KİTAP İNCELEMESİ: SON ADA

En son güncellendiği tarih: Nis 23


Yazar Adı: ZÜLFÜ LİVANELİ

Kitap Adı: SON ADA

Yayınevi: DOĞAN KİTAP

Basım Yılı: OCAK 2019 (97. BASIM)

Türü: ROMAN

Sayfa Sayısı: 183


Zülfü Livaneli’nin “Son Ada” adlı kitabını okudum. Bu kitabı bana kitap dostu, can arkadaşım Melda Meriç doğum günü hediyesi olarak göndermişti, ancak sıra geldi. Livaneli ile aramızda adlandıramadığım bir ilişki var. (her ne kadar onun haberi olmasa da) Konstantaniyye Oteli beni öldürdü okumam dedim, Mutluluk güzeldi fikrimi değiştirdim bir şans vereyim dedim ve Huzursuzluk’u okudum, huzurum kalmadı… Bu iş buraya kadar derken Elia ile Yolculuk gündeme geldi, sadece Elia Kazan için aldım ve pişman oldum kesinlikle beklediğim gibi değildi. Ve bugüne geldik, kitap dostum gönderince okumamazlık edemedim ve okudum. Sonuç? Sonuç yorumda…


Zülfü Livaneli’yi bilmeyen yok ama biyografisini değil ilklerini yazayım: Ömer Zülfü Livanelioğlu, Türk müzisyen, senarist, politikacı, yazar ve yönetmen. 1973’te ilk albümü Chants Revolutionnaires Turcs’ü Belçika’da yayınladı. 1976’da Otobüs filminin müziklerini yazan sanatçı, daha sonraki yıllarda da filmler için beste yapmaya devam etti. 1987’de senaryosunu da yazdığı ilk filmi “Yer Demir Gök Bakır” için kamera arkasına geçti. German Camera Award ve San Sebastián International Film Festival tarafından ödüle layık görülen ilk filmin başarısı büyük oldu. 1993'te ilk kitabı olan “Diktatör İle Palyaço“yu yayınladı. 2005’te, Mikis Theodorakis ve Kanada‘da yaşayan bilim adamı Apostolos Papageorgio ile birlikte, antik dönemin en önemli hekimlerinden biri olan Efesli Soranos adına verilen ‘Soranos Dostluk ve Bilim Ödülü‘nü aldı. 18 Temmuz 2006’da Yunanlı besteci ve yorumcu Mikis Theodorakis adına verilmeye başlayan, Türk-Yunan dostluğuna katkıda bulunanların ödüllendirildiği Theodorakis Ödülü’nün sahibi oldu.

Kitabın başında “Büyük Kapıdan Girmek” başlıklı Yaşar Kemal’in kaleminden önsöz ve sonunda Ek bölümünde biyografi- söyleşi ve görüşler var.

Kapak ve isim bana en sevdiğim şairlerden Orhan Veli’nin en sevdiğim şiirlerinden “Gün Olur Ki” şiirini hatırlattı.


GÜN OLUR

Gün olur, alır başımı giderim,

Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.

Şu ada senin, bu ada benim,

Yelkovan kuşlarının peşi sıra.

Dünyalar vardır, düşünemezsiniz;

Çiçekler gürültüyle açar;

Gürültüyle çıkar duman topraktan.

Hele martılar, hele martılar,

Her bir tüylerinde ayrı telaş!...

Gün olur, başıma kadar mavi;

Gün olur başıma kadar güneş;

Gün olur, deli gibi...

Orhan VELİ


Zaten bu şiiri de besteleyerek seslendiren Zülfü Livaneli. Tüm kitabı bu şarkıyı mırıldanarak okudum.

Kitabı okurken kahramanlardan biri yazar olunca aklıma diğer adalı ya da adada yaşayan yazarlar geldi: Sait Faik, Nurullah Ataç, Hüseyin Rahmi Gürpınar gibi. Bir yerde; “Televizyon yayınlarını alamadığımız için çılgın dünyamızda ne olup bittiğine dair haberleri ancak haftada bir uğrayan vapurun getirdiği gazetelerden öğreniyorduk.” diyor. Tanrım ne büyük mutluluk… Televizyon yayınları yok. Haber adı altında gündemi bilmeseler de içi boş programlarla cahilleşip, gerilemiyorlar. Biz yayın alıyoruz da ne oluyor? Açıp seyretmiyoruz uzun süredir. (Açtığımızda bazen belgesel, genelde TRT 2 Kültür- sanat kanalı izliyoruz)


Okurken aklınıza gelen iki kelimeyi öncelikle hatırlatayım. Ütopya: Gerçekleşmesi olanaksız, çarpıcı, ilginç tasarı ya da düşünce. Ütopya, aslında olmayan, tasarlanmış ideal toplum. Ütopyalar, bugün gerçekleşmesi imkânsız toplum tasarımlarıdır. Distopya: Distopya, çoğunlukla ütopik bir toplum anlayışının anti-tezini tanımlamak için kullanılır. Distopik bir toplum otoriter- totaliter bir devlet modeli ya da benzer bir başka baskıcı sistem altında karakterize edilir. Spoiler vermiş gibi olmayayım ama ütopya olarak adlandırılabilecek bir ada yaşamından; ada halkının farkında olmadan nasıl bir distopyaya dönüştüklerinin hikayesi. Zaten kitabın sonundaki ekler bölümünde söyleşide bu konudan bahsediyorlar.


Okurken bana bir şeyler hatırlatmasa olmaz, kitabın hikayesi de Ada (The Island), Köy (The Village) filmlerini ve Lost dizisini hatırlattı. Okurken seyrettiğim bu film sahneleri gözümde canlandı.


Bir bölümde yazar anlatıcıya: “Proust olmak ile Proustvari olmak arasında dağlar kadar fark vardır. Sende anlatıda kendi sesini bulmalısın. Yoksa yazdığın şey Proust!tan daha iyi olsa bile Proust taklidi olarak kalır.” diyor. Birinden, bir şeyden esinlenme, etkilenme, benzetme, taklit etme başka şey birebir kopyalama başka şey. Birde bu konu ile ilgili bir atasözü var (sevdiğim): “Taklitler asıllarını yaşatır.”


Martı saldırılarının olduğu bölümü okurken gözümün önüne çocukken seyrettiğim, uzun süre etkisinden çıkamadığım (seyrettim çünkü tanıtımında 15 yaşından büyükler izlesin diyordu. Bu daha çok merak uyandırdı. Ne yasaklansa tersini yapmak gibi bir inadım vardı o zamanlar gülümse), öyle ki Kadıköy vapurunda bile martılardan tırstığım ama utancımdan korktuğumu belli etmemeye çalıştığım, beni ürküten (8 yaşında falandım) film: Kuşlar, Alfred Hitchcock.


Başta söylediğim gibi Livaneli ile inişli çıkışlı ilişkimiz bu kitapla çıkışa geçti. Bir şans daha verip, bu keyifte olan yeni bir kitabını okuyabilirim. Şimdilik sizi kitaptan alıntılarla baş başa bırakıp, yeni film ve kitap arayışlarına gireyim:


⚔ Son ada, son sığınak, son insani köşeydi burası. Tek istediğimiz bu dinginliğin bozulmamasıydı.

⚔ İçinde yaşadığı koşullar ve iklim insanı değiştiriyor. Zamanla hiç fark etmeden tropik adaların yerlileri gibi giyinmeye başlamıştık.

⚔ Kişiliğinin bir noktasına sanki bir Orta çağ şövalye zırhı geçirmişti, oradan ötesine geçmek mümkün olmuyordu. Sadece edebiyat konuşurken canlandığını görürdüm.

⚔ İnsanlar mı olaylara göre değişir, yoksa olaylar mı insana göre oluşur?

⚔ Biz insanlar evren hakkında düşünürüz, yargılara varırız ama evrenin bizim hakkımızda ne düşündüğünü hiç merak etmeyiz.


Editör: Mehmet Keklikçi

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube