


-Bu genç yazarların çoğu "watt pad" de. Watt pad hakkında ne düşünüyorsunuz?


Watt pad hakkında çok bilgim yok. Neler olup bittiğine dair merak edip bakmadım açıkçası. Sadece hızlıca bir şeyler yazan bir sürü insan olduğunu biliyorum. Yazmak için yazanlar olduğunu yani. İçlerinde elbette ki iyi olanları vardır onlar da ne kadar görünür olur bilmiyorum. Tarih her zaman, mecrası ne olursa olsun bir sürü çöp yazarı çıkarırken bir sürü de iyi yazarı yuttu sonuçta. Gogol’un döneminde de watt pad dediğiniz mecra, o dönemin saray ve lüks düşkünü okurların, kendilerini övmeleri için para verdikleri yazarların yazdığı romanlarla oluşan kütüphanelerdi. Baktığınızda kütüphane ancak nitelik ve nicelik olarak buradaki sistemle aynı.


-Yeni projeler, içinizde kalan yazamadıklarınız var mı? Yeraltı hazineleri devam edecek mi?


Yeni roman üzerinde çalışıyorum. Yazdıklarımın arasında içimde kalan, keşke yazsaydım dediğim bir şey yok. Bundan sonrasında da olmayacağını düşünüyorum. Çünkü o zaman o iş tam olmamış demektir. Kiminin çöplüğü kiminin hazinesi diyelim.


-Okurlarımıza son olarak ne söylemek istersiniz?


Birileri karar verdi diye bir şey ne iyi ne de kötü olamaz. Okuyun, izleyin, dinleyin, görün, buna siz karar verin.

…ve her zaman Rock’n Roll’a…



Hazırlayan: Özgün Onat

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube