KİTAP İNCELEMELERİ - KIRLANGIÇ ÇIĞLIĞI / ARSİNE

En son güncellendiği tarih: May 6



Kitap Adı: KIRLANGIÇ ÇIĞLIĞI

Yazar Adı: AHMET ÜMİT

Yayın evi: EVEREST YAYINLARI

Basım Yılı: MART 2018 (1. BASIM)

Türü: POLİSİYE

Sayfa Sayısı: 398


Ahmet Ümit’in son kitabı “Kırlangıç Çığlığı’nı okumak ancak nasip oldu. Hem polisiye seven hem de Ahmet Ümit hayranı bir okur olarak bu kitabı kaçırmak olmazdı.


Ahmet Ümit’i herkes tanıyordur ama biyografisine bir göz atalım. 1960 Gaziantep doğumludur. 1983 yılında Marmara Üniversitesi Kamu Yönetimini bitirdi. 1985-1986 yıllarında, Moskova’da, Sosyal Bilimler Akademisi’nde siyaset eğitimi gördü. Şiirleri, 1989 yılında Sokağın Zulası adıyla yayınlandı. 1992’de ilk öykü kitabı “Çıplak Ayaklıydı Gece” yayımlandı. Bunu polisiye öykü kitapları izledi. Hem çocuklara hem büyüklere yönelik “Masal Masal İçinde” ve “Olmayan Ülke” kitapları ile farklı bir tarz denedi. 1996’da yazdığı ilk romanı Sis ve Gece, polisiye edebiyatta bir başyapıt olarak değerlendirildi. İsmail Gülgeç, Abdülkadir Elçioğlu ve Bartu Bölükbaşı ile hazırladığı çizgi romanları bulunmaktadır. Eserleri yirminin üzerinde dile çevrilmiştir.


Karakterlerimiz tabi ki Nevzat Baş komiser, Evgenia, Komiser Zeynep, Komiser Ali ve diğer ekip romanda aynen yer alıyor. Kırlangıç Çığlığı kitabının konusu yıllar öncesinden “Körebe” davası olarak tamamlanamadan açık kalan bir seri katil vakasının yeniden öldürmeye başlaması üzerine kurulmuş. Kitapta “Körebe” adındaki seri katil, çocuk tacizcilerini hedef alıyor ve onları hep aynı ritüelle öldürüyor. Yıllar öncesinde bu vaka yaşanmış fakat yakalanamamış. Bir gün Nevzat Başkomiser’in ekibi cinayet mahalline gittiğinde gördüğü manzara karşısında Körebe’nin geri geldiğine karar veriyorlar. Nevzat Başkomiser eşini ve kızını bir saldırıda kaybetmiştir ve kızı da zamanında bir taciz vakası ile karşı karşıya kalmıştır. Bu nedenle konu oldukça hassas bir hal almaya başlar. Kitap sadece çocuk tacizine değil organ ticareti, mülteci sorunu gibi sosyal problemlere de değiniyor. Anlatım olarak Ahmet Ümit, diğer kitaplarında da olduğu gibi son derece akıcı ve yalın bir dil kullanmış.

Bir bölümde; “Henüz İstanbullu olamamış ama bundan da en küçük bir rahatsızlık duymayan kim bilir Anadolu’nun hangi yöresinden kopup gelmiş adına metropol denilen, binalardan oluşan bu acımasız cangılda tutunmaya çalışan insanlar” diye bir paragraf var. Ama bence yanlış. Neden derseniz; İstanbullu olmaya niyetleri yok; dışarıdan gelip yerleşenler İstanbullu olmak, o kültüre, terbiyeye uyum sağlamayı 1950’lerde bırakmış, 60’lardan sonra bozulma başlamış. 80’lerde tabelalar dikkatimi çekmeye başlamıştı; Anadolu’muzun güzel şehirlerinin adını taşıyan “… Sevenler Derneği” gibi. Hemşehriler bu dernekler çatısı altında toplanıyorlardı. Özünde güzel bir hareket. Sonra tabelalar değişmeye başladı, bu sefer ilçe isimleri çoğalır. Nihayet köy isimleri olur. Bu da İstanbul'un yozlaşmasını hızlandırır.


Arka kapak alıntı:

Anladım ki benliğimizin farkına vardığımız an, acının pençesinde kıvrandığımız andır.

Karanlığın her aşamasından geçtim, akan kanın sesini duydum, ölümün serinliğini damarlarımda hissettim.


İnsanın insanı öldürdüğü o ilk anı gördüm, katilin zafer haykırışını, kurbanın korku çığlığını işittim.


Arka kapakta bu cümleleri okuyunca elimde Ahmet Ümit kitabı değil de Jean Christophe Grange kitabı var gibi geldi. Özellikle Leyleklerin Uçuşu, Lontano, Kongo’ya Ağıt'ı hatırlattı. Her ölüm acıdır, her cinayet vahşettir ama bu sefer ki arka kapak yazısı daha önceki Ümit kitaplarından farklı idi.

Bir bölümde Emniyet Müdürü ikiz sorgu odalarını anlatıyor. Uzun süredir bir soru kafamı kurcalıyor. Senelerdir polisiye tüm kitap, dizi ve filmlerde bu odalar anlatılıyor, gösteriliyor. Herkes, tüm dünya artık bu odaları biliyor. O zaman bu gizli sorgu odasının ne özelliği, gizliliği kaldı?


Bir yerde; “ İstanbul’a nereden bakmak istersin diye sorsalar, hiç duraksamadan Salacak’tan derim. Çünkü şehrin görkemli silüeti en iyi buradan görünür. Hele bir de geceyse, çöken karanlık, bu kadim şehrin kalbine çakılan o iğrenç binaların sert çizgilerini silikleştirmeye başlamışsa…” Aynı fikirdeyim, en güzel İstanbul manzarası Salacak’tan izlenir. Benimle aynı fikirde olan, köklerimin ait olduğu şehri, yaşadığım yerleri benim gözümden anlatan yazarları seviyorum, kitaplarını okumayı tercih ediyorum. (Yalaannn, 🙈 aslında kıskanıyorum; benim duygularımı, düşüncelerimi benden güzel dile getirip, kağıda döktükleri için 😉 )


Spolier olmasın ama katilin iz bırakmaması, prosedürü bilmesi, sistemli olması, bilgilere kolay ulaşması bana bir zamanlar CNBC’de oynayan Dexter dizisini hatırlattı.

Ahmet Ümit çok okunuyor, Baş komiser Nevzat çok seviliyor, neden? Ümit’in seçtiği konuların güncelliği, dilinin akıcılığı, kurgunun mükemmelliği gibi sıradan sebepler söylemeyeceğim. Bunların hepsi doğru ama bence başka bir sebep daha var. Bu sebep kahramanların sıradanlığı… Zeynep, Ali, özellikle Baş komiser Nevzat, Evgenia sıradan insanlar doğallar, içimizden biri gibiler. Abartı yok, süper kahraman değiller, her şeyi bilmiyorlar, her şeyin en iyisini yapmıyorlar, her kavgayı kazanmıyorlar. Doğal oldukları, bizden biri oldukları içinde çok seviliyorlar.


Burada ve birçok yerde işlenen, içimizi yakan ama durdurulamayan bir konu var: taciz. Peki taciz sadece cinsel mi? Karşın tarafın üzerimizde oluşturduğu psikolojik, fiziksel rahatsızlıklar, sözlü saldırılar, yasaklamalar, alaylar da taciz değil mi? Araştırırsanız aslında izinsiz resmimizin çekilmesi dahi suç ve tacize giriyor.


Suçların sadece kitaplarda kaldığı günler dileğiyle yeni bir yorumda buluşana kadar kitapla kalın. Kitaptan alıntılar:


📌 Vicdanını yitirmiş bir dünyadan başka nedir ki cehennem?

📌 İstanbul sürprizlerle doludur. Bu park da öyleydi, beton yığınlarının ortasında bir vaha gibi ansızın çıkıvermişti karşıma. İronik olan, dar sokakların arasında renksiz, sıvasız binaların kıyısında kalmış bu güzelim parka bir ceset bırakılmış olmasıydı.

📌 İyi olacak, hepsi geçecek, dünya bir kardeşlik bahçesine dönüşecek, hepimiz mutluluk içinde yaşayacağız, demeyi çok isterdim ama artık yalan söylemeyi kendime yediremiyordum.

📌” Dünya bu yüzden yıkılacak, biliyorsunuz değil mi? İnsanlığın sorunu kötülük değil Nevzat Bey, bayağılık. Yeryüzü iğrenç bir gezegene dönüştü.”

📌” Şarkı söylemiyorlar Nevzat. Ölen arkadaşlarının yasını tutuyorlar. Sevinç çığlıkları değil bunlar, acı dolu haykırışlar. Biliyorsun kırlangıçlar göçmen kuşlardır. Çok hızlı uçarlar. İşte o göç sırasında yüzlerce kırlangıç fırtınaya yakalanıp ölürmüş. Göçü başarıyla tamamlayan kırlangıçlar, geldikleri ülkenin sıcak gökyüzünde uçarken, yollarda kaybettikleri arkadaşlarını anımsar acıyla, öfkeyle böyle çığlıklar atarlarmış.”



ARSİNE


Yazar Adı: ALİ BAYRAM

Kitap Adı: ARSİNE

Yayınevi: DEVA YAYINCILIK

Basım Yılı: 2014 (1. BASIM)

Türü: ROMAN

Sayfa Sayısı: 204

Etkinlik için değerli yazarımız Ali Bayram’ın kaleminden Arsine adlı eserini okudum. Ali Bayram’ın yüreğine sağlık. Kalemi daim, başarı yolu açık olsun. Arsine, Yunus Nadi Roman Ödülü’ne aday olmuş bir eser. Kapakta “tehcirde bir Ermeni kızı”; arka kapakta “tarihe tanıklık etmenin aşk hali” diyor tanıtım cümlesi olarak.


Ali Bayram’ın yaşamına bir göz atarsak; 1973 Yılı Kastamonu ili İnebolu ilçesinde doğdu. Ortaöğrenimini Çankırı’da yaptı. Lise zamanlarında yazdığı şiirlerini “Harran’dan Doğan Güneş” ismi ile yayınlamak istedi. Lise öğrencisi olması nedeniyle günün şartlarına göre eserin yayınlanmasına müsaade edilmedi. 2005 yıllarında “şairimsin.net” isimli bir web sitesi kurarak “Şairimsin” mahlasıyla marjinal şair olarak ismini duyurmayı başardı. Şiir dalında 2500 adet eseri olup 2012 yılında Aynasız Düşüncelerim adlı eseri ile edebiyata giriş yaptı. Kertik-” Bir Soysuza Yazılan Roman” 2013 Adlı eseri ile “Kadına psikolojik şiddeti” işledi. İntiharda Polis eseri ile Polis intiharlarını ve sorunlarını anlattı. 2014 Yılında “On üçünde kadın olmak” ve ARSİNE- Tehcirin 100. yılında bir Ermeni kızı adlı eserleri yayınlandı. Çocuk gelinler ve kadınların bu ülkede ki yerini anlatan feminist kalemini değiştirmedi. Köşe yazılarında kadın haklarını savundu. Duygu Asena’nın çizgisinde eserleri ile devam etti. 2014 Yılında Duygu Asena ve Yunus Nadi Roman yarışmalarında eserleri aday gösterildi. Sosyal Medyada Polis-Yazar unvanını takipçileri ile kazandı. Ali Bayram gönüllü olarak ülkemizde birçok üniversite, okul ve halk toplantılarında Madde Bağımlılığı, Kadına Şiddet, Çocuk Gelinler üstüne söyleşi ve seminerler yaptı.


"Ermeni tehcirinde gizli kalmış, gün yüzüne çıkmamış nice hikayeler vardır...” Tehcir anında tren vagonunda dünyaya gelen Arsine'nin Ayşe nine oluşuna kadar geçen acı dolu yaşamın gerçeği... Acı, ölüm ve feryat ile Arsine'nin 100 yıl önce başlayıp Ayşe nine olarak sevinç ve gözyaşı ile biten yaşam öyküsü... (Tanıtım Bülteninden) Arsine’nin hüzünlü gerçek yaşam hikayesi (Samsun'un Kavak ilçesinde yaşanmış) sizleri de bir hüzün yumağı olup, hikayenin içine çekecek.


Tehcir Kanunu veya resmi adıyla Sevk ve İskan Kanunu, 27 Mayıs 1915'te Osmanlı hükumeti tarafından I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusu ile karşı karşıya gelebilecek iç unsurların savaş bölgelerinden uzak yerlere devlet eliyle gönderilmesi için çıkarılan göç kanunu. Hükümet, tebaasının bir bölümünü, sivil halkı, çoluk çocuk; malsız mülksüz, yüzlerce kilometre öteye yaygın bir şekilde sürmekteydi.


Bu kanun sonucunda Arsine’nin ailesi de göç listesindeydi. Öncesinde olanlar, göç sırasında yaşananlar, sonrasında çekilen acılar üç kuşağın yaşadığı acılarla Arsine’de toplanan hüzünlü hikâye…


Daha önce de mübadele, soykırım ve tehcir ile ilgili kitaplar okumuştum. Kalbimde Bir Yara; Bozcaada / Tolga Aydoğan, Paslı Anahtar / Uluç Özüyener, Kanadı Kırık Kuşlar / Ayşe Kulin, Mor Kaftanlı Selanik / Yılmaz Karakoyunlu gibi bu konulardaki tavsiye kitaplar listesinde yerini aldı.


Naçizane fikrim, kavga, döğüş, mafya senaryoları yerine dizi ya da film senaryosu olarak değerlendirilebilecek nefis bir hikaye…Bir daha böyle acılar yaşanmaması dileğiyle, kitaptan alıntılarla; yeni bir yorumda buluşana kadar kitapla kalın diyerek vedalaşalım…


📌 Hep masumlar iyi niyetinden vuruldu.

Kötüler onların duygularını meze yaptı.

📌 Öküzler yorulmuş, kağnılar gitmekte zorlanıyordu. Küçük kıyametin öteki yüzü müydü yaşananlar, kimse kestiremedi.

📌 O gece, karanlıkta bir at arabası üstünde dört cenaze ile acımasız bir günde gözlerini dünyaya açan, annesi ve babası gibi kadersiz bir kız bebek köyün yolunu tutmuştu.

📌 Tren, askerler eşliğinde, vagonlarında yüzlerce insan kalabalığı ile bilinmezliğe acı düdüğü öterek ve kara dumanı tüterek hareket etmişti. Koynunda sarı liraları olan ama aç karnına fayda etmeyen Rafuel’in ailesinden kimsesi yoktu artık.

📌 Bir rüzgâr misalidir yaşamak, acıların asla dinmez. Ama ümitler hep birer fırtınadır.

📌 Dökülen saçları, yüreğindeki gözlerine vuran hüzün darbelerine karşı gelemiyor, gözlerinden sakallarına düşen tane tane gözyaşları Rafuel’in sağ olmasına sevinci ve bu yaptığı ince düşüncesine hayran kalmıştı.

📌 Güneş bile doğarken üstüme acıları sere serpe döküyor, bunca acı ve keder biri bitmeden diğeri başlıyordu. Keşke babam ve annem yaşasalardı. Benim de sarı saçlarımı tarayan bir annem olsaydı, şöyle yürekten, candan; -Kızım benim, mavişim, diyecek bir babam olsaydı…


Editör: Mehmet Keklikçi

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube