© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

Kimsenin Göreceği Yok Cenneti

En son güncellendiği tarih: 5 Oca 2019



Bazen yüzleşmek gerekir gerçeklerle. Yalnızlığı tercih edip kendi başına iç dünyana dalmak kendini keşfetmek iyi gelir. Korkularla, affedilememişlerle, geçmişiyle yüzleşmeli insan. Sonun belli olduğu bir yolda ego savaşları ne kazandırıyor insanoğluna? Hani faniydi dünya, her şey burada kalırdı. Hani kefenin cebi yoktu. Ölen, dört kişinin omzunda uğurlanırdı. Peki, bu ego savaşları da neyin nesi? Her bir günü sindirmeden yaşayıp tüketmek, geleceğe anı biriktirmenin önemini dillendirirken bütün saatleri koşarcasına harcayıp tüketmek niye? Zaman, bütün hayatın özeti gibi. Tek bir başlık altında toplanmış kelimelerin bir bütünü... Biz elveda derken yaşama, zaman hancı bu dünyada arkamızdan el sallayan. Biz veda ettiğimizi zannederiz halbuki. Hayat ise sürprizle dolu. Her gün yeni bir misafir bize. Hayatımız ya vaktinden sonra gelenlere ev sahipliği yapar ya da sadece bir anı bütün bir ömre bedel sevdalara. Mevsimler koşar adım uzaklaşırken bizler yaşayamadıklarımızın pişmanlıklarını hissederiz derinlerde. Daha kaç baharımız kaldı ömrümüzde, kaç yazımız var yaşanacak, hangi telaşlara kaptırıyoruz ömrümüzü, geçen günleri neye kurban veriyoruz? Bile isteye razı mı oluyoruz yoksa? Hayatın çok sesliliğine kaptırıp dinlemeyi unutuyoruz ruhumuzu. Ve bir anda çalan bir şarkı ruhumuza sesleniyor. Bahçede hanımeli, elimde okunası bir kitap,masamda bir bardak çay... Çiçeklerin kokusuyla doluyor ciğerlerim. Deniz dalgalarının sesi ruhumu okşuyor. En sevdiğim şarkı çalıyor radyoda. “Bulutların üstünden , bıraktım ben kendimi. Sonunu düşünmeden duygular sarınca beni, gizlice tuttum elini. Yüzüne baktım usulca gözlerin fısıldadı ahh, mutluluğu yavaşça! Çiçeklerin kokusu. Dalgaların şarkısı. Rüzgarın fısıltısı. Bir sana birde bana.” Huzuru soluyorum. O 'an'ı kilitliyorum zihnimde, geleceğe bir anı bağışlıyorum kendime. Kulaklarım duymuyor yavan olan hiç bir sesi, zihnim dem almış sözü nağmeler gibi hoş bir edayla sallanarak dile gelmiş cümlelere ev sahipliği yapıyor. Ellerimde sevgi, küçücük bir çocuğun başını okşarken dile geliyor, parmaklarım bir şiirle demleniyor. Kalem tutan ruhum yeni dünyalara kapı açıyor usulca. Yitip gitmiş onca şey geliyor aklıma hangisi yerine yeniden gelebilmiş ki? Evet, anlıyorum yorgun ruhlarımız. Kimimiz yerimizden olduk şu hayatta. Yitirdik, yitirildik, tüketildik. Fazlasıyla pişman kimimiz. Fazlasıyla üzgün, kalbi acı dolu. Kimimizin gözleri her an yağmur gibi yağmaya hazır. Kimisi sarılacak bir kucağa hasret, şefkatle bakan gözlere... Güzel iki söze, elinden tutup güçleneceği bir ruha hasret kimisi. Dilenmemiş özürlerle dolu, kırılmış kalplerin sesi. Elveda denilememiş ayrılıklara gebe kimi hayat. Sevgisiz birlikteliklere, mecburi yaşanılan hayatlara. Maskeyle dolanan milyonlarca insanın iki yüzlülüğüne. Bir kere bile “ Seni seviyorum. “ diyememiş sevgiden yoksun ömürlere... Şu toprak neleri alıyor içine, kimlere yapıyor ev sahipliği? Mezarlıklar pişmanlıklarla dolu ömürlere, cenazelerin başında denilememiş sözlerin haykırışlarına gebe. Bir yanda yitip gitmiş koca bir ömrün pişmanlığını yaşayanlar. Bir yanda yeni hayata adım atan gencecik filizler. Zaman birine el sallarken, diğerlerine hoş geldin diyor. Birbirinden habersiz onca hayat gün içinde kim bilir kaç kere buluşuyor aynı yollarda. Birbirine ses olacak kim bilir kaç yürek yanı başından geçip gidiyor telaşla. Cennet ve cehennemi konuşuyor kimi fani daha bu dünyada yaşamayı becerememişken bilmediği öte tarafı hesaplıyor. Kimisi yakıp yıkıyor gönülleri ardından oturup cenneti hesaplıyor. Cehennemi bu dünyada yaşattıklarının, yaşarken ruhlarını çürüttüklerinin bedelini cennet sanıyorlar. İçten içe kendi ruhu bile kimisine “ Kimsenin göreceği yok Cenneti “ diye fısıldıyor . Ego sesleniyor “ Neden kimsenin göreceği yok cenneti? “ işte cevabı: Ne de olsa ortak değil miyiz her suça; susarak ve şahit olup hiçbir şey yapmayarak, elimizden geleni göz ardı ederek, birlik olmayarak, çaresizliği kabul ederek, varlığımızın asıl amacını unutarak? Yine de bir umut var. Umudun varlığını hissediyorum. İçimde bir çocuk kanat takıp uçuyor. Sevinçle yarınlara inanıyorum. Dinlediğim müzikler ışık oluyor. Kimi vakit kırılsa da kanatları insanlığın uçabiliyor yine de bir zerre merhametle içinde geleceğe. Bulutlar gök kuşağıyla dans ederken göz kırpıyor tüm evrene umut var,diye. Gökyüzüne bakmak çoğu zaman daha mantıklı geliyor. Yeryüzünde bunca acı varken, yüzüne bile bakmaya değmeyecek bunca caniyi ağırlarken, gökyüzü göz kırpıyor bana. Başka dünyaları istese de ruhum, yaşatılan tüm ıstırapları unutmak istesem de yeni güne başlıyorsam herhangi bir kanalda haber izleyerek, ayağıma beton bağlanmışçasına çekiliyorum yerin dibine. Yorgun bir ruhla “ Günaydın! “ demek istiyorsanız güne TV başında başlayın. Hüvviyetini kaybetmiş tutsak hayatlara, akla gelmeyecek acılara şahitlik etsin gözleriniz. Ve aklınızda onlarca soruyla meşgul olsun zihniniz . Hayallerin kurun, müzik dinleyin, yeni yerler keşfedin, denizin dalgalarına teslim edin kendinizi. Yataktan kalkmadan önce ruhunuza seslenin, kendi kendinizin başını okşayın mesela. Çocukken ihtiyaç duyup karşılanmamış tüm hislerinizi ruhunuzla iyileştirin. Yolu sizde saklı olan en büyük yolculuktur bu insanın kendiyle yaptığı. Başka nasıl yaşanır ki zaten? Her aldığımız nefesin kıymetini bilip şu an ölecekmiş gibi atsaydık adımlarımızı nasıl güzelleşirdi dünya kim bilir. Mesela kökü toprağı saran bir ağacın bağlılığını sergileyebilseydik. Ya da uçan bir kuşun özgürlüğünü deniz kıyısında seyre dalıp insanca yaşayabilmenin bu kadar basit olduğunu fark edebilseydik . Bugün bir tuhaf uyandım güne. Işık hüzmesi odama girerken okuduğum kitabın yıpranmış yaprakları bana hüznü anımsattı, bambaşka âlemlere misafir olmamı sağladı. Maddi olmayan ruhani alemlerin varlığına inandırdı. Ve yeniden gözlerimi açarken bambaşka bir sabaha kulağıma ruhum seslendi: “ Daha kaç bahar kaldı yaşanılası? “


Editör: Burçin KAHRAMAN