© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

KİTAP İNCELEMELERİ -Madam Floridis Dönmeyebilir / Tarihimizde Garip Vakalar



Yazar Adı: MARİO LEVİ

Kitap Adı: MADAM FLORİDİS DÖNMEYEBİLİR

Yayınevi: DOĞAN KİTAP

Basım Yılı: ŞUBAT 2014 (3. BASIM)

Türü: ÖYKÜ

Sayfa Sayısı: 170

*Mario Levi’nin “Madam Floridis Dönmeyebilir” adlı öykü kitabını okudum. 2000 Yunus Nadi Roman Ödülünü kazanmış “İstanbul Bir Masaldı” ile hayran kalıp, Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazanan “Bir Şehre Gidememek” ile hayranlığımı katladığım yazarın okuduğum üçüncü kitabı. “Size Pandispanya Yaptım” ise okunacak kitaplar arasında sıra bekliyor.

*Mario Levi, 1957 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. 1975 yılında Saint Michel Lisesinden, 1980 yılında, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. İlk yazıları Şalom Gazetesinde yayınlandı. Bu yazılarını daha sonra Cumhuriyet Gazetesi, Stüdyo İmge, Milliyet Sanat, Gösteri, Argos, Gergedan, Varlık gibi yayın organlarındaki yazıları izledi. Yayınlanan ilk kitabı Jacques Brel: Bir YalnızAdam (1986) adını taşır. Bu kitap üniversiteyi bitirme tezinin romanlaştırılmış şeklidir. İlk hikâye kitabı Bir Şehre Gidememek ise 1990 yılında yayınlanır. Hemen hemen her ilk eser gibi, otobiyografik özellikler taşıyan bu kitap, yazarın hem bazı aşkları, hem de çocukluk ve ilk gençlik yıllarıyla hesaplaşması gibidir. Kitap o yılın Haldun Taner Öykü Ödülü'nü kazanmıştır. 1991 yılında yayınlanan ikinci hikâye kitabı Madam Floridis Dönmeyebilir'de İstanbul'un azınlık çevrelerini ve topluma uyum sağlamakta zorlanan insanlarına yer verir. Mario Levi, yazarlığın yanı sıra, Fransızca öğretmenliği, ithalatçılık, gazetecilik, radyo programcılığı, reklam yazarlığı gibi meslekler de yapmıştır. Yeditepe Üniversitesinde ders vermeye devam etmektedir. Ayrıca yazı atölyelerinde, bu yola gönül vermiş insanlara Yazı Yaratımı dersleri de vermektedir. Mario Levi'nin kitapları yurt dışında yabancı dillerde de yayınlandı ve yayınlanmaya devam ediyor.

*Kitabımız ‘Yedinci Baskıya Girerken’ ( ben tanıtımda 3. Baskı dedim ama DK da kitap daha önce farklı yayın evlerinde basılmış o yüzden benim okuduğum DK da ki 3. Baskısı), ‘Altıncı Baskı İçin Birkaç Söz’, ‘Üçüncü Baskı İçin Birkaç Söz’, ‘Birinci Önsöz’, ‘ İkinci Önsöz’, ‘ Üçüncü Önsöz Ya Da’, ‘Dördüncü Önsöz Ya Da Beklenmeyen Bir Tanığın Anlattıkları’ adlı yazılarla başlıyor ve Madam Floridis’in hikâyesi ile devam ediyor; ‘Editör’ün Ek Açıklaması’ ve ‘Ek’ bölümünde Mario Levi biyografisi ve yayınlanmış diğer kitaplarının kısa tanıtımlarıyla bir nefeste bitiyor. Kapak resmi Yeldeğirmen’inden Kadıköy’e inen sokaklardan birinde Madam Floridis, benim için etkileyici hemen tanıdım, bilmeyenler ve merak edenler ise neresi olduğunu kitabı okuyunca öğreniyor.

*Hikâyeyi okurken Mösyö Moiz’in son dakika golünü ( yazarda aynı deyimi kullanmış o yüzden bende kullandım) atması bana “Kürk Mantolu Madonna”nın Raif Efendisini çağrıştırdı.

*Hikâye Yeldeğirmeni / İzzettin sokak sakinleri arasında geçiyor. Bu kitabın benim için özel olmasının sebebi; her ne kadar Hasırcıbaşı sokak doğumlu olsam da 1 yaşından önce Karakolhane Caddesindeki eve taşındık ve o sokaklarda büyüdüm, oradan taşındıktan sonra da annemin halası o evde oturduğu için (taşındığımız bina aile apartmanı idi) hala ölene kadar (1985) o cadde ve

Yeldeğirmen’i ile ilişkimiz kesilmedi. Zaten bir Kadıköylü olarak orada yaşamasanız bile hep ‘Kadıköylü’ kalırsınız.

*Kitapta adı geçen; kitaplar, sanat eserleri, şehirler, anıtlar, müzikler, müzisyenler araştırılmalı, öğrenilmeli, dinlenmeli. Mümkün olursa seyretmeli, okumalı, dinlemeli, gezip, görmeli. Burada adı geçen Edith Piaf ve Enrico Macias daha önce dinlediğim müzisyenlerdi. O yüzden Maya Casablanca ve Claudio Villa’yı dinledim. Kitabı okurken; adı çok geçen, dinlenen, sevdiğim “Ay Işığı Sonatı”nı da büyük bir keyifle bir kere daha dinledim, size de tavsiye ederim.

*Levi ile yaş farkımızın az olmasından dolayı anlattıklarının çoğunu bilmem, unuttuklarımı ise hatırlatması çok hoştu. Bir bölümde yazın Kadıköy merkezin boşaldığını, Fenerbahçe, Caddebostan, Suadiye gibi plaj semtlerinin kalabalıklaştığını; yazlık olarak Adalara gidildiğini anlatmış. Tüm bunlar benimde anılarımı canlandırdı. Söylediği plajların hepsinden denize girdim ama ev Kalamış’ta olduğu ve sporcu olarak Galatasaray ve İstanbul Yelken kulüplerine gittiğim için antrenman sonrası daha çok Fenerbahçe’den denize giriyordum.

*Kadıköylü hemşerim sayesinde çok nostalji yaptım, bir tanesi en sevdiğim ve özlediğim, kokusunun burnumda tüttüğü bir tane daha: Topatan Kavunu… Senelerdir arıyorum, soruyorum, kimse beni anlamıyor( manav ve sebzeciler kadar konu komşu da), neden bahsettiğimi bilmiyor. Oysa ne kadar lezzetli ve mis kokulu bir kavundu. Ne hale geldik, bir kavunu dahi arar olduk… Maalesef maddi, manevi kaybettiğimiz birçok şey gibi kendi tohumumuz olan topatanı da kaybettik.

*Bir bölümde: “Bizim sokakta hiç kimse delirmedi, hiçbir insan, şekli, biçimi ve hayali ne olursa olsun tecavüze uğramadı, hiçbir köpek bir insanı ısırmadı, hiçbir kedi ya da kuş açlığa terk edilmedi, hiçbir kitapçı açılmadı, hiç kimse kelebek, yılan, parfüm, hayal, tütün, harita ya da dolma kalem koleksiyonu yapmadı, hiçbir erkek baldızıyla basılmadı, hiç kimse Çince, Fince, Berberice, Katalanca ya da Sanskiritçe öğrenmedi, hiç kimse yalnızca İskender kebabı yemek için Bursa’ya gitmeyi, Ağrı’ya bir kış çıkışını ya da Boğaz’ı yüzerek geçebilmeyi düşlemedi, hiç kimse bir ip cambazı olmayı ya da kentimize gelen yabancı sirklerden birine katılarak, bu dünyanın bir yerlerinde kaybolmayı denemedi. Bizim sokakta yalnızca küçük düşler, küçük alınmalar, küçük ayrıntılar, küçük olabilirlikler ve her zaman, hemen hemen her yerde olduğu gibi önlenemeyen, zaman zamanda ayrımsanamayan küçük ölümler vardı. “ Biraz uzun oldu ama önemli bir konu, birçoğu bizim mahallemizde, yakınlarımızda da olmadı, durum aynıydı.

*Bir yerde: “ Radyonun eşi bulunmaz büyüsü, evet; bu büyünün bendeki hikâyesi sanırım en çok burada başlıyordu. Günümüzde onca gelişen ve daha da gelişeceğe benzeyen iletişim biçimlerinin veremeyeceği bir şey: hayal kurma olanağı…” Evet, biz radyo ile büyüyen çocuklar, söylenenleri dinlerken hayal kuruyorduk. Hemen hemen hepimiz dinlemişizdir; ‘Orhan Boran ve Yuki’, hepimizin dinlediği Yuki aynı idi ama hayalimizdeki canlandırdığımız Yuki farklı idi. Mesela benim Yukim biraz Pinokyo’ya benziyordu. Kardeşiminki ise lahana bebeğe…

*Hem akran, hem hemşeri olduğumuz için bence her cümlesine yorum yapılacak bu harika kitabı herkesin okumasını isterim tabii ki. Daha fazla uzatmadan alıntılarla yeni bir yorumda buluşana kadar vedalaşalım:

+ Yazmanın karanlık bir mağaraya inmek anlamına geldiğine inanmaktan da henüz vazgeçmedim.

+Zaten istesek de istemesek de hep bir yerlere geç kalmıyor muyuz biz? Geç kalmak, bir insana ya da bir olabilirliğe, bir paylaşımın izdüşümüne yeterince ulaşamamak, evet…

+Kendi küçük tarihimde kelimelerden ve ket vurmalardan örülmüş bir duvarı bir şekilde aşmaya çalışıyorum anlayacağınız.

+Bilirdim, anlayabilirdim bu hayatlar ve bu hatıralardan istesek de bir türlü kopamayacağımızı. Bu dönüşler bizim kaçınılmazlığımız, deyiş yerindeyse zorunlu, küçük, sessiz ölümümüzdü.



Yazar Adı: REŞAD EKREM KOÇU

Kitap Adı: TARİHİMİZDE GARİP VAKALAR

Yayınevi: DOĞAN KİTAP

Basım Yılı: ARALIK 2016 (5. BASIM)

Türü: TARİH

Sayfa Sayısı: 106

Reşad Ekrem Koçu’nun bilgilendirirken eğlendirmeyi de ihmal etmeyen usta kaleminden “Tarihimizde Garip Vakalar” adlı kitabını okudum. Koçu, eğlendirirken bilgilendiren, bilgilendirirken eğlendiren, mutlaka okunması gereken yazarlardan, tarih gibi fazla seveni olmayan bir konuyu kaleminin gücüyle keyifli hale getirerek okutuyor.

Reşad Ekrem Koçu, Türk tarihçi ve yazar. Tarihi konularda yazdığı fıkra, roman, hikâye ve incelemeleriyle ve en önemli yapıtı İstanbul Ansiklopedisi ile tanınmaktadır. 1905'te İstanbul'da doğan Koçu, Bursa Erkek Lisesini ve İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü'nü 1931 tarihinde bitirdi. İstanbul Kuleli Askeri Lisesi, Pertevniyal ve Vefa Liselerinde tarih öğretmenliği yaptı. Uzun yıllar Tercüman gazetesinde fıkralar yazdı, tarihi tefrikaları yayınladı. Reşat Ekrem Koçu popüler tarihçiliğin önde gelen isimlerindendir. Osmanlıların çeşitli dönemlerini anlatan tarihi romanlar ve araştırmalar yayınladı. En önemli çalışması olan İstanbul Ansiklopedisinin önce üç cildini çıkarabildi (1944-1951). 1958'de eseri yeniden yayınlamaya başladı. 1969'a kadar 10. cildin Eyüp maddesine kadar gelebildi. Ayrıca şiirleri ve çocuk romanları da vardır. 6 Temmuz 1975 tarihinde vefat etti.

Bu kitabında Koçu, Osmanlı tarihimizden derlediği garip vakaları gayet sürükleyici bir üslupla okuruna aktarmış. Masalsı tarzıyla anlattığı birbirine geçmiş hikâyeler, entrikalar, bugün garip gelen olaylar, Osmanlı zamanında bir şekilde sivrilmiş ve bu sivriliği daha sonra kendi lehine kullanmaya başlamış karizmatik kişiler ile ne sivrilmiş ne de karizmatik olup, tek suçu yanlış zamanda yanlış yerde bulunmak olan zavallıların trajikomik hikâyeleri.

Kitap Koçu’nun biyografisi ile başlıyor, anlatılan olaylardan sonra ‘Küçük Notlar’ başlığı ile kısa bilgiler verilmiş ve Osmanlıca- Türkçe sözlük ile bitiyor. ‘Küçük Notlar’ bölümü oldukça bilgilendirici bir bölüm. Arka sayfalarında Osmanlıca-Türkçe sözlüğü olması kitaplarının okunmasını hem kolaylaştırıyor, hem de zevkli olduğu kadar pek çok yönden faydalı hale getiriyor. Gene de yeni nesil için itici olabilir o yüzden biraz daha sadeleştirilebilir. Koçu eserleri biraz daha sadeleştirilerek yayınlansa daha çok okur bulabilir mi?

Osmanlı tarihi kimi eğlenceli, kimi dokunaklı nice garip vakalarla dolu: Dalkavukların hayli ayrıntılı fiyat tarifesinden “Maymun fuhşa alet olur” diye biçare hayvanları astırarak idam ettiren “Maymunkeş” Abdülkerim Efendi’ye, Kaşıkçı Elmasından bahriyelilerin maaşlarının gemi enkazı olarak ödenmesine, başına içi saman, talaş, hasır parçaları veya ziftli paçavra dolu bir kap koyup tutuşturarak padişaha “ateş istidası” veren dertlilerden devlet memurlarının yazlık evlerine gidiş tarihlerini düzenleyen “yalıya çıkma nizamı”na, esnaf cezalarından mezarında başı kesilen şehzadeye varıncaya kadar pek çok garip vaka.

Bahriyelilerin maaşlarının gemi enkazı olarak ödenmesi ilginç gelebilir ama daha önce tarihle, vakıflarla ilgilenenler bunu garipsemezler. Çünkü Kara ordusunda da yüksek rütbeli subayların maaşı, üstün hizmet dolayısıyla aldıkları ikramiyeler vakıf arazilerinden tapu verilerek yani arsa, tarla ile ödeniyordu.

İnce ama dopdolu bir kitap " Tarihimizdeki Garip Vakalar". Reşad Ekrem Koçu ile tanışmak için ideal bir kitap ( tabii hala tanışmamışsanız). Sadece tarih sevenler değil herkes için Reşad Ekrem KOÇU mutlaka okunmalı bence. Kitaptan alıntılarla yoruma son verelim:

+Bugün dalkavukluk bir ruh ve tıynet meselesidir; iş, meslek olmaktan çıkmıştır. Tanzimat’tan evvelki devirde ise, dalkavuklar, kâhyaları, nizamnameleri ve narhları olan bir esnaf zümresi idi. Eski dalkavuklarla zamanımızda dalkavuk kelimesinden anladığımız mana ne kadar ayrı şekildedir.

+Sümbül çiçeğinin mor renklisinin katmerlisi, ilk defa olarak 17. Asırda büyük Türk âlimi Kâtip Çelebi tarafından elde edilmişti.

+Van Gölü’nde yüzen ilk Türk gemisi 16. Asırda Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. Büyük sanatkâr o zaman Yeniçeri Ocağı’nda dülgerlikteki hünerleriyle tanınmış basit bir neferdi.

+İstanbul’daki meşhur Kız Kulesi Osmanlı tarihinde yalnız bir defa ve bir kişi için hapishane olarak kullanılmıştır. Burada, 18. Asırın namlı vezirlerinden Hekimoğlu Ali Paşa hapsedilmiş ve oradan sürgüne gönderilmiştir.

+Güzel yaprakları ve güzel çiçekleriyle şehircilik bakımından büyük bir kıymet taşıyan atkestanesi ağacı Fransa’ya ilk defa olarak 1615 senesinde Bachelier isminde bir zat tarafından İstanbul’dan götürülmüştür. O günden beri bu ağaç Paris bulvarlarının süsü olmuştur.

+Türkiye’de ilk defa Latin harfleriyle Türkçe yazı yazan, III. Selim’in kız kardeşi Hatice Sultan’dır. Bu münevver kadın, bir ara maiyetinde çalışmış olan ressam ve mimar Melling’e emir ve ricalarını bu suretle bildirirdi. Melling, Türkçeyi azıcık anlar ve konuşur, fakat Arap harflerini bilmezdi.


Editör: Kemal Albayrak