LÜTFEN BENİ ÖLDÜRME (STRANGER THAN FICTION)

En son güncellendiği tarih: May 9



Murat Menteş’in Ruhi Mücerret romanında “Hayatım bir film olsaydı, izlerken ya uyuyakalır ya da yarısında çıkardım.” yazdığını okuduğumdan beri ara sıra güne başlarken sanki biri beni izliyormuş gibi düşünüp hayatım göründüğünden daha ilginçmiş gibi davranırım. Çoğu zaman başarılı olmadığımı belirtmeme gerek yoktur herhalde. Evden havalı havalı çıkış yaptığında günü berbat geçen tek kişi olmama imkân yok. Lütfen yalnız olmadığımı söyleyin.

Geçenlerde, eşimle izlemek için film ararken Lütfen Beni Öldürme çıktı karşıma. Daha önceden seyretmiş olduğum halde fragmanını izleme dürtüsüne karşı koyamayınca epey şaşırdım açıkçası. Daha dün izlemişim gibi geliyordu ancak filmin ilk vizyon tarihinin üstünden nerdeyse 12 yıl geçmiş. İsmini ilk duyduğumda klişelerle dolu, bol kanlı, orta sınıf bir korku filmi zannetmiştim. Oyuncu kadrosu ve özgün adı farklı şey söylediğinden kendimi sinemaya atmıştım izlemek için. Birebir çevirisi ‘‘Kurgudan da Tuhaf’’ ya da ‘‘Kurgudan daha Acayip’’ olsa da film bitince Lütfen Beni Öldürme’nin çok daha uygun bir tercih olduğunu anladım. Filmin ismini sen koy, ne dersen o olur, deseler daha iyisini bulamazdım herhalde.

Senaryosunu Zach Helm’in yazdığı filmin yönetmeni Marc Forster. Kendisini Düşler Ülkesi, Uçurtma Avcısı, Gitme, Dünya Savaşı Z filmlerinden de tanıyoruz. Hatta bir James Bond filmi yönetmişliği de var. 2006 yapımı filmin baş rollerinde Emma Thompson ve Will Ferrrel var. Emma Thompson’un kalbimdeki yeri ayrıdır, bir Potterhead olarak Profesör Sybill Trelawney’ye hayat verdiğini unutmam mümkün değil. Bildiğim kadarıyla en son Çocuk Yasası’nda rol aldı usta oyuncu. Açıkçası uyarlama bir film olduğu halde iyi olduğuna güvenim tam. Will Ferrel’ı ise genellikle komedi filmlerinden tanıyoruz, kılıktan kılığa girmekten çekinmeyen bir aktör. Lütfen Beni Öldürme’de ise, karşımıza kurgusal bir karakter olarak çıkıyor.

Karen Eiffel (Emma Thompson), tıkanma sorunu yaşayan ünlü bir yazardır. Uzun süre sonra yeniden ilham bulmuş ve müthiş bir fikir yakalamıştır ve belki de o güne kadar yazdıklarının en iyisini… Film Harold Crick (Will Ferrel) ile başlar. Harold, yaptığı her hareket obsesiflik derecesinde plan ve düzen düşkünüdür. Öyle ki günün birinde gaipten sesler duymaya başladığında, bu sesler Harold’un adımlarını takip etmektedir, şaşırmazsınız. Çünkü “Bir bu eksikti.” dedirtecek denli takıntılı bir adamdır Harold. Adamımız gündelik hayatını sürdürdükçe görmeye başlarız ki Harold aslında gerçek biri değildir, Karen’ın son romanının ana karakteridir, kilit noktasıdır. Ve roman ilerledikçe Harold da bu gerçeği kavrar. Romanın mükemmel bitmesi için, sonunda ölmesi şarttır.

Kurgusal karakter ya da gerçek kişi fark etmez, Harold ölmek istemez. Öleceğini anlayınca hayatı seyrini değiştirir, gerçekten yaşamaya başlar. Yazarın tarafından bakınca diğer kişilerle de tanışırız. Ana (Maggie Gyllenhaal), Profesör Hilbert (Dustin Hoffman, Penny (Queen Latifah) gibi. Karen Eiffel, tıpkı Harold’ın yaşama bağlandığı gibi, Harold karakterine bağlanmıştır. Onu sevmiştir, harflerden ve sözcüklerden ibaret görmek yerine, yaşayan, nefes alan, hisseden bir insan olarak algılar olmuştur. Ancak çözümü zor ikilem tüm haşmetiyle meydan okumaktadır. Eğer başta planladığı gibi Harold’ı öldürürse romanı büyük başarı yakalayacak ve eski parlak günlerine dönmesini sağlayacaktır. Eğer Harold’a olan sevgisi yüzünden sonu değiştirirse kitabı sıradanlıktan kurtulamayacak ve umutlar başka bahara kalacaktır.

Buraya kadar yazdıklarımda film izleme zevkinizi bozacak bir şey yok, zaten daha ilk dakikalarda durumu kavrayacaksınız. Filmin mutsuz sonla bitmesinin ‘’mükemmel’’ olacağını, mutlu sonla biterse, tıpkı Karen’ın kitabı gibi, sadece ‘‘idare eder’’ aşamasında kalacağını hissedeceksiniz. Ancak Harold’un hislerini, değişen bakış açısını, Karen’ın depresyonunu, karakterlerin karşılıklı tatlı sohbetlerini (“Merhaba, ben Penny, Kay’in asistanı” “Ben de Harold, ana karakteri”) izlemeyi size bırakıyorum. Harold’ın ölüp ölmediğini merak etmeyi boş verin. Filmi kıymetli kılan sonu değil akışındaki ayrıntılar. Bir saat elli üç dakikalık filmi izlerken çok hoşlanacağınıza eminim. Çünkü romantik deseniz romantik, fantastik deseniz fantastik, drama deseniz drama... Gitar, edebiyat, belirsiz sonlar, hoş bir merak, dozunda hüzün. Film müzikleri ise ayrı güzel. Small stakes mi desem, Mind your own business mi? Death or Glory ise tam yemek yaparken dinleyip dans etmelik. Bir de fazla Ekşi Sözlükvari olacak ama, kurabiyesiz izlenmeyecek film. Elinizin altında az da olsa bulunduğundan emin olun ya da daha iyisi, başlamadan önce bir tepsi pişirin derim.

Şimdi de son sözümü söyleyip çekilmek istiyorum. Film boyunca aklınızda hep bir soru dönecek: Eğer hayatınız bir roman olsaydı kim yazsın isterdiniz?


Editör: Burçin KAHRAMAN

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube