MÜREKKEPTEN DÖKÜLEN HAYAT

En son güncellendiği tarih: Nis 18



Baharı karşılamaya çalışan ılık bir şubat günü gelmişti o yakıcı haber. Hastaneden “Buraya gelmeniz gerekiyor.“ cümlesini duyduğu an bir şeyler kopmuştu içinde. Oysa sabah ne güzel başlamıştı; cıvıl cıvıl kuşlar, güneş… Ruhuna kar yağıyordu şimdi. En büyük hataydı babasını bırakıp gitmek. Altı yaşında, paranoya atakları geçiren annesi tarafından terk edildiklerinde bir süre boşlukta sallanmış sonra daha güçlü bir şekilde yeniden doğmuşlardı. Bir yanda Sağ olup olmadığı bile belli olmayan, ardından hiçbir bilgi bulunamayan bir anne, diğer yandan ise babasız kalmıştı şimdi. Annesinden nefret etmiyordu çünkü hem anne hem baba hem arkadaş olmuştu babası. Her şeydi onun için ve şimdi birden yoktu sanki hiç var olmamıştı. Mahalledeki liseden mezun olduktan sonra birkaç yıl babasıyla birlikte eczanede çalışmıştı. Sonra bir gün katlanmış bir gazete sayfası getirmişti babası. “Gitmelisin.” deyip göndermişti onu hosteslik eğitimlerine. Ne kadar gitmek istemese de tatlı bir gülümsemeyle “Elbet bir gün uçman gerekecek yuvadan.” demişti babası ve sarılıp ağlamışlardı. Şimdi memlekette cenaze işleriyle tek başına boğuşurken ışık hızıyla geçti her şey gözlerinden. “Gitmemeliydim, gitmemeliydim, gitmeyecektim…” Yıllarca birlikte onca mücadeleden hasarsız çıkmışken bu kadar hızlı bitmemeliydi her şey, bitemezdi. Boneyi kafasına geçirip morgda soluk bedenini görmüş, dokunmuş olsa da gerçek gelmiyordu bu anlar, gerçek olamazdı. Gerekli olan işler bittiğinde telefonu kırdı ve bir daha evden çıkmadı.


2 yıl sonra…

Yine ağlayarak uyanmıştı. Bu kaçıncı gün, hangi ay, hangi mevsim farkında olmadan geçip gidiyordu günler. Çok farklı umutlarla… Hostesken yaptığı birikimi evden çıkmadan harcıyordu son iki yıldır. Doğruldu ve sağındaki masada duran bardağa uzandı. Bardağı boş görünce yeni bir ağlama krizi geçirdi, bardağı duvara fırlattı ve zil sesini duydu. Israrla çalmadığı sürece kapıya bakmıyordu zaten. Bekledi. Yeniden yeniden ve yeniden çalınca kalkıp kapı gözünden baktı. Yine o gelmişti. Pilot arkadaşı Ceren. Çoğunlukla kapıyı açmıyordu. O endişeli bakan gözlerin üzerinde dolaştığını görmek istemiyordu. Ama Ceren kovulmasına rağmen ısrarla ziyaretine gelen tek kişiydi. Ceren annesinin hikâyesini bilmiyordu ama o, sonunun annesi gibi olacağını hissediyordu içten içe.

Evin içinde ara ara birtakım seslerin yankılanması ve o seslerle harmanlanan babasının ses tonu. Sıklıkla çalışma odasından ritmik bir şekilde isminin seslenildiğini duyuyordu…


“Hilal, kızım, Hilal!” Sanki babası elinde marketten aldığı malzemelerle kapının açılmasını bekliyormuş gibiydi. Sesleri her duyuşunda uyku haplarına sığınıyordu. Evden çıkmadan eczanede çalışma yıllarının avantajını kullanıyordu. İlaçları aldığı için rüya mı gerçek mi onu bile ayırt edemez hale gelmişti. Kapıyı yine açmadı ve Ceren’in kapıya bir şey bırakıp kırgın bir ifadeyle dönüp gitmesini izledi. Yerdeki eşya kalabalığının içinden ayaklarını sürüyerek geçip yeniden yatağa yöneldi ve çalışma odasından yine o ses yükselmeye başlamıştı. En son uyku hapını iki gün önce içtiğini hatırladı, beyninin yeniden uyuşmaya ihtiyacı vardı ama bu kez yapmadı. “Nasıl olsa ben de delireceğim, er ya da geç.” diyerek usulca sese doğru yürüdü. Defter sayfaları çevriliyormuş gibi seslerin arasından yine babasının ritmik sesi duyuluyordu. Bardağın içinde kalemler tıkırdıyordu ve titreyerek elini kapı koluna koydu. Gözleri kapalı derin bir nefes alarak sesleri dinlemeye devam etti. Korkuyordu. Son iki yıldır korkmaktan başka yaptığı tek şey kendini uyuşturup uyutmaktı. Yeter deyip kolu aşağı bastı, gözlerini açtı ve masasına doğru döndü. Masaya en son ne zaman oturduğunu hatırlamıyordu ama bu kadar karmaşık bırakmış olamazdı. İki yıl öncesine kadar oldukça obsesif ve düzenli bir insandı ve işi bıraktıktan sonra bir daha bu masaya oturmamıştı. Babasının vefatından sonra düzenli ve temiz olmanın babasını geri getirmeyeceğini anlayınca her şeyi olduğu gibi bırakmıştı. Odaya göz gezdirdi. Boş sayfalar yerlere saçılmış, bazı defterlerin sayfaları açık kalmıştı ve günlüğünün arasından yumuşak bir ışık yayılıyordu. “Sonunda!” Diyerek mırıldandı. “Sonunda ben de tertemiz delirip geldim arkandan anne, mutlu musun?” İnanamayarak tekrar tekrar gözlerini açıp kapadı. Yanaklarını tokatladı. Hayır, ışık kaybolmuyordu. Işık kaybolmadığı gibi kalemler bardağın içinde tıkırdamaya devam ediyordu, babasının sesi ismini seslenmeye devam ediyordu. Mantığı kapıyı kapatıp kaçmasını hatta evi terk etmesini söylese de içinde bir şeyler masaya oturması için baskı yapıyordu. Bir eli kapı kolunda diğer eli kalbinin üzerinde “E- e- efen-dim?” diye kekeledi. “Burda mısın? Hilal? Yaz. Defteri aç. Yaz. Hadi.” Duymuştu ama idrak edemiyordu. Şoka mı girmişti. Hepsini hayal mi ediyordu. Kımıldayamıyordu. Gözlerini irice açmış kapıda dikiliyordu. Ama bir yandan yoğun bir çekim hissediyordu. Sesi yeniden duydu. “Yaz Hilal. Hadi. Defteri aç.” Usulca masaya yaklaşıp sandalyeye oturdu. Ellerinin titremesine engel olamıyordu. Gözlerini yumuşak ışıktan ayıramıyordu. Bekledi ve ses yeniden yükseldi. “Fazla vaktim kalmadı kızım.” Telaşlandı. Babasını bulmuş ve yeniden kaybedecekmiş gibi ani bir hisle sayfaları çevirdi ve ışığın yayıldığı boş sayfayı buldu. Durmadan tıkırdayan kalemlerden birini aldı. Kalemi tutan parmaklarından vücuduna yayılan tuhaf bir akım hissetti ve o telaşla kalemi yere düşürdü. Loş ışıkta onu aramakla uğraşamazdı. Aceleyle yeni bir kalem seçti ve o akımı yine hissetti. Neler oluyor, diye sayıklıyordu kendi kendine. Neler oluyor, ne yazmalıyım, ne yapacağım? Babaaaa! Ne yazacağım? Ve içinden gelen yoğun bir hisle kocaman harflerle yazmaya başladı.


- BABA. BABACIĞIM. BURDAYIM. GELDİM.


O an da boş sayfadaki ışık canlandı, odanın tavanına doğru yükseldi, hızla döndü ve babasının silüetinde soluk bir hologram belirip yere indi, küçük bir çığlık kaçırdı boğazından ve yerinden sıçradı. Nefesini tutmuş, bir eli açık kalan ağzında donup kalmıştı. Karşısındaydı. Projektörden yayılan bir filmi izlemek gibi karşısında gülümseyen yüzüyle babası duruyordu.


- Sonunda yüreğini dinlemeyi başardın, dedi babası.

Usulca holograma yaklaştı. Elini uzattı ama eli hologramın içinden geçti ve hologramın dağılıp geri toplanan görüntüsü ona çocukluğundaki eski antenli televizyonu hatırlattı.


- Acı hissetmem, merak etme. Ama fazla vaktim yok. Uzun zamandır sana ulaşmaya çalışıyorum. Bugünkü enerjim bitmek üzere.


Etrafına bakındı. Duvardaki saate baktı ama saat çalışmıyordu. Kapalı perdelerin ardından hafif bir ışık yayılıyordu. Sabah mıydı, öğle saatleri mi yoksa güneş batmak mı üzereydi? Günlerden neydi? Babasının sesi. Bir Işık hüzmesine göre oldukça netti. Dokunamıyor olsa da karşısındaydı. Ellerini başının üzerine koydu. Kendi etrafında tur atıp yağlı saçlarını parmakları arasına alıp asıldı. Canı yanıyordu. Uykuda değildi demek ki… Dönüp tekrar holograma yaklaştı. Babası gözlerinin içine bakarak gülümsüyordu. “Gerçek değilsin. Ben delirdim. İki yıldır doğru düzgün insan görmedim ve şu an seni uyduruyorum. Gerçek değilsin. Gerçek değilsin.” diye sayıklamaya başladı.


- Gerçek değilim. Ama hayal de değilim. Bak yavrum, her şeyi sana anlatacağım ama artık gitmek zorundayım. Sadece pazartesi ve perşembe günleri iznim var ve bugün sana ulaşmak için çok enerji harcadım. İki yıldır harcıyorum. Sonunda geldin. Pazartesi günü gün batmadan defteri aç ve yazmaya başla. Delirmedin. Yaz mutlaka. Seni çok seviyorum. Dedi ve hologram hızla silikleşip kayboldu. Pazartesi ve Perşembe... Pazartesi yaz dedi. Demek ki bugün perşembeydi. Gidip perdeyi açtı ve gün batmak üzereydi. Bu da neydi böyle? Yok, yok kesinlikle hayaldi. Dönüp masaya baktı. Defter açıktı. Kalem yanında duruyordu. Diğer kalem düştüğü yerdeydi ve tüm sesler kesilmişti. Sandalyeye yığıldı. Kendini toplayıp kalemi yeniden eline aldı. O hissettiği akım yoktu. Büyük harflerle


- BABA, GERİ DÖN, yazdı. Işık, hologram, ses, tıkırtı hiçbir şey yoktu.


Beyninin patlayacakmışçasına zonklamasına engel olmak ister gibi yeniden başını elleri arasına aldı, şakaklarına bastırdı ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Gerçek olamazdı zaten. Olmuştu işte delirmişti. Hışımla yatağına gidip başucunda duran ilaç şişesinden iki hap yuttu ve kendini derin uyuşukluk kuyusuna bıraktı. Uyandığında gözlerini tavana dikip uzun süre kıpırdamadan kaldı. Çok tuhaf hissediyordu. İki yıldır o hissettiği boşluk hissi kaybolmuş gibi ama bir yandan daha büyük bir boşluğun içine çekiliyor gibiydi. Kaç gündür uyuduğunu bilmiyordu. Zaten iki yıldır günleri takip de etmiyordu. Geçen gün yaşanılanları yeniden canlandırdı kafasında. Mantığıyla hisleri arasında sıkışıp kalsa da babasının “Sonunda yüreğinin sesini dinledin.“ deyişi yankılandı kulaklarında. Hızla doğruldu yatakta. Perşembe günü uyuduysa bugünün hangi gün olduğunu bilmesi gerekiyordu. Ya gerçekse ya yeniden babasını görebilme ihtimali varsa. Mutfağa gitti ve sadece bir şeyler sipariş etmek için açıp kullandığı bilgisayarını açtı. Günlerden cumartesiydi ve sabah saatleriydi. Rahatlama duygusunu yoğun şekilde hissetti. Bir bulutun içinde yaşamış da güneşle yeni tanışıyormuş gibi berrak bir hisle etrafına bakındı. Lavaboda ve tezgahta küflenmiş bulaşıklar, yemek artıkları. Yerde ve koltukların üzerinde temiz olma ihtimali olmayan kıyafet yığınları ve yumak yumak dökülen saçlarıyla birlikte bütünleşen toz tabakası. Kullandığı ilaçlar ve düzensiz beslenme sağlığını oldukça etkilemişti. Cildi soluklaşmış ve saçları seyrelmişti. Elleriyle ağzını kapayıp “Ben kendime ne yaptım?“ diye mırıldandı. Hayal ya da gerçek… Babasını yeniden görebilecek olma ihtimali tüm sis perdesini kaldırmıştı gözlerinden. İşe çöpleri ayıklamakla başladı. Tüm evi “bal dökmelik” hale getirdiğinde yorgunluk yerine müthiş bir açlık hissetti. Dışarı çıkmaya hala hazır değildi ve eve sipariş etti. İki yıldır ilk kez canı yemek çekiyordu. Sadece hayatta kalmak için tadını almadan beslenmekle ne kadar farklıydı şu an hissettikleri. Ne kadar da dünyevi, ne kadar da beşeri… Evin yeniden temiz ve ferah hale gelmesi, karnının tok oluşu ve uyumadan geçirdiği 48 saate hayret ediyordu şimdi. Duş alıp gün batımına hazırlanmalıydı ama içinde her yeri viran eden bir savaş vardı. “Sen delisin.” diyordu muhalif taraf. “Delirdin ve defterin içinden babanın çıkacağına inanıyorsun.” Yüreği ise tüm gücüyle atağa geçmişti. “Hayır, bu gerçek ve olacak. Babam gelecek.” Duş aldı. Temizleyip ütülediği kıyafetlerden içine sinen bir kombin oluşturup giyindi. Aylardan ocaktı. Dışarı da kar vardı.


Hava berraktı. Güneş keskindi. Saat henüz 14.30’ u gösteriyordu ve gün batımına henüz 3 saat vardı. Duştan sonra rahatlayan bedeni uyumaya ihtiyacım var diye sinyal veriyordu ama uyuyamazdı. Daha fazla şey kaçırmak istemiyordu. Bu gerçekse her şeyi öğrenmeliydi. Gerçek değilse de… Şimdilik göz ardı edilmeliydi. Çalışma odasına geçti. Gri renginden arınıp eski beyazlığına kavuşan perdeyi kapattı. Tozdan eser bırakmadığı masaya gururla oturdu. Temizlik yapmak her zaman iyi hissettirirdi. Bu hissi ne kadar çok özlediğini fark etti. Yorgunluk iyice çökmüştü gözlerine. Uyumamalıydı. Henüz iki saat vardı. Sakince duran bardaktan en sevdiği mavili kalemi seçti. Günlüğünü açtı ve yazmaya başladı. Güneş hala parlaktı babası gün batımı demişti ve vakit gelene kadar sadece hissettiklerini yazmakta bir beis görmedi. Bir an daldı. Gözleri kapandı, beyni uyudu ve ne kadardır böyle kaldığını fark etmeden masanın sallanmasıyla yerinden fırladı. Masa sallanıyor, kalemler tıkırdıyor, düzenlediği boş A4 kağıtları uçuşuyordu. Panikle kıvrılan sayfayı düzeltti. Titreyerek “Babacığım,” yazdı. Işık yeniden canlandı, tavana yükseldi ve babasının hologram silueti karşısında belirdi. İşte oradaydı. Babasının o güven verici tatlı gülümsemesi ve tok sesi. Sarsılarak ağlamaya başladı.

- “Ağlama yavrum. Her şeyi anlatacağım ama önce şunu bilmen gerek. Ben sana ulaşmak için enerjimi sarf etmeden önce sen tam vaktinde yazmaya başlarsan daha çok vaktimiz kalır. Anlaştık mı? İnanamayarak bakıyordu ama bir yandan da gülümsemeye başlamıştı.

- Sarılmak istiyorum baba. Seni çok özledim.


- Bende çok özledim kızım, özledik. Seni çok özledik. Ve merak ettik, endişelendik.

- ….dik??? diğer endişelenen kim?


-ANNEN.


Henüz daha babası ile konuşabiliyor olmasına inanamazken şimdi de annesi mi? Neler oluyor, diye sayıklıyordu yeniden. O delirme hissi yeniden çöreklenmeye başladığı an babasının sakinleştirici sesi kulaklarına doldu.


- Sakin ol ve otur lütfen güzel kızım.


- Anlamıyorum sen nasıl buradasın ve şimdi de annemden söz ediyorsun.


- Nereden başlasam bilmiyorum. Öldüm evet ama senin bildiğin gibi, yani bizim sandığımız gibi bir ölüm değil bu. Burası farklı. Burada hayat devam ediyor. Kaybettiğimiz herkes burada ve aynı oradaki gibi hayatımıza daha güzel bir şekilde devam edip diğer sevdiklerimizin vadesinin dolup yanımıza gelmesini bekliyoruz. Farklı bir evren gibi. Daha faklı nasıl anlatabilirim bilmiyorum.


-Peki, annem nerede? Onu da görmek istiyorum baba lütfen. Neler olduğunu bizi neden terk ettiğini bilmek istiyorum ve nasıl öldüğünü.


- Onu göremezsin. Benimle olan bağın daha güçlü ve bu konu biraz karmaşık…


-Nasıl yani?


-Şu an bu yaptığımız aslında tüm insanlığa verilmiş bir armağan. Ama birçoğu günlük yaşantıya ve dünyaya o kadar bağlanıyor ki bu yetenek köreliyor. Birçoğu ise annen gibi bu durumu kaldıramıyor. Senin de öyle olmandan çok korktum.


Babası konuşurken kendini tutamıyor ve ağlıyordu.


- Annemi anlat baba, hâlâ güzel mi? İyi mi?


- Şu an çok iyi. Ruhum bedenimden ayrılıp buraya geldiğimde beni buldu. Buraya alışmam ve iki taraf arasında ki ayrımı yapabilmem konusunda çok yardımcı oldu. Annenin bağı da ablasıyla… Ablasını, yani teyzeni kaybettiğinde teyzende ona ulaşmaya çalışmış. Benim ve doktorların paranoya atağı dediği aslında ona verilen yetenekle ilgiliymiş. Ona inanmam, diye ayrıntıları bana hiç anlatmamış. Haklı da… Ben onu dinlemek yerine tutup doktora götürdüm. Evdeki seslere daha fazla dayanamadığı için evden kaçmış. Bir süre sokaklarda yaşamış ve soğuk günlere dayanamayıp sokaklarda kimsesiz ve kimliksiz olarak vefat etmiş. Bu yüzden onu bulamamışız.


Babasına karşı Hafif bir kızgınlık hissetmişti Hilal.


- Yani sen bunun hiç farkına varmadın mı? Sesleri duymadın mı? Yardım etmeye çalışmadın mı?


- Sesleri kimse duyamaz kızım. Sesleri yalnızca yeteneği olan kişi duyar. Ve herkesin sesini de değil. Bağın olan kişiyi kaybettiysen yalnızca onun sesini. Babaannen ve deden de burada. Diğer vefat eden akrabalarımız ve tanıdıklarımız da.


- Yani seni duyabildiğimi, görebildiğimi, bu evdeki sesleri benden başka kimse bilemez. Kanıtlayamam da öyle mi?


- Evet, öyle. Bu tamamen kişisel bir durum. Sadece sen ve benim aramda. Bağımız olan kişiye ulaşmamız da kısıtlı. Belirli günler var. Daha önce söylemiştim. Pazartesi ve Perşembe günlerinin özelliğinden dolayı bu günler enerjilerimiz daha fazla oluyor ve yaradan bunu bağımız olan kişiyle görüşebilmemiz için kullanmamıza müsaade ediliyor. İki yıldır sana ulaşmak için harcadım bu günlerdeki enerjimi. Güçlü bir bağ bulmak kolay oldu. Günlüğüne ne kadar bağlı olduğunu biliyordum ve sana bu yolla ulaştım. Bu bazen bir kolye olur, bazen bir ağaç. Bu yeteneği körelmemiş olanlar daha çok rüya yolu ile iletişime geçiyorlar ama sen bu bağı uyku haplarıyla zedeledin. Lütfen onları tekrar içme ve işe geri dön. Lütfen güzel kızım.


- Beni yeniden alırlar mı bilmiyorum baba. İstifa bile etmeden sadece gitmemeye

başladım ve Bu konu da hiç bilgim yok şuan. Bana kızgın olmalılar.


- Araştıracaksın ve devam edeceksin. Bu bir son değil. Sana gösteremesem de bizim de bir yaşantımız var burada inan. Herkes elbet bir şekilde devam etmek zorundasın. Topla kendini ve uç yuvadan güzel kızım. Artık gitmem gerek. Bugün zamanım bitti. Unutma. Perşembe günü, gün batımında yazmaya başla ki benim daha fazla enerjim olsun ve daha fazla vaktimiz kalsın. Seni seviyoruz. Annen sana çok öpücüklerini gönderiyor.

Gözyaşlarını tutamıyordu Hilal.


- Ben de sizi çok seviyorum baba.


Aradan günler geçti. Her pazartesi ve perşembe çalışma odasına geçip günlüğünü açıp yazmaya başlıyordu. Mürekkep deftere değer değmez ışık güçlenerek yükseliyor ve karşısında babasını görüyordu.


Geçen süre içinde Ceren yeniden gelmiş ve sarılıp ağlamışlardı. Hilal bu vefalı arkadaşı kaybetmek istemediğine karar verdi. Babası ile ilgili olan kısmı anlatamıyordu ama işe geri dönmek istediğini konuştukları bir gün “Pilot yetiştirme programına katılmak ister misin?” diye sordu Ceren. “Yabancı dilin var. Yıllarca hosteslik yaptın ve çalışırken üniversiteni bile bitirdin. Bence bunu da başarabilirsin.”


Programa başlayan Hilal sınavı başarıyla geçti ve pilot olmaya hak kazandı.

Babasının mecazı anlamda kullandığı kelimeyi o bir nevi gerçeğe dökmüştü.

Hem zaten gerçek neydi ki? Gerçek elle tutulur muydu?


Öte dünya ile iletişim kurup babası ile konuşabildiğini kimseye anlatamıyor ve kanıtlayamıyorken şu an tek gerçek hayatının yeniden düzene girmiş olmasıydı.



Yazan: Gamze Yiğit

Editör: Damla Güler Öztürk

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube