KORKUNUN EFENDİSİ: ŞAFAK GÜÇLÜ

En son güncellendiği tarih: May 9


Ş.Serda Kayman //

Sizin gibi on parmağında on marifet biriyle röportaj yaparken insan nereden sormaya başlayacağını bilemiyor doğrusu. Ben de ilk önce en klişe soruyla başlamaya karar verdim: Neden korku?


Aslında bunun cevabı tamamen Vesvese adlı son romanımın önsözünde saklı... Daha dakika bir, reklam bir. (Güler) İşin şakası bir yana Korku türü benim çocukluk hobim ve tutkum. O dönemlerde Elm Sokağı Kabusu serisi vardı, bir de VHS videomuz. Her hafta sonu film kiralardık. Bizimkiler normal filmler alırken, ben doğrudan korku filmlerine giderdim. Tam olarak nasıl bir şey bilmiyorum bu ama, benim için bir tutkuydu.


Sonra 5-6 yaşlarımda gördüğüm bir rüyada vampir olmuştum. Tam bir hafta süren pembe dizi kıvamındaki rüyamda bildiğiniz uçan, kan içen bir vampirdim; ama sonra vampirlikten vazgeçmek isteyince beni öldürmeye çalıştılar ve bir mağaraya saklandım. Tam yakalanacakken son gece rüyamda mağaradaki bir dehlizden Hz Meryem kucağında Hz. İsa ile geldi ve ben de onun peşinden giderek kurtuldum. Beni korku yazarı olmaya iten bu ve birkaç rüyamı daha geniş bir şekilde gerçekten de son kitabım Vesvese’nin önsözünde de anlattım. Sonuçta daha 10’lu yaşlardayken herkese bir gün korku filminde oynayacağımı ve korku filmi yapacağımı söyleyip duruyordum.


Büyüdüğümde ise farklı bir şey keşfettim. Aslında insanın doğasındaki en saf şeylerden biri korku. Hani hayvansal güdü deriz ya, işte insanın içinde yer alan iki büyük dürtüden biridir korku. Diğerini soracak olursan o da seks. Yani üreme. İşte bu yüzden korku, insanın en saf en doğal yönünü ortaya çıkarıyor. Yani dürtülerini ve kontrol edemediği enerjisini... Sanırım ben de bunu seviyorum, okuyucularımla tek beden olabilmeyi ve onlara benim gözümden romanı izletmeyi.


Mayısta düzenlenen Kocaeli Kitap Fuarı'nda imza gününüzde en çok karşılaştığınız soru ile devam edelim: Bu kitapları nasıl bir ruh hali ile yazıyorsunuz? (Güler)

İnan bana işte o noktayı ben de tam çözmüş değilim. Mesela fuardan bu yana yeni romanımı toplamda 60 sayfa yazamadım, çünkü yok, bir şey eksik, bir tıkanıklık var… Bu gerçekten de anlık bir duygu. Ben iş gibi bakamıyorum yazmaya. Yani filmin başını, sonunu, her şeyini bilsem de parmaklarım kaskatı olabiliyor. Dokunmak için gerçekten de bir an ve bir hal var, ama onu bende bilmiyorum…

Fuarda öyle bir an vardı ki aklıma kazındı. Sizin olmadığınız bir gün, bir genç elinde telefonuyla standa yaklaştı ve telefonu görevlinin burnuna soktu. Ekranda en sevilen romanlarınızdan biri olan Karabasan'ın fotoğrafı vardı. "Bu kitap var mı?" diye sordu. Görevli, tükendi dediğinde yüzündeki ifadeyi size anlatamam.


Sizce kitaplarınızın bu kadar beğenilmesi ve talep görmesinin nedeni nedir? Sizi bu türde eser veren diğer yazarlardan farklı kılan nedir?

​Bu soru gerçekten de azıcık ego isteyen bir cevap barındırıyor ki, bu gerçekten de en sevmediğim kısım… Sadece yazmak için yazmıyorum, sanırım en büyük etken bu… Mesela genelde büyük yazarlar sayfa sayılarını çoğaltmak için uzuuuuunnnn betimlemeler yapıyor Bazen bu öyle bir hal alıyor ki adamın asıl ne anlattığını unutup gidiyorsun okurken. Belki bir aşk ya da bilim kurgu romanında uzun ve detaylı tasvirler olabilir, ama bu durum korku-gerilim romanlarında etkiyi bozuyor. Aslında tek bir yöntemim var. Aynı zamanda bir senarist, bir yönetmen ve bir oyuncuyum. Tüm bu üç deneyim ve birikimimi kitaplarımda da yansıtmaya çalışıyorum. Bu yüzden de okuyucularımın çoğu "Okumadım izledim" diyor. Ben yazdığım eseri o an zihnimde izliyorum ve yazmaya başladığımda izlediğimi aynı enerjide, çoğu zaman okuyucu gibi gerilerek, tedirgin olarak yazıyorum sanırım; bu da okuyucuya aynen geçiyor. Burada aslında en çok kahrımı editörüm çekiyor, çünkü bir sır vereyim mi: hiç yazım kurallarına, dil bilgisine dikkat etmem. Çünkü bunu yaptığın zaman duygudan, akışın ritminden kopuyorsun… O an dilime ne geldiyse, ne gördüysem, ne hissettiysem aynı şekilde yazıyorum. Bu da bir süreklilik sağlıyor… Aaa yanlış yazdım hata yaptım, diye durursam duygudan, o hayal dünyasından çıkıyorum. O zaman da bu bir tutkudan çıkıp, işe dönüşüyor. O yüzden iyi ki editörüm var…


Korku romanı sevip de SicciN'i okumayan yoktur sanırım. Yine Lohusa, Karabasan ve Büyü kitaplarınız da bu türün en beğenilen örnekleri arasında yerini aldı. Hala okumayan ve "Şöyle bir kitap bulsam da sıcak yaz gecelerinde zaten uyuyamıyorum, iyice uykum kaçsa." diyenler için bu eserlerinizden biraz bahsedebilir misiniz?

​Öncelikle hemen söyleyeyim benim ilk kitabımdan bu yana bir sloganım vardır ve kitaplarımda ilk sayfada yazar bu: “Siz, siz olun yatmadan önce okumayın!” (Güler) Aslında korku bazında şiddeti ve volümü en yüksek olan Lohusa’dır, hemen arkasından sırasıyla SicciN, Karabasan ve Büyü gelir. Vesvese ise farklı bir korku deneyimi… Aslında eserlerim Türk Edebiyatı'nda bambaşka bir tür yarattı: "İslami-Anadolu Folk Türk Korku'su" Ana merkezinde Kuran-ı Kerim olan, etrafı Anadolu’da sıkça anlatılan korku temaları ve öyküleri olan cinlerle örülen, en sonunda da tamamen özgün hayal gücümle harmanlayıp kurguladığım korku romanlarıdır. Bu arada cinler deyince aldığım bir tepki var: “Yine mi cinler?” Aslında maalesef çekilen tüm cin içerikli filmler, senaristi olduğum Türkiye’nin ilk Korku filmi olan BÜYÜ'nün ekseninde dolaşan filmler. Yani ana teması büyü, muska ve cin üçlüsünden oluşan işler; ama benim kitaplarımda cinler hiç de o üçlemenin içinde yer almıyor. Zaten sanırım beni diğerlerinden farklı kılan da bu: Hiç klasik temalar üzerinde ilerlememek. Lohusa Ümmü Sübyan'da Hamile bir kadına musallat olan Ümmü Sübyan ya da al karası olarak bilinen bir cin ile kendini kaybetmiş ve kefaretini ödemeye çalışan bir adamın savaşını anlatıyor. SicciN ki filmiyle alakasız bir romandır- Kur'an'da ve hadislerde geçen iki anlamıyla karşımıza çıkıyor: Birincisi günahkarların günahlarının yazıldığı bir defter, ikincisi ise günahkarların cehennemde azaplarını tekrar tekrar çektikleri bir kat. Burada klasik gibi görünen ama bol sürprizli bir roman sizi bekliyor… Zaten bu kadar çok okuyucusunun olması da sanırm bu yüzden (Güler) Karabasan, yine geceleri insanları uykusunda yakalayan bir cini anlatıyor, ama bunun yarı-bilimsel karşılığı da dinsel ve Anadolu efsaneleri söylemleriyle harmanlanmış durumda. Yani okumaya değer bir kitap.

Son olarak Büyü ise aslında Türkiye’nin ilk korku filmi olan BÜYÜ’nün devamı niteliğinde. Küçük bir kız tam da doğum gününde kendinden geçiyor ve uyandığında kendini bir akıl hastanesinde, prangalanmış olarak buluyor ve tam bir yıldır başka biri olarak hastanede yattığını öğreniyor. Sonrası mı? Korku, gizem ve çokça sorulması gereken sorularla dolu bir korku kitabı… 


Son romanınız Vesvese 15 Mayıs 2018'de okuyucu ile buluştu. İnanılmaz derecede davetkar bir kapak resmi olduğunu belirtmek istiyorum. Kitabın daha kapağını açmadan bir kişiliği olduğunu hissettiriyor. Bu kitabınızda yine ilklere imza attınız değil mi?

​Evet belki de bu güne kadar iddialı olduğum en net eserim Vesvese. Gerçekten de yazdırılan bir kitap oldu… Bir rüya ile başladı ve fısıltılar ve vesveselerle devam etti. Üç yıl süren bir araştırma ve kurgulama dönemiyle oluştu. İçinde dinlerden bilime, tarihten komplo teorilerine kadar uzanan geniş bir aksiyon ve gerilim yelpazesi var. Sadece korkutan bir kitap değil. Geren, sürükleyen, öğreten ve kendi tezini oluşturup bildiklerinize farklı bir gözle bakmanızı sağlayan bir eser. Okuyacağınız her satırı Google da araştırdığınızda gerçek olduğunu göreceksiniz. Mesela işte burada bir illüzyon oluşuyor ve aynı benim sorduğum soruyu sordurtuyor: "Ya gerçekse?" Emin olun ben de hala bu soruyu soruyorum. Ya gerçekse? Çünkü tüm bulgular ve yapılmış araştırmalar Vesvese'de anlattıklarımla örtüşüyor. Ve inanıyorum ki yakın zamanda Bilim Dünyası Vesvese’yi çok tartışacak… Kitabım basılmadan önce yazım aşamasında da birçok okuyucuma okuttum, meslektaşlarımdan sadece bir tanesine, kalemine ve ruhuna güvendiğim Serda KAYMAN’a (Göz kırpar) da okuttum… (Bu arada o aynı zamanda genetik bilimci ve kitabın ana merkezindeki misyonu en iyi yorumlayan kişi) ve duymak istediğim tek bir cevabı aldım: Dan Brown'un Da Vinci Şifresi ile yarışır… Bu belki de kendi ego söylemimde tek övüncüm, çünkü hedefim buydu. Korkutmak, sürüklemek, germek ve düşündürtüp kendi dünyamın içine çekmek… Örneğin geçen gün bir okuyucum yazmış, "Vesvese’ye başladım oldukça sürükleyici ve iyi bir kitap ama çok korkmadım" demiş. İki gün sonra aynı okuyucum gecenin bir yarısı yazarak "Hocam çok korkuyorum, uyumayı bırakın tuvalete bile gidemiyorum" demiş… Dayanamadım sordum "İki gün önce korkmuyordun ne değişti?" diye. Verdiği cevap çok iyiydi: "İlk günler kitabınızı sadece gündüzleri okuyordum. İlk kez bu gece, gece okumaya karar verdim. Vermez olaydım!" (Güler) Belki delice ama bunu duymaya gerçekten bayılıyorum ve Vesvese'den bu tepkileri almak çok harika, çünkü devam kitabı olan "Vesvese 2: Deccal’ın Günü" iddiasını, gerilimini ve yeni soru işaretleri yaratacak tezlerini daha da güçlendirmiş ve yukarıya taşımış olarak gelecek...


Başta söylediğim gibi, on parmağınızda on marifet: Yazarlık, senaristlik, yönetmenlik, oyunculuk, eğitmenlik, piyanistlik... Saymayı unuttuğum bir şey kaldı mı? Bu kadar fazla konuda çalışmayı insan ömrüne nasıl sığdırır? Siz de asla dinlenmeyen beyinlerdensiniz sanırım. Bize sanat geçmişinizi biraz anlatabilir misiniz?

Saymayı unuttukların var tabii. Mesela 4 yıl Radyo Programcılığı, 2 yıl tv programı ve 4 yıl tiyatro da var bunun içinde. (Güler) Her şey aslında 5 yaşında başladı… Şimdi bakıyorum da sanırım hayatımın kırılma noktası 5 yaşımda olmuş. Mahallede oynarken uzun sarı saçlarımı ve sevimli halimi gören rahmetli İbrahim KURT isimli bir aktör beni gördü ve aileme bir sinema filmi için tam da aranan çocuk olduğumu söyleyerek yapım şirketine davet etti. Onlar da ertesi gün elimden tutup yapım şirketinin yolunu tuttu. İlk olarak o zaman kamera ile tanıştım ve Oğlum Oğlum adlı sinema filminde rol aldım. Ertesi sene yazlıkta, bu sefer yaramazlığım tutup da babamın arkadaşıyla sohbetini sürekli bölünce, elime minik bir org tutuşturdular. İşte o da müzisyenlik virüsünün bana ilk bulaştığı gündü ve bir daha orgu elimden hiç bırakmadım. Ortaokula kadar oyunculukla geldim, ama ilkokuldaki imtiyazlar -bitmişti; yerine devamsızlık denen bir kural çıkmıştı. Ben de, önce okul, deyip -her ne kadar başarısız bir öğrenci olsam da- okumayı seçtim. Ama yine o arada, Levent Kırca Tiyatrosu'nun Olacak O Kadar ekibine dahil oldum. Esas karmaşık yıllar lise döneminde olmuştu. Çünkü sabah lisede öğrenci, öğleden sonra radyoda programcı, akşam tiyatro sahnesinde oyuncu, gece de sahnede piyanist şantördüm. (Güler) Valla bak şaka değil… tam bir kimlik karmaşası (Güler)  Lisenin uzamış son döneminde, Akademi İstanbul isimli özel bir okula kayıt oldum. Burada yeni bir misyonla tanıştım: 8 kişi Türkiye’nin İlk Diplomalı televizyon programcıları ve şovmenleri olacaktık. Olduk da! Rahmetli Cenk Koray'dan Demet Akbağ'a, İclal Aydın'dan Ayla Algan'a, Okan Bayülgen'e ve daha birçok Türkiye'nin duayenlerinden, televizyon ve şov dünyasına format hazırlamaktan dans etmeye, şarkı söylemekten çıkıp Talk Show yapmaya, skeçlerden metin yazarlığına kadar deli bir perspektifte eğitim aldık. Biz mezun olduk ama, okul battı ve kapandı; böylece arkamızda duran olmadı, ama eğitim eğitimdir. (Güler) Sanırım ilk kez o zaman Türkiye'nin ilklerini gerçekleştirmeye başladım, sonrası da geldi. 

2004 yılına kadar tüm yoğunluğumu müziğe verdim. Askerde bile orkestra şefi, oyuncu koçu ve hocalık yaptım ve yılın askeri ödülünü aldım. 2003 de Aksoy filmle yollarımız birleşti ve Servet Aksoy'la birlikte bir öykümü senaryolaştırdık. İkimiz de korku filmi tutkunu ve korku filmi yapmak isteyen insanlar olunca, onun bir öyküsü üzerine çalışmaya başladık. Sonra ben onun öyküsünü alıp bize uyarladım ve Türkiye’nin ilk korku filmi Büyü ile film sektörüne yeni bir tür kattık. Ardından 2006 da tam zıt bir iş yaparak, yine öyküsü bana ait Türkiye'nin ilk gençlik komedi serisi Çılgın Dersane'yi sevgili İrfan Saruhan'la yazdım. 2008 de roman denemeleri yazmaya başladım ve sonunda 2014 yılında Lohusa: Ümmü Sübyan ile Türkiye'de ilk kez İslami-Anadolu Folk Korku Edebiyatı'nı başlattım ve işte bugünlere geldik…


Yeni kitap ve film projelerinizle ilgili ipucu verebilir misiniz? İslami korku türü dışında da eserler vermeyi düşünüyor musunuz?


Valla bu soruyu iki gün önce sorsan, roman olarak hayır derdim; lakin iki gecedir kafamda yeni bir öykü oluşuyor. Hala tam olarak türünü ben de algılayamadım, ama Sufi bir roman olacak. Ana merkezi bu sefer aşk olacak, lakin korku ve gerilim bambaşka bir formda ortaya çıkacak. Siyahla beyaz, aşkla günah ve melekle şeytan büyük bir yolculukta... Belki de ileride bir klasik olacak ve yine kafa karıştıracak bir kitap geliyor. Ayrıca tabii ki sırada yazılmayı bekleyen kitaplar var. Bu yıl en az ü roman bitirmeyi planlıyorum. Vesvese 2: Deccal'ın Günü'nün araştırmaları ve kurgu şekilleri devam ediyor. Ayrıca Amerika'da önümüzdeki yıl çekmeyi planladığım, yönetmenliğini de yapacağım psikolojik bir gerilim filmi var. Onun senaryo çalışmaları da son baharda başlayacak. Yine Amerika'da Oscar hayalim dediğim sır bir projem var, onu da yazmaya başlamam gerekiyor. Ama yakın dönemde ne var derseniz Ekim ayında çekimleri Safranbolu taraflarında yapılacak olan yönetmenliğini Türkiye'nin duayenlerinden Kudret Sabancı'nın yapacağı ve yine Türkiye'de bir İlk'e imza atacak bir korku filmi geliyor. (Göz kırpar) 

Kitaplarınızın diğer dillere çevrilerek yurtdışında da satışa sunulması projeleriniz arasında mı?

Kesinlikle var, bu konuda da çalışmalarım hızla devam ediyor. Biliyorsunuz geçen yıl Amerika'da sevgili Biray Dalkıran'la birlikte bir korku filmi yazdık ve çektik. Türk bir hikayeyi Amerikan kültürüne uyarladık ve tamamı Hollywood'lu oyunculardan oluşan bir film çektik. Film en iyi senaryo da dahil birçok Amerikan film festivalinden ödülle döndü ve bu yeni başarılar için bize çok büyük bir cesaret verdi. Şimdi orada çekmeyi planladığım hem dram hem komedi hem de gerilim filmleri senaryolarımı hazırlıyorum. Yakın bir tarihte tüm kitaplarım ve yeni filmlerim inşallah Hollywood'da da gümbür gümbür yankılanacak.

Kariyerinizde kendinize koyduğunuz en büyük hedef nedir?

Oscar. (Güler) Neden olmasın?


Son derece cana yakın ve mütevazi bir tavır sergiliyorsunuz. Sanırım okurlarınızın en çok takdir ettiği özelliğiniz bu. Malum özellikle son dönemde ünlü(!) olan insanların bir kısmı takipçileriyle çok da iyi bir diyaloğa sahip değil. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?


Her zaman söylediğim bir şey var, siz hiç böbürlenen bir kasap ya da döneri yaprak gibi kestiği için elinde pipo ile dolaşan döner ustası gördünüz mü? Ya da eli terazi gibi olmuş bir bakkalın kasılarak dolaştığını? Bizler de en az onlar kadar normal insanlarız. Onların işi kasap, manav, doktor ve avukat; biz de yazar ya da oyuncuyuz. Bu bir meslek ve bunu bu kadar büyütmemek gerekiyor. Kibir ve ego sadece sizi işinizden uzaklaştırır ve işinizden uzaklaştıkça da hem samimiyetinizi hem kişiliğinizi kaybedersiniz. Hem okuyucu seni önemseyip eserini satın almasa ya da filmini izlemese, şarkını dinlemese, sen kime yapacaksın o kibri ya da egoyu? Ben sadece Allah'ın bana verdiği bir yeteneği becerebildiğim kadar herkes ile paylaşıyorum, sadece o kadar. Hepimiz insanız hepimiz aynıyız. Ben mesela okuyucularımla yazışıp kitaplarım üstüne konuşmaya bayılıyorum. Ya da onlarla fuarlardaki kahve molalarında dışarıda yaptığımız ayaküstü sohbetleri çok seviyorum. 

Sizi örnek alan genç yazarlara ve yazar adaylarına tavsiyeniz var mı?


Yazdıkları türde kitapları çok fazla okumasınlar. Bu ister istemez esinlenmeye ve sevdikleri yazarın üslubuna kaymaya neden olur. Aşırı hırslı olmak iyi değildir. Hayal dünyalarını da kendi ruhlarını da özgür bıraksınlar ki daha iyi eserler yazabilsinler. Bizler hayal dünyamızla varız. Bu yüzden de çocuk olmaktan korkmasınlar. Hayal kursunlar ve araştırsınlar. Yapılmışları yapmak yerine saklı kalmışları araştırsınlar. Nazik olsunlar. (Güler) Yazarken en önemlisi bir yazar gibi düşünmek değil, tam tersi, bir okur gibi düşünmektir. 

Okuyucularımıza mesajınızı da alarak söyleşimize son noktayı koyabiliriz.

Piyasaların, çok pahalı olduğu bir dönemden geçtiğini biliyorum. Kitaplar kitapçılarda fuar fiyatlarından da yüksek, ama bizlerin devam edebilmesi için okuyucularımıza ihtiyacımız var. En az ayda bir kitap alsınlar kitapevlerinden ve mümkünse yerli yazarlara yönelsinler. İnanın bana korkudan polisiye, bilim kurgudan gençlik serilerine ve hatta oldukça kaliteli çocuk romanlarına kadar çok geniş bir yelpaze de yerli yazarlrımız var. O bilindik büyük yazarlar kadar iyi, hatta onlardan da iyi; ama arada kalmış, geride kalmış yüzlerce yazar sayabilirim. Kitapevlerine girdiğinizde dolaşın, her türde yazan yerli yazarları da inceleyin. Hem sizi mutlu edecek yeni yazarlarla ve eserleriyle tanışmış olun, hem de Türk Edebiyatı'na büyümesi ve gelişmesi için şans verin…                              Sizi tanıma fırsatı verdiğiniz için okurlarımız adına teşekkür ederim.

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube