En son güncellendiği tarih: May 9


Nazan Duman Türkşen // Editör : Burçin Kahraman

Malumunuz okullar açıldı. Bu, öğrenciler kadar veliler için de zorlu günlerin başlangıcı demek. Evden çıkmadan önce yapılması gereken kahvaltılar, yetişilmesi gereken servisler, eğer okul tam günse hesaba katılması gereken öğle yemeği, okul sonrası kursları... Ve tabii ki proje ödevleri! Sanırım eski nesil-yeni nesil karşılaştırması yaparsak, eski neslin açık ara önde olacağı konu bu projelerdir. Hiç "Yeni nesil çok şanslı, internetten her şeye bir ‘tık'la ulaşıyorlar.Artık ödev yapmak çok kolay." demeyin. Hepimiz biliyoruz ki, o projeleri öğrenciler değil veliler yapıyor! Ciddi bir vakit ve emek istiyor, ebeveynlerin ikisinin de uzun çalışma saatleri olması durumunda çocuğun yaratıcılığını geliştirmesi için verilen ödevler, eziyete dönüşüyor. Projeler 20 yıl önce yok muydu? Elbette vardı. Dönem ödevlerimizi hazırlarken çektiklerimizi hala çok net hatırlıyorum. Evdeki ansiklopediler yetmezdi, kütüphanelere taşınırdık. Çoğu zaman fotokopi makinesi bile olmazdı, nerede kopyala/yapıştır?... Sayfalarca yazıyı okur, özetler, yazardık. Sonra bir de temize çekme faslı vardı ki, evlere şenlik... Resim bulma derdi hala yüreğimde kanayan bir yaradır. Google görseller yok ki indiresin. Evdeki kitaplardan zinhar kesemezsin, çünkü kitap kıymetlidir. Arkasında bilgiler vardır, yenisini bulmak zordur, ayrıca kitap pahalıdır. Kopya kağıdı koyup kendi efektlerimizi yapmak, kırtasiyeleri dolaşıp kartpostal bulmak, fotoğraf makinemiz varsa gidip bizzat çekmek en çok kullanılan çözümler arasındaydı. Fotoğrafları banyo etme derdinden hiç bahsetmiyorum, hele hele filmi yakma korkusuna asla! O ruloyu düzgün sarmadın da biraz ışık mı aldı, yandı gülüm keten helva. Pekiyi, bu eziyetten elimizde kalan neydi? Öğrenmek. Öğrenirdik! Annemiz , babamız ya da büyük kardeşlerimiz yardım etse bile öğrenirdik. Şimdi ise, üniversite sıralarında bile sağdan soldan kopyaladığı bilgileri bir araya getirip, hazırladığı metnin tamamını bir kez okumadan veren var. Bazen teknoloji getirdiği nimetlere değiyor mu, merak ediyorum.

Madem eskilerin ödevleri ile yenileri karşılaştırdık, o zaman konuyu biraz daha açalım. Eskilerin çocukluğu ile yenilerin çocukluğuna bakalım genel olarak. Eskiler derken, çok eskiye gidemiyorum. Genel olarak Y kuşağından ve X kuşağının son temsilcilerinden bahsedebilirim. Yani 70’lerde doğanların çocukluğu ile ‘’Z kuşağı’’ dediğimiz, 2000 sonrası doğanların çocukluğundan…

Kendi kuşağım diye kayırmak istemem ama Y kuşağı eksik ve zayıf yönlerine rağmen, geniş açıyla bakarsak Z kuşağını evire çevire döver! Pazar geceleri sobanın önünde banyo yapıp, son dakikaya bıraktığı ödevlerini halının üstünde - bir gözü Şahane Pazar'a bakarken- yapan, aklı ödevden çok "Acaba bu kez Pazar Gecesi Sineması’nı izlememe izin verirler mi?" sorusunda olan çocuklarla, her şeyi cep telefonundan halledebilen ama aslında dünyadan haberi olmayan çocukları karşılaştıramazsınız. Bugün Z kuşağının "eziklik" olarak tanımladığı kavram, Y kuşağının dirayetinin kaynağı bir yerde.

Samimi olmak gerekirse, bu karşılaştırmayı yapma sebebim, oğlumla aramdaki kuşak farkını çok net hissediyor olmam. Ekipte erken yaşta anne olmayı tercih edenler bile, bu çatışmayı yaşıyor. Her şey çok hızlı değişti. Sevdiğimiz çizgi filmleri yakalamak için sabahın köründe kalkarken, evimizde kaydetme özelliği olan video varsa ayar yapıp sonra izlemek için dakikaları hesap ederken, birden her şey değişti. Önce, aradığımız kitapları daha kolay bulmaya başladık, ki bu çok sevindirici bir gelişmeydi. Sonra CD'ler yaygınlaştı, ardından DVD'ler. Taşınabilir hard diskler ve kapasitesi benim beynimden daha fazla olan flash bellekler gayet makul fiyatlarla piyasaya çıktığında, ipin ucu kaçmıştı bence. Paralel olarak yaygınlaşan interneti de hesaba katalım, açık olduğu sürece ev telefonunu işlevsiz hale getiren modemler, faturaya eklenen sıfırları babamız görmesin diye atılan taklalar... Önce internet erişimi ucuzladı, sonra hızlandıkça hızlandı. Bizim nesil internete bağlanma sesini ninni olarak dinlerken, Z kuşağı modemi kapattığında, tekrar ağa bağlanmak için geçen otuz saniyeye katlanamıyor. Eminim hepiniz internete bağlanamadığı için sinir krizi geçiren bir yeni yetmeye tanık olduğunuzu hatırladınız şu an. Ve dediğime geldiniz, Y kuşağı, Z kuşağını havada karada yener, biz sabrımızı ilk nesil servis sağlayıcılarla ve bir satırı 4 kerede yazan nokta vuruşlu yazıcılarla sınadık!

Bakın bizim kuşağın en keyifli yanlarından biri sokakta oynamaktı. Araç sayısı az olduğu için mi yoksa başka alternatif olmadığı için mi sokakta o kadar çok oynadık kestiremiyorum. Evde ne oynayacaktık ki zaten? Hem çok oyuncağımız yoktu, hem de evi dağıttığımız için annemizden azar işitirdik. Zengini de, fakiri de sokakta oynardı o yüzden. Kızlar ve erkekler zaman zaman gruplaşsa da genel olarak birlikte takılırdı. Vandal bir eylem olduğunu kabul ediyorum ama aşağı mahalleye kavgaya gitmenin havası başkaydı.

Bizim çocukların mensubu olduğu Z kuşağını ise asla sokağa salamazsınız. Tehlikesinden bahsetmiyorum. Sokak kalmadı ki, nereye göndereceksiniz?! Çocuklar evin içinde hapis büyüyor, yuvaya başladıklarında; ne kadar geziler ve aktiviteler olsa da aynı şekilde kapalı kalmaya devam ediyorlar. İlk okula başladıklarında biraz daha özgürlük kazanıyorlar ama o da pek tatmin edici değil. Rekabet çok fazla. Okul tek başına, öğretmenleri ne kadar yetkin ve fedakar olursa olsun yetmiyor. Etüdler dışında ödevlerini yapsın ve kendini geliştirsin diye gönderildikleri kurslar var. Sevip sevmediklerine aldırılmadan satranç, yabancı dil, piyano, resim dersleri alıyorlar. Eve kapanmasınlar diye yüzmeye, basketbola, at binmeye gidiyorlar. Bir tür yazılı olmayan anlaşma olmuş: Çocuğun varsa, hiçbir şeyden geri kalmayacaksın! Hep Z kuşağını hakir gördüm ama Y kuşağının çuvalladığı noktalardan biri bu. Çocuğumuzun yeteneği olup olmadığına bakmadan, çabalarımızın uzun ömürlü olup olmadığını düşünmeden, dibine kadar zorluyoruz. Evin içinde ya da AVM'lerde geçen saatleri, kurslarla kapatabileceğimize inanıyoruz. Çalışma hayatının acımasız koşulları nedeniyle doya doya sevemediğimiz çocuklarımız için en iyisinin bu etkinlikler olduğunu düşünüyoruz. Çünkü biz Y kuşağı olarak aslında hayli duygusal çocuklarız, böyle düşünmek daha az canımızı yakıyor.

Kuşaklar arasındaki belirgin farklardan biri de teknolojiye bağımlılık mevzusu sanırım. Bugün ergenlik çağında olan gençlerin kullanım tarzı inanılmaz. Y kuşağı ilk kez cep telefonuna sahip olduğunda, arama yapmak dışında kullanmıyordu. Kısa mesajlara bile sonradan alıştık lakin zamanla çalar saatlerimizi bıraktık, walkmanlerimizi ve kasetlerimizi unuttuk, renkli ekran ve kameraları görünce fotoğraf makinesinden de vazgeçtik. Bu sürecin sonunda, hala aramızda telefonu aldığı gün yüklü olan bazı uygulamaların ne işe yaradığını bilmeyenlerimiz var. Çünkü umursamıyoruz. Çocuklar ve ergenler ise, idealist ebeveynler tarafından tablet ve bilgisayardan uzak büyütülseler bile imkanların tamamını kullanıyorlar. Adaptasyon yetenekleri çok gelişmiş, uygulamanın teknik işleyişini bilmeseler bile verim alabiliyorlar. Bir masa üstü ya da diz üstü bilgisayara ihtiyaç duymadan iletişim ihtiyaçlarını karşıladıkları gibi; sosyal medyada birden fazla mecrada yer alıyor, her tarafa yetişiyor, kitap okuyor/yazıyor (wattpad, fanfiction.net, aof gibi uygulamalar yaygın olarak 18 yaş altı tarafından kullanılıyor), alış-veriş yapıyorlar (Ancak bir paket hazır çorbayı pişirmeyi beceremiyorlar). Elbette yetişkinler de aynısını yapıyor ancak aynı verimde değil. Şu an iş dünyasında yer alan herkes, iyi-kötü bilgisayar bilmek, sosyal medyayı takip etmek, şirketin whatsapp grubunda yer almak zorunda. Üstelik halinden de memnun. Ancak eve ilk kez tamburlu çamaşır makinesi girdiğinde, uzun uzun karşısında oturup izlemiş nesil; elektronik cihazları elinden alındığında sudan çıkmış balığa dönmez. Telefonunuzu servise verdiğiniz zamanları düşünün, eğer tamir süresi bir kaç saatten uzun sürecekse geriliyorsunuz. Ama aynı zamanda da gereksiz aramalar, sürekli gelen sosyal medya bildirimleri, bir şekilde alıştığınız oyunlar olmadan daha iyi vakit geçirdiğinizi fark ediyorsunuz ve bu aslında büyük rahatlık. Yanlış anlaşılmasın; dışarı çıkarken yanıma sadece bir cep telefonu almam telefon rehberimi, kitaplarımı, dizi ve filmleri, şarkıları, fotoğraf makinemi, hatta kredi kartımı da almam demek ve ben bundan herkes kadar hoşlanıyorum. Ancak bizim kuşak bunu güzel bir lüks olarak görürken 15 yaşındaki bir genç için cep telefonunun şarjının azalması en büyük kabus, cep telefonuna annesinin el koyması en büyük ceza.

İki kuşağın arasındaki farklar, irdelendikçe artıyor. Hayattan beklentileri, bakış açıları, yetiştirilme tarzları, girdikleri ortamlar, eğitim sistemi, arkadaşlıklar, aile bağları, ilgi alanları çok farklı. Değişim kaçınılmaz, sanırım olay dozajı doğru ayarlamakta ve çocuğun mutluluğunu ön planda tutmakta bitiyor. Nasıl yapacağımıza dair bir önerim yok size çünkü kendi çocuğuma bile yetişemiyorum. Çok hızlı değişiyorlar. O zaman nasılsa haddimi aştım bir kere, bir de mutluluk karşılaştırması yapayım: Neredeyse her istediğini elde eden, bir oda dolusu oyuncağı olan, eli sıcak sudan soğuk suya sokulmayan, prens/prenses gibi yetiştirdiğimiz çocuklarımız mı daha mutlu, yoksa biz mi daha mutluyduk? Bizim kuşağın daha mutlu olduğuna bütün kalbimle inanıyorum.

Az oyuncağımız vardı ama çok arkadaşımız vardı. Ödevlerimiz daha ağırdı ama yardımsız yapmayı başarırdık. Oyun oynamak isterken ev temizliğine ya da akşam yemeğine yardım etmek zorunda kalırdık, ama evde yalnız kaldığımızda açlıktan ölmezdik. İstediğimiz şeyleri alamazdık ama annemizin diktiği giysilerin ya da ördüğü kazakların nasıl olacağını merak ederdik. En güzelini bulana kadar yüzlerce fotoğraf çekemezdik ama 36'lık filmi tab ettirmeye giderken yaşadığımız heyecan, çirkin çıkan fotoğrafların acısını bastırırdı. Sevdiğimiz şarkıları mp3 formatına çeviremezdik ama kaydetmek için radyoda çalmasını pür dikkat beklediğimiz saatlerin sonunda yaşadığımız sevinç ayrıydı. Waffle, hamburger, pizza yoktu ama pamuk helva, kızamık şekeri, leblebi tozu vardı. Playstation'ı, X-box'ı bırak Commodore 64'ümüz bile yoktu ama kız kaçıranlarımız, misketlerimiz, beş taşımız vardı. Torrent'den film indiremezdik ama sinemaya koşa koşa giderdik. İnternetimiz yoktu ama kapı önünde çiğdem yiyerek dedikodu yapmak vardı. Whatsapp'ta incir çekirdeğini doldurmayan şeylere saatler harcayamazdık ama hiç tanımadığımız mektup arkadaşlarımıza mektup yazardık ve hevesle cevap gelmesini beklerdik. Avokado, papaya, mango hatta kividen haberimiz yoktu ama komşunun bahçesindeki erik ağacını talan etmek serbestti. Örnekleri çoğaltabilirim, ama çoğaltmayacağım. Çünkü evdeki en rahat koltuğa uzanıp ne kadar güzel bir çocukluk geçirdiğimi düşünerek hayallere dalacağım. Sonra da hala görüştüğüm eski dostlarımı arayıp onlara da hatırlatacağım. Bence siz de deneyin, işe yarıyor.

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube