© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

En son güncellendiği tarih: 5 Oca 2019



Kafasını elindeki telefondan kaldırıp etrafına bakmaya başladı.Önündeki küçük trambolinde , saçları havada uçuşa uçuşa zıplayan kıza şöyle bir bakıp, gözlerini yandaki ahşap bloklarla oynayan çocuk kalabalığına çevirdi. Oturduğu rahatsız taburenin ayaklık kısmında yükselerek çocukların arasında kızını görmeye çalıştı. Orada yoktu. İlerideki top havuzuna dikti gözünü. İki küçük çocuk sanki suya atlar gibi renkli topların arasına dalıyor, sonra da anlamsızca bağırıyorlardı. Kızını yine göremedi. Yavaş yavaş bir alev dalgası yükselmeye başladı içinde. Hızlıca oyun alanının girişindeki görevli kıza doğru yürüdü.

“Bakar mısınız?”

“Buyrun hanımefendi.”

Elleri titreye titreye görevliye doğru eğildi.

- Kızımı göremiyorum. 2 numara bir bakar mısınız? Dedi.

Görevli önündeki bilgisayara göz attıktan sonra şaşkın bakışlarla kadını süzdü.

“Hanımefendi ,2 numaralı çocuk 10 dakika önce alınmış. Çıkış yapılmış görünüyor. “

İçindeki alev dalgası artık tüm vücuduna yayılmış, kalbi ağzında atmaya başlamıştı.

“Nasıl olur? Ben kızımı almadım, diye bağırdı görevliye.

Çevredeki insanların ilgisini de çekmişti artık. Biranda etrafını sardı oyun alanında bekleyen ebeveynler. Nefes alamıyordu. Başı neredeyse patlayacakmış gibi zonkluyor, etrafı bulanık görüyordu artık. Tüm sesler birbirine karışmaya başladı.

-Aaa kızı mı kaybolmuş?

-Kim almış kızı?

-Yok canım kim kaçıracak her yer kamera dolu?

-Belki saklanıyor çocuk.....

Birden yer ayağının altından kaydı ve her yer zifiri bir karanlığa gömüldü.

Gözlerini açtığında oyun alanındaki görevli kız bileklerine kolonya sürüyordu.

“Kızım, kızım nerede? Kızımı getirin çabuk.Oyun alanında mı?”

“Hayır ,hanımefendi. Sakin olun, gelin birlikte kamera kayıtlarını inceleyelim. Burada hiç kaybolma, kaçırılma vakası falan olmaz, merak etmeyin.”

Uzandığı yerden yavaşça doğruldu.Görevliyle birlikte bilgisayarın başına geçtiler. Bilgisayardaki görüntülere uzun uzun baktı kadın.

İşte oradaydı. Uzun dalga dalga saçları, üzerindeki fırfırlı eteğini döndüre döndüre çıkışa doğru ilerliyordu. Çıkış kapısında bekleyen şapkalı adamın elini tutup, birlikte onun oturduğu yerin tam tersi istikamete doğru uzaklaştılar.

“Bu adam da kim? Yüzünü görmek istiyorum, kamerayı yakınlaştırın, bir şey yapın, yüzünü göreyim lütfen. Kızım tanımadığı biriyle asla gitmez, asla!”

“Kocanız olmasın hanımefendi.”

“O anda kocası geldi gözünün önüne, ne diyecekti ona, bu bir kabus olmalıydı?

Kendisinden cevap bekleyen kızın yüzüne yaklaşıp, kocamı tanımaz mıyım zannediyorsun. Çocuğumu başka birine teslim ettiniz. Polis çağırın, hemen polis çağırın! Sesinin çınlamasıyla oyun alanında oynayan tüm çocuklar onlara doğru döndü.

Hayatında ilk kez bir karakola giriyordu. Memurun odasına doğru ilerlerken, kendini bir dizi setindeymiş gibi hissetti. Elleri kelepçeli, saçı sakalı birbirine karışmış , “amirim, valla bir daha olmaz, evde çoluk çocuk aç bekliyor, kulun köpeğin olayım amirim” diye ayak direten bir berduş, hayatında hiç giyemeyeceği kıyafetler içinde parıl parıl parlayan, yanındaki polis memurundan bir baş daha uzun olan kadın, koridordaki sandalyede başını eğmiş bekleyen iki genç... Beyni donmuştu sanki. Memurun karşısındaki sandalyeye oturmamış da dünyanın yükünü omuzlarına alıp çöküvermişti birden. Anlamsız gözlerle baktı memura. Memurun dudakları kıpırdıyordu ama ağzından çıkan harfler önündeki görünmez bir perdeye çarpıp geri dönüyordu.Elini uzattı.Perdeyi aralayıp harflerin ona ulaşmasını sağlayacaktı. Tam elini kaldırmışken , kapı açıldı. Kocası aniden içeri girdi.Uzun zamandan beri ilk kez sıkıca sarıldı ona. İşte o sırada perde aralandı ve memurun sesini duymaya başladı.

“Hanımefendi şok geçiriyor sanırım. Hiçbir soruma cevap veremedi.Şöyle oturun. Bu günü baştan bir anlatın bakalım.”

Alarmı bu kez ertelememiş, ilk çalışında kalkmıştı.Gece kocası çok geç gelmiş, gözüne uyku girmemişti. Ne zaman geç yatsa sabah erkenden açardı gözlerini.Oysa erken yattığı günler, alarmı sürekli erteler, uyanınca da hızlıca hazırlanıp koştura koştura kızını okula yetiştirmeye çalışırdı. Erken kalkmıştı ya o gün.Kahvaltı bile yapabileceklerdi. Ne güzel bir başlangıçtı onlar için. Kahvaltıdan sonra, önce kızını okula bırakmış. Ardından kocasıyla bir kafede kahve bile içmişlerdi.Uzun zamandır bu kadar içten bir sohbetleri olmamıştı. Genelde işin yorgunluğu, çocuğun okulu, evin temizliği, yemeği derken sızıp kalırdı yatakta. Gün bu kadar güzel başlayınca, eşine:

“Bade’yi okul çıkışı oyun parkına götüreyim diyorum. Hem yarın hafta sonu. Ne zamandır istiyor, dedi.” Dudaklarına kondurulan hafif bir öpücükle ayrıldı kafeden, işe yetişmeliydi.

Sabahı bu kadar güzel geçen bir günün gecesi nasıl cehenneme dönebilirdi bir anda. İçindeki alev topu büyüyor, geçen her dakika kızının başına gelebilecek senaryolara bir yenisini ekliyordu.

Sorgulamayı bitiren memur:

“ Biz alışveriş merkezinin tüm kameralarına ulaşıp, sizi bilgilendireceğiz. Şimdi evinize gidin ve bizden haber bekleyin.”

Memur kesinlikle ya göreve yeni başlamıştı ya da ağzından çıkanı kulağı duymuyordu.Onları kızlarını bulmadan eve gönderiyordu. Hava kararmak üzereydi. Hiçbir gece ayrı kalmamışlardı. 6 senedir, her gece onun nefesini dinlemeden,saçlarını okşamadan, boynunun altını öpmeden, dünyanın en güzel kokusunu içine çekmeden uyumazdı. Aniden ayağa kalktı. Tam memura bağıracakken, her yer yine kararmaya başladı.

Gözünü açtığında bu kez elinin üzerinde hafif bir acı hissetti. Serumun iğnesi ince ince batıyordu. Kapı hafif aralıktı. Kocasının ceketini gördü, kapıya yan dönmüş, bir elini ağzına siper etmiş, telefonda konuşuyordu. Konuşmaları kesik kesik duyabiliyordu.

“Bekle.... ararım... iyi.....”

Kocası ona dönüp, göz göze geldiklerinde içinde bir şeyler koptu. Gözlerinde yeterince acı yok muydu? Nasıl hala ayakta, kravatını bile gevşetmeden durabiliyordu. Ona doğru gelirken eğilip sehpadan kahve bardağını almıştı. Gözlerini sehpaya çeviren kadın, yemek poşetini gördü. Allah'ım yemek yemeyi nasıl düşünebilmişti. Üstelik kahvesini bile içmişti. Eline takılı serumu bir çırpıda söküp, yatakta doğruldu. Bağırıp çağırmaya başladı.

Bu sırada Ömer hemen kapıya yanaşıp, hemşireyi çağırmıştı.

“Lütfen gelin, bir sakinleştirici daha yapın. Kontrol edemiyorum artık.”

Kimdi o kontrol edilemeyen, kendisi, kızını kaybetmiş, ciğeri yanan bir anne mi?

Hemşireyle gelen görevliler sıkı sıkı tuttular bileklerinden. Ben kızımı istiyorum çığlığına aldırmadan iğneyi yaptılar.

İğne etkisini göstermeye başlayınca, kafası yastığa düşüverdi.Hiçbir yerini oynatamıyordu artık.

Görevliler çıkınca, Ömer hemşireye yanaşıp; “Siz bu sakinleştiricilerden sık sık yapın olur mu, sık sık.” diye fısıldadı. Kocasının hemşireye bir şeyler verdiğini hayal meyal gördü.

Seslenmek, polis çağırın demek istiyor ama bir türlü dili dönmüyor, sesi çıkmıyordu.

Şimdi Ömer yanına gelip saçlarını okşar ve mantıklı bir açıklama yapardı, yapardı değil mi?

Gözlerini kapattı. Derin bir nefes alıp, beklemeye başladı.

Kapanan kapının sesiyle beyninde şimşekler çaktı.

Devamı 8. sayıda..


Editör: Kemal ALBAYRAK