KİTAP İNCELEMELERİ / BİR KUZEY MACERASI- YEŞİL MÜREKKEP

En son güncellendiği tarih: May 6



Yazar Adı: JACK LONDON

Kitap Adı: BİR KUZEY MACERASI

Çeviri: LEVENT CİNEMRE

Yayınevi: İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI

Basım Yılı: 2016 (4. BASIM)

Türü: HİKâYE

Sayfa Sayısı: 44

Jack London’un ‘Bir Kuzey Macerası’ adlı kitabını okudum. Uzun süredir, liseden mezun olduğumdan beri Jack London okumamıştım, iyi oldu doğrusu.

Asıl adı John Griffith Chaney olan Jack London, 1876 yılında San Francisco’da doğdu. Çocukluğunu anne ve baba sevgisinden mahrum geçirdi. Babası tarafından terk edildikten sonra, Oakland’da, annesinin ve London soyadını aldığı üvey babasının yanında yetişti. On dört yaşında okulu bırakarak serüven dolu bir hayata başladı. Amerika içinde ve dışında uzun, maceralı yolculuklar yaptı, hapis yattı. Giderek militan bir sosyalist oldu. On dokuz yaşına geldiğinde, dört yıllık orta öğretimi bir yılda tamamlayarak California Üniversitesi’ne girdi. Ancak öğrenimini gene yarım bıraktı. London, 17 yılda "kıpır kıpır hayat ve düşünce kaynayan" (Anatole France) elli ciltlik dev bir eser vermiştir. 1897'de Klondike'a altın aramaya gidenlere katıldı ve birçok kitabını bu tecrübesinden yararlanarak yazdı. İlk kitabı “Kurdun Oğlu” (1900) geniş bir okur kitlesine ulaştı. Ona kalıcı bir ün sağlayan yapıtı ise “Vahşetin Çağrısı” (1903) oldu. Eserlerinde yaşam kavgasını romantik bir bakışla anlatır, çoğu eserinde sert bir kapitalizm eleştirisi göze çarpar. Kitapları yabancı dillere en çok çevrilmiş Amerikalı yazarlardan biri olan London, 1916’da ardında çok sayıda eser bırakarak hayata gözlerini yumdu.

Kitabı aslından dilimize çeviren Levent Cinemre, Ankara Anadolu Lisesi ve Mülkiye mezunu. Bankacılık ve finansman alanlarında çalıştıktan sonra on yıl gazetecilik yaptı. Daha sonra yayın dünyasına geçti. Çeviriyi hayatının paralel evreni olarak görüp, tüm bu yıllar içinde Thomas Friedman’ın Dünya Düzdür, E. H. Carr’ın Lenin’den Stalin’e Rus Devrimi ve Jack London’un başeseri Martin Eden da dahil olmak üzere birçok kitabı Türkçeleştirdi. Halen Jack London’un bütün eserlerini dilimize kazandırma yolunda ağır adımlarla ilerliyor.

Jack London’un 1900 yılında yayımladığı ‘Kurdun Oğlu’ adlı derlemenin içinde yer alan “Bir Kuzey Macerası”, Homeros’un Odysseia destanını andıran, zorlu engellerle dolu, çetin ve “dönüştürücü” bir yolculuğun hikayesidir. Aleut adalarındaki Akatan’da yaşayan kabile reisi Naass, evlendiği gün karısı Unga’yı denizden çıkıp gelen sarı saçlı beyaz bir

adama kaptırır. İki metreyi aşan boyuyla bir devi andıran bu adam, Unga’yı sırtına vurduğu gibi gemisine atlayıp oradan uzaklaşmıştır. Naass intikamını almak üzere azılı düşmanının peşinden yollara düşer. Dünyayı dolaşıp bilgi ve görgüsünü artıracağı, macera dolu yıllar beklemektedir onu… Hikâye çok güzel, zaten kısa ama kitabın tek kusuru var bence; dip notlar sonda, bu da yorucu oluyor okurken.

Kitabı okurken gözümün önüne belgesel kanallarında izlediğim ‘Son Alaskalılar’ ve ‘Altın Arayacıları’ belgeselleri geldi, hikayeyi bu görüntüler eşliğinde okudum. Biz bu kitapları okurken, film ve belgeselleri seyrederken o manzaralara hayran kalıyoruz ve oralarda olmayı istiyoruz. Ama oraların zorlu yaşam koşulları hiç aklımıza gelmiyor, özellikle bu koşullar anlatılır, gösterilirken.

Bir solukta biten ama okurken sizi soluksuz bırakan, bitince hüzün çöken, aklınızı karıştıran bir hikaye. Zweig kitaplarında olduğu gibi psikolojik incelemeler, duygular, iç hesaplaşmalar sizi sıkmadan aktarılmış. Yaşananlar, alınan kararlar, yapılanlar hakkında yorum yapmaya, yargıda bulunmaya fırsat vermiyor. O bölgede, o koşullarda verilen yaşam savaşı, hayatta kalma mücadelesi sizin karar vermenizi, yargılamanızı engelliyor.

Bence Jack London mutlaka okunması gereken yazarlar listesinde üst sıralarda. Beyaz Diş, Deniz Kurdu, Demir Ökçe kitaplarını lise döneminde ve sonrasında okumuştum, bu kadar ara verdiğim için üzüldüm. En kısa zamanda kitaplığımda okunacaklar arasındaki “Deniz ve Çocuk” adlı eserini de okuyacağım.

Yeni bir yorumda buluşana kadar kitapla kalın. Bu kısa ama etkileyici öyküden birkaç alıntı:

📌Kıpırtısız havada kar, iri taneler halinde değil, zarif bir tasarıma sahip minicik buz kristalleri şeklinde nezaketle iniyordu gökyüzünden.

📌Ölmüşlerin kavgasını neden yeni doğacak olanlar sürdürmek zorunda diye hayret ettim, bu işte doğru bir yan göremedim.

📌Kanım alevlendi, yüreğim çatırdayıp kırılan dalganın ucundan denizdeki kayalıklara uçuşan köpükler kadar hafifledi.

📌Deniz artık kurumuştu, fok avı için okyanusa açılanlar, küçük karlar için büyük tehlikelere giriyordu.

📌İşte böyle rüzgara yelken açan ama dümenini kullanamayan küçük balıklar gibi oradan oraya sürüklenip durdum.



Yazar Adı: OSMAN BALCIGİL

Kitap Adı: YEŞİL MÜREKKEP

Yayınevi: DESTEK YAYINLARI

Basım Yılı: KASIM 2016 (1. BASIM)

Türü: ROMAN

Sayfa Sayısı: 408

Nihayet bende Osman Balcıgil’in kaleminden ‘Yeşil Mürekkep’i okudum. Herkes okudu, bir ben kaldım diye okudum demeyeceğim. Kitap Sabahattin Ali’nin son dönemini anlatıyor ve okuyanlar tavsiye etti diye aldım ve keyifle okudum.

Osman Balcıgil, 10 Temmuz 1955 İstanbul doğumlu Türk gazeteci, yazar ve televizyoncudur. Ulusal gazete, dergi ve televizyonların haber bölümlerinde muhabir, editör ve yönetici olarak uzun yıllar çalıştı. Bu dönemde yaptığı araştırma, yazdığı yazı ve televizyon programlarıyla pek çok ödüle layık görüldü. Latin Amerika’da yaptığı çalışması 1988 yılında Gazeteciler Cemiyeti tarafından yılın röportajı olarak seçilmesini sağladı. Haberciliğini, siyasal ve sosyal konularda yazdığı araştırma türünde kitaplarına da yansıtan Balcıgil, Sürekli Basın Kartı sahibi. “Ela Gözlü Pars: Celile” adlı romanıyla Nazım Hikmet’i ve ailesini, 2016 yılında yayımlanan “Yeşil Mürekkep” adlı biyografik romanıyla da Sabahattin Ali’nin yaşamını anlattı. Nefesi Tutku Olan Kadın Afife Jale’de Osmanlı’nın ilk Müslüman kadın oyuncusu Afife Jale’yi, İpek Sabahlık’ta Suat Derviş’i anlatırken ‘Karanlık Oda’da Deniz Geçmiş’i anlattı.

Kısacık bir hayata, nesilden nesile miras kalacak eşsiz eserler sığdırmayı başarmış, vatansever bir aydındı Sabahattin Ali. Yazılarıyla haksızlığa, baskıya ve dayatmalara başkaldıran, aşka aşık bir sevda adamıydı. Sabahattin Ali’nin son dönemi, düşünceleri, duyguları, durumu ile beraber Balcıgil’in kaleminden acılı kuşağın mücadelesini tarihe not düşen emsalsiz bir roman.

Sabahattin Ali döneminin diğer aydınları gibi çok kitap okumuş. Arkadaşlarına, çevresindekilere okumaları için birçok yazar ve kitap tavsiye ediyor. Bunlardan birini görünce içim gitti. Benimde listemde olan, okumak istediğim kitap: Thomas Mann / Buddenbrooks Ailesi. Mann’dan “Venedik’te Ölüm”ü okumuştum ve Sabahattin Ali’nin tavsiyesinden sonra ‘Buddenbrooks Ailesi’ni de listeye almakla doğru yapmışım.

Bir bölümde:” Eğer mevsimlerden yaz ise, lokantanın bahçesinde Darvaş’ı dinliyordu Sabahattin. O zamanlar pek popülerdi Halil Darvaş.” Cümlelerini okuyunca aklıma çocukluk anılarım geldi. Babamın koleksiyonunun en değerli, sevdiği, sık dinlediği uzun çalarlar dan biri “Darvaş’tan Tangolar”dı. Darvaş’ın adını okuyunca dinlediğim o tangolar

kulağımda çınladı. Plak kapağı hala gözümün önünde, ama plak ne oldu bilmiyorum.

Kitapta Sabahattin Ali’nin çevresinde olan birçok tanıdık isim var; Aziz Nesin, Cimcozlar, Serteller, Mehmet Ali Aybar gibi. Böyle tanıdık isimler olunca okumak daha keyifli, hem de bir dönemi değişik açılardan, kalemlerden tanımış oluyoruz.

Bir bölümde Sabahattin Ali; sevilmediğine hükmediyor ve ‘Neden?’ diyor, olanları anlayamıyor. Neden? Olanlara tarafsız bakarsak cevap basit: O başkasını sevdi mi ki onu sevsinler. Aslında empati yapıp, dışarıdan kendine bakabilseydi anlardı. Hoş bizler de aynı hataya düşüyoruz, karşı taraftan kendimize, yaptıklarımıza bakmıyoruz. Oysa denklem çok basit: “Ne verirsen onu alırsın.” Vermeden almak, sevmeden sevilmek olmaz. Biz çocukken böyle tiplere “Ayran gönüllü” ya da “maymun iştahlı” derlerdi. Her gördüğü güzele âşık olanlara. Dostu Pertev en güzel teşhisi koyuyor: “O âşık olmaya aşık” diyerek.

Arka kapakta; “Sabahattin Ali, Bulgaristan'a kaçmasını sağlayacak kişinin istihbarat ajanı olduğunun farkına varamadı. Kendisini, adı ölüm olan o dipsiz kuyuya bıraktı.” Diyor. Acaba farkına varamadı mı, varmak istemedi mi? Yaşadıklarından, yalnızlığından yorulduğu için her şeye boş verip kendini olacakların akışına mı bıraktı? Tabii akla bir sürü cevapsız soru geliyor. Bu soruların cevapları Sabahattin Ali ile birlikte gömüldü, bize ‘acaba’lar kaldı.

Sonuca gelirsek Osman Balcıgil okunması, tanışılması gereken bir kalem. Sırada okuyacağım ‘Ela Gözlü Pars Celile’ var. Kitabımız Yeşil Mürekkep’ten birkaç alıntı ile yeni bir yorumda buluşana kadar vedalaşalım:

📌Söz konusu Sabahattin’se, bir şeyin güzel sürüp gitmesine imkân ve ihtimal yoktu.

📌Sabahattin Almanya’ya gelirken trende söylediği sözleri tekrarladı. “Şimdi çok okuyup, çok görerek biriktirmem lazım.”

📌Ülkelerde geçiş dönemleri kolay bitmez. Böyle dönemlerde, iktidardakiler ya da onlara yaranmaya çalışanlar kelle alma çabasına girerken, ötekilerse postlarını tek parça tutabilmenin derdine düşerler.

📌” Niçin ruhumuzun asla ısınamadığı kalıplarda kalmaya mecburuz? Bir insana bundan daha büyük bir işkence olur mu?”

📌 Sadece çektiği ıstıraptan, parasızlıktan değil, etrafının boşalmış olmasından da yakınmaya başlamıştı.


Editör: Mehmet Keklikçi

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube