MAYMUNA TECAVÜZ VE AIDS

En son güncellendiği tarih: May 6



90’ların başında, biz henüz ilkokul çocuğu iken çok yaygın bir haberdi AIDS hastalığı. Özellikle Sovyet Rusya’nın çöküşüyle Türkiye’ye gelen Rus hayat kadınları ile fuhuş patlamış ve haberlerde sık sık AIDS vakaları ekrana düşer olmuştu.


Bu bilgi nasıl ortaya çıktı bilinmezdi ama biz çocuklar arasında bile hastalığın kaynağının maymunlar olduğu, bir sapığın maymunlara tecavüz etmesiyle mikrobun insanlara bulaştığı konuşulurdu. Bu bilgi nerede üretildi, İç Anadolu’nun bozkır köyündeki çocuk grubunun sohbetine nasıl düştü şu an biliyorum artık. Amma ve lakin bu söylenti tüm ülkeye yayılmış bir söylentiydi. Bilimsel mi yoksa dedikodu mu bilmiyorduk. Bizim için gerçek ve inanılmaz bir vakaydı.


Aradan onlarca yıl geçti ve geçen günlerde köy otobüsünde Mersin’e gelirken önümde oturan iki genç arasındaki sohbete istemeden kulak misafiri oldum. O kadar ki okuduğum kitabın içeriği bile aklımdan çıkıp gitti. Gençler; Afrika’da ‘’Yeşil Maymun’’ diye bir maymun cinsinin yaşadığını, bu hayvanların kanında AIDS hastalığına sebep olan HIV virüsü bulunduğunu, sapkın bir kabilenin bu maymunlara tecavüz ettiğini ve hastalığın buradan dünyaya yayıldığını, hatta fuhuş yüzünden yayılan bu hastalığın Allah tarafından günahkarları cezalandırmak için yayıldığını hararetle anlatıyorlardı. İşte o anda bu satırları yazmak boynumun borcu oldu.


AIDS (Acquired Immune Deficiency Sydnrome)

İlk vaka 1981 yılında ABD’nin Los Angeles şehrinde Dr. M.S Gottlieb tarafından kendisine başvuran dört hastada tanımlanamayan bir virüs ile ortaya çıktı. Dr. Gottlieb bu durumu Hastalık Denetim Merkezi’ne bildirdiği zaman aynı tür şikâyet ve belirtileri taşıyan vakaların orada da olduğunu gördü. Amerikan kamuoyu ve tabi ki dünya kamuoyu bu vakaların basına düşmesi ile yeni ve tedavisi olmayan bir tehditle yüzleşti.

Aslında bu ilk vaka değildi. Hastalığın asıl merkezi New York’tu. 1979 ilkbaharında eşcinseller ve uyuşturucu bağımlıları arasında görülen ilk olaylar pek umursanmadı. Genel kanaat bırakın ölsünlerdi.


AIDS hastalığının en belirgin özelliği kandaki alyuvarları yok ederek bağışıklık sistemini çökertesiydi. Virüs etrafında bir protein ağı örmekte, bu proteinler alyuvarlara yapışıp içlerinde eriyerek ölümcül sonuçları beraberinde getirmekteydi. HIV diye bilinen bu virüs alyuvarların dışında beyine ulaşıp ağır hasarlar bırakmaktaydı. AIDS’ten ölenlerin otopsi raporlarının %80’inde çok ciddi beyin hasarları tespit edilmişti. Daha önceleri koyunlardan bulaşan VİSNA virüsünün beyinde bıraktığı hasarlar gibi.


Hafif ateş, bağırsak bozukluğu ve üşütme belirtileri gösteren AIDS hastalığı birkaç hafta sonra kaybolup giderken birkaç yıl sonra yeniden ortaya çıkıp ölümle biten neticelere sebep oluyordu. İlk çıktığı yıllarda erkekten erkeğe cinsel yolla bulaşan bu hastalık pek çok dindar çevrede tanrının laneti olarak, azgınları telef ettiği için güzel bir haber olarak karşılansa da ilerleyen yıllarda toplumun pek çok kesimine sıçrayıp canlar almaya başlayınca herkesin aklı başına gelmeye başladı.


Keza virüs kan yoluyla, hamam böcekleri, çe-çe sinekleri ve tahta kuruları ile de bulaşabilmekteydi. Tüm dünyaya hızla yayılan virüs özellikle sıcak ve tropikal bölgelerde daha hızlı yayılmaktaydı. Yayılmanın şiddeti fakirliğin, cahilliğin, hijyenin az olduğu bölgelerde daha da belirgindi.


Bu süreç buz dağının görünen yüzüydü. Derinleri ise bambaşka dünyaydı.

Burada kesip yaklaşık 40 yıl önceye gidelim.


İkinci dünya savaşıyla birlikte dünyaya hâkim olmak isteyen Almanya ve Japonya hakimiyetlerini mutlak kılacak silahların peşine düştüler. Özellikle Japonya yoğun Çin nüfusunu kıracak ve boşalan alanları kendi hakimiyeti ve nüfusu ile dolduracak silahların peşine düştü. Bunun için bulaşıcı ve öldürücü mikroplar geliştirmek için çabaladı. Fakat savaşın süreci ve sonucu onları emellerinden uzaklara savurdu.


Yıllar içinde dünyanın süper gücü ABD bu silahları geliştirdi. Hatta Kore Savaşı’nda bulaşıcı hastalık yüklü milyonlarca sineği Kuzey Kore ve Çin kuvvetlerinin üzerine saldı.

Gelelim bizim AIDS’e.


Kuvvetli bir iddiaya göre 37. ABD Başkanı Nixon göçüp gitse de dünyadan, insanlık tarihine izleri silinmez bir hastalık bıraktı. Bradford Üniversitesi’den Alastair Hay, yaptığı araştırmalar sonucunda Pentagon arşivlerinde Nixon dönemine ait bağışıklık sistemini çökertici virüs üretme çalışmalarına ait belgelere ulaştı.


Konu irdelenince Savunma Bakanlığında Araştırma ve Teknoloji Bölümü’nden sorumlu bakan yardımcısı Dr. Donald MacArtur’un 1969 yılında yetkililere sunduğu raporda ‘’ 5-10 yıl içerisinde bağışıklık sistemini çökertecek yeni ve bulaşıcı bir hastalık üreteceklerini belirttiği ortaya çıktı.


Dr. MacArtur bu düşüncesini gerçekleştirmek için 10 milyon dolar bütçe istedi ve aldı.

Robert GALLO yeni virüs projesinin başına getirildi. Virüs üretim yeri Maryland Adası’nın Fort Detrick Askeri Üssü’ydü. 1975 yılına kadar burada çalışmalar çok gizli ibaresi ile yürütüldü. 1975 yılında dünyada esen savaş karşıtı sesler ve hümanizm akımlarının etkisinde kalan siyasiler oluşturulan uluslararası protokol çerçevesinde bulaşıcı hastalık yayan kitle imha silahlarının üretilmesini, depolanmasını ve kullanılmasını yasaklayan bir anlaşmaya imza attılar. İmzalayanların içinde ABD de vardı.


Oysa işler göründüğü gibi değildi. Düşmanın alt edecek hatta kökünü kurutacak bir güçten geri kalmak istemedi ABD. Askeri üs isim değiştirerek Kanser Araştırma Merkezi oldu. Fakat yönetim değişmedi. İşin başında yine GALLO vardı. 1977de yeni bir bölüm kuruldu. Uzaya giden ve gelen astronotları karantinaya alma birimiydi. Böylece her türlü denetimin dışına çıkıldı. Bu kılıf hem barışçıldı hem de çok tehlikeliydi.


Sıra yıllar içinde yaratılan virüsün denenmesine geldi. Soğuk savaşın iyice kızıştığı zamanda farelerle filan uğraşılacak zaman değildi. Kısa yoldan kesin sonuçlara ulaşılmalıydı. Zorla yapılacak testler basının eline düşerse, Sovyetler bunu iyi kullanıp dünya kamuoyunu ABD aleyhine çevirebilirdi. Bu nedenle gönüllü deneklere ihtiyaç vardı. Kim öldürücü virüsün vücudunda denenmesine izin verir ki…

Sadece hayattan umudunu kesmiş insanlar yeni bir hayat uğruna bu riske girebilirdi. Kaybedecek bir şeyi olmayan insanlar.


İstenen tarife uygun kişiler şak diye bulundu. Uzun tutukluluk veya müebbet yemiş mahkumlar. Zaten hapishanede çürümeye mahkûm edilmişlerdi ki ölümden beter.

Bu çürümüş hayatlara umut verildi. Virüsü üzerinde denemelerine izin verirlerse hayatta kaldıkları taktirde serbest bırakılacaklardı. Umut fakirin ekmeği misali bu mahkumlar anlaşmayı kabul ettiler. HIV virüsü verilen denekler birkaç hafta sonra hastalandılar. Belirtileri yüksek ateş, bağırsak bozuklukları ve üşütme belirtisiydi. Birkaç gün süren bu hastalık kısa sürede geçti ve istenen ölümcül sonuçlar ortaya çıkmadı. Askeri kaynakların istediği sonuçların çok gerisindeydi. Harcanan onca zaman, akıtılan onca para düşman askerlerinin birkaç gün altına sıçmaları için değildi. Çalışmalar başarısızlıkla neticelendiği için çalışma durduruldu.


Tabi mahkumların avukatlarına verilen anlaşma belgeleri vardı. Neticede denek mahkumlar salıverildi.

Gözden kaçan bir detay vardı. Laboratuvar ortamında gözlenen virüsün birkaç haftalık kuluçka dönemi insan bedeninde 1-5 hatta 10 yıla kadar çıkabiliyordu.

Uzun tutukluluk yıllarının ardından salıverilen mahkumlar soluğu New York’un renkli gecelerinde aldı. Ve virüs dünya hayatına merhaba dedi.


İlk bulgularda eşcinsel ve uyuşturucu bağımlılarında görülmüştü. Sebebini bulmak hiç de zor olmadı. Onlarca yıl hapishanede kalan erkek mahkumlar, cinsel dürtülerini bastırmakta güçlük çekince hücre arkadaşları ile bazen gönüllü bazen zorla cinsel ilişkiler yaşamışlardı. Efsane film Esaretin Bedeli’ni hatta Prison Break dizisini hatırlarsanız beni daha iyi anlarsınız. Bu cinsel hayatı alışkanlık haline getiren virüs taşıyıcısı mahkumlar sivil hayatlarında da alışkanlıklarını sürdürmekte zorlanmadılar. Tabi bu sadece eşcinsellerle sınırlanmadı. Fuhuş dünyasında hızla yayıldı. Kadınlarda da sık görülmeye başlandı. Hatta lezbiyen ilişki yaşayan onlarca hasta tespit edildi.


A BD’den Almanya, Danimarka ve Avustralya’ya sıçradı. Virüsü getiren kişiler ABD’ye seyahat etmiş ve eşcinsel ilişki kurmuş kişilerdi. Öylesine yayıldı ki Kızılhaç’ın savaş bölgelerine taşıdığı kanlarda bol miktarda HIV virüsüne rastlandı. Örneğin Uganda-Tanzanya sınırındaki savaş mağduru kişilere verilen Kızılhaç kan bankalarında ki kanlar AIDS’liydi.


İslam ülkeleri bu virüsten uzun bir süre uzak kaldı. Kayda geçen hiçbir vaka yoktu. Ta ki 1984 yılında S.Arabistan’da görülene kadar. Bu tarihte 2 Müslümanda bu virüs tespit edildi. Bu hastalarda cinsel yolla değil, ABD’den gelen kan nakli ile hastalığı kapmışlardı. Dünyadan yükselen sesler önü alınmazsa ABD’nin başı büyük beladaydı. Üst üste dünya AIDS kongreleri toplandı. Dünya bir felaketle karşı karşıyaydı.


Pislikten kurtulmanın çeşitli yolları vardır. Pisliği gizleyeyim derken iyice yayarsın. Buna sıçtı sıvadı derler.Bir başkası, kedi – köpek gibi hayvanların yaptığı gibi sıçtıysan üzerini örtersin. Daha bir başkası İngiliz siyasetinin sıklıkla yaptığı gibi sıçtıysan altından alıp bir garibanın altına koyarsın. İşte CIA desteği ile bu geleneksel taktiği kullandı ABD.

İlk kez Atlanta’daki 1.AIDS Kongresi’nde ‘’yeşil maymun’’ teorisini ortaya attı Max ESSEX.

Teori şuydu; Afrika’da yaşayan bir maymun türü olan yeşil maymunların kanında STLV adını verdiği bir virüs tespit edilmişti. İncelenen yeşil maymunların %57 sinin kanında bu virüse rastlanmıştı. HIV’le ne alakası var demeyin. Onu da buldu. Bu yeşil maymun insanı ısırmış virüs oradan insana bulaşıp evrimleşmiş ve dünyaya yayılmıştı.


Bilim kongresinde köy kahvesinde konuşulur gibi ortaya atılan bu iddia Tv’lerde bangır bangır yayınlandı. Dünyaca ünlü saygın gazeteler bunu haber yaptı. Der Spigel dergisi sayfasına taşıdı ve patladı gitti.


Birkaç Japon bilim adamı iddianın saçma sapan olduğunu laboratuvar ortamında ispatlasa da kimin umurunda.Değerli bilim insancığı Max aynı iddiayı birkaç yıl sonra Brüksel’de yapılan AIDS kongresinde yeniden tekrarladı. Halk dilinde siyaseten esip gürlüyordu.Dünya Sağlık Örgütü’nün kayda geçen vakaların %70’inin ABD’de olduğu tespiti bile işe yaramadı. İş Afrika’nın başına kaldı.Kongo’daki elmas madenlerini ele geçirmekte zorlanan Belçikalılar dünya kamuoyu önünde Afrikalıları kötü göstermek için çıkış yerinin Kongo olduğunu iddia etti iyi mi.


Virüsün kaynağı dünya gündeminde Afrika’ya kaymaya başladı. Vicdanı olan insanlar düzeltmeye çalıştı. Afrika’da olsa, dünyaya buradan yayılsa, Osmanlı zamanında görülürdü, ABD’ye giden kölelerde görülürdü, Avrupa’ya göç eden siyahilerde görülürdü filan dediler ama kim tınlar. Havuz medyasının başı çoktan tutulmuştu.


Afrika’yı aklamaya çalışan vicdan sahibi insanlar ilginç bir olay tespit ettiler. Kenya’nın başkenti Nairobi’de tespit edilen hastaların tamamı çok pahalı fuhuşun yapıldığı yerlerdeki hayat kadınlarıydı. Bunlarda Avrupalı ve Amerikalı müşterilerle birlikte olmuşlardı. İspat için ucuz fuhuşun yapıldığı yerlerdeki kadınlarda tarandı fakat hiç hastaya rastlanmadı. İlk defa fakirlik hayat kurtarmıştı. Velhasıl kelam dünyaya laf anlatılamadı ve iş Afrika’nın üstüne kaldı.


Benim kanaatimce dünya nüfusunu kontrol altında tutmak isteyen bazı egemen güçler Afrika’ya bulaşmasını ve yayılmasını körüklediler. Bu nedenle zaten yoksulluk ve hukuksuzlukla boğulan sahipsiz Afrika’nın başına yeni bela sardılar. Bu nedenle dünyada en fazla AIDS’in etkilediği bölge Afrika.


Gelelim bizim maymun tecavüzü iddiasına.

Bakabildiğim kadarıyla dünya kamuoyunda bu yönde bir iddia yok. Öyleyse bizde nasıl var. Teorim şu; maymun ısırığı ortaya atılınca bu döndü dolaştı bizim memlekete maymun tecavüzü olarak geldi. Çünkü aklımızın bir bölümü hep kasıklarımızda. Sanatçı halktan beslenir derler. Bende bu başlığı seçtim. Az çok bilirim halkımı.

Başlığa ‘’AIDS’IN ARKA PLANI‘’ yazsam kimse tınmazdı. Ama maymuna tecavüz ciddi iş. Baksanıza benim çocukluğumdan bu yana AIDS’ın odak noktası değişmemiş.


Temmuzda görüşmek üzere hoşça kalın.

Sevgiyle kalın.



İnstagram Ümit Gürbüz Kader

Facebook Ümit Gürbüz sayfalarında tüm samimiyetinizle sorularınızı yazabilirsiniz.


Editör: Mehmet Keklikçi

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube