© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

KERAHET VAKTİ


Yeni başlayan gün beni heyecanlandırmayı bırakalı bir hayli olmuştu. Tüm günü mecburi hizmet gibi yaşadıktan sonra akşam çöktüğünde içime basan hüznün yüreğimi kanırtmasını engellemek için; hava iyice kararıp kederini dağa, taşa ve denize emanet etmeden girmiyordum artık eve. Bir süre işte fazladan mesai yaparak geçiştirmeye çalışsam da bu kerahet vakitlerini, iş arkadaşlarımın çıkarttığı dedikoduların canımı sıkması üzerine bunu da yapamaz oldum.


Yaklaşan zam zamanına yatırımmış yaptığım, hamile olan müdür yardımcısının yerinde gözüm varmış ama yaptığım hatalar öyle çokmuş ki değil akşam bir iki saat fazladan işte kalmak, işten sabaha karşı çıksam terfi falan alamazmışım. Benim gücüm vardı sanki terfi alıp, yöneticilik yapacak. Başka şeylerde vardı elbet çaycımız Dürdane Hanım’ın bana söyleyemediği…


Ne konuştuklarını daha fazla bilmek istemediğim için susturmuştum Dürdane’yi. Hadi onların karın ağrılarını anladım anlamasına da, müdüre hanıma ne demezsin. O da gözümün onun koltuğunda olduğunu düşünmez mi? İşin ilginç yanı tıpkı iş arkadaşlarım gibi o da, bu düşüncelerini beni aşağılayarak iletmişti bana. Tek farkla, iş arkadaşlarım söylediklerinin bana geleceğine emin oldukları birini kullanmışlardı mesajlarını iletmek için ama müdüre hanım bunu direkt yapmıştı. Bana ‘’sadece mesaide geçen saatlerle değil, ortaya koyduklarımızla geldik biz buralara, bir iki saat fazladan kalıyorum diye müdür olacağını sanıyorsan boşuna harcıyorsun vaktini’’ demişti pat diye. Tüm gün, yaşadıklarımı düşünüp yüreğim kanırmasın diye beynimde boşluk kalmasına izin vermiyor, arı gibi çalışıyordum. Çoğu zaman işlerimi o kadar erken bitiriyordum ki, kalan zamanımı ertesi gün için hazırlık yapıp, dosyalarımı düzenleyerek, kısacası kendime iş üstüne iş bularak geçiriyordum. Ama niyetim ne müdür olmaktı ne de diğerlerinden fazla zam almak. Benim tek bir derdim vardı o da ‘’yüreğimi soğutmak’’.


Uğraşamazdım onların dedikodularıyla. Laf anlatacak halim yoktu ki zaten anlatsam da anlamazlardı beni. İşte ben de böyle başladım kerahet vakitlerinde bir markette kasiyerlik yapmaya. Artık işten mesai biter bitmez, çocuğunu okulundan alacak arkadaşlarımdan bile daha fazla bir telaşe ile dakika geçirmeden çıkıyordum işten. Market sahibi ile günde iki saatlik bir mesai için anlaşmıştık ama iki buçuk- üç saatten önce çıkamıyordum işten. Tüm günümü geçirdiğim mesainin ardından gelen kasiyerlik işi, ilaçların yapmadığını becermiş derince uyumamı sağlamıştı.


Çalıştığım saate uygun olarak, marketteki müşterilerimin çoğu genellikle mesaisini bitirip yorgun argın evine dönerken ihtiyaçlarını görmeye gelenler oluyordu. Erkan da onlardan biriydi. Temiz ve bakımlı elleri dikkatimi çekti önce. Sigara içmekten olacak, esmer teni yaş aldıkça kara sarıya dönmüş olsa da yine de bir çekiciliği vardı yüzünün. Pek çok müşteriden farklı olarak kibar olmasıydı belki de dikkatimi ona çeken şey, bilmiyorum. Hala da bilmem, neydi beni ona bu kadar çok çeken şey bilmem…


Neredeyse her şeyden tek öğünlük yemek yapacak kadar alıyordu. Aldıklarına bakarak akşam ne yiyeceğini tahmin etmek hoşuma gidiyordu. Akşam menüsünü kredi kartının kalan limitinin belirlediğine artık emindim. Kart borcunu yatırdığı ilk günler protein ağırlıklı beslenen Erkan, azalan limitiyle birlikte karbonhidrat ağırlıklı beslenmeye başlıyordu. Aldıkları arasında özendiğim şeyler oluyor, ben de bazen eve gitmeden tıpkı onun gibi biraz helva ve yarım ekmek alıp çıkıyordum marketten. Bazen de 2-3 domates, birkaç biber ve yumurta. Sahi ben ne ara unutmuştum bu yiyecekleri ve neden özlemiştim bu kadar?


Zamanla daha fazla merak eder oldum Erkan’ı. Kimdi? Nasıl bir ailede yetişmişti? Aldıklarına bakarak yalnız yaşadığını düşünüyordum ama arkadaşları da mı yoktu arada sırada görüşüp birlikte vakit geçirdiği?


Bir akşam her zamanki saatinden daha geç geldi Erkan. Tam da benim işimin bitip, marketten ayrılmak üzere olduğum saatte. İşte ben de o gün takip etmeye karar verdim onu. Tahminimden çok daha kolay oldu onu takip etmek. Evi marketin hemen arkasındaki sokağın başındaydı. Eski bir apartmanın bodrum katında oturduğunu o apartmana girdikten kısa bir süre yanan floresan ışığından anladım. Zaten perdeleri de açıktı. Ben de evin çaprazındaki ağacın arkasında dikilip telefonumla mesajlaşıyormuş gibi yapıp evi dikizlemeye başladım. Çoğunun ikinci el olduğunu düşündüğüm eşyalarından oluşan evi; temiz ve düzenli görünüyordu. Tanıdığım bildiğim bir evdi sanki. Çok eski zamanlardan hatırladığım...


Erkan aldıklarını önce masanın üzerine bıraktı ve masanın yanındaki sandalyeye oturup sakin sakin, neredeyse ayak derisiyle bütünleşmeye başlamış çoraplarını çıkarttı. Belli ki yaptığı iş tüm gün ayakta durmasını gerektiriyordu. Ayağa kalkmak üzereyken gözleri açık olan pencereye kaydı ve aklına perdeleri kapatmak geldi. Evi daha fazla göremeyecek olmak beni üzdü. Öyle bir sıcaklığı vardı ki evin, kapıyı çalıp, çayını içmeye geldim demek geldi içimden. Öyle bir sıcaklık işte, sıcaklık…


Yaptım. Kapısını çaldım ve varsa çayın içmeye geldim dedim, karşısında beni gördüğünde şaşıran suratına aldırmadan. Buyurun tabii diyebildi sadece. Beni hemen tanıması hoşuma gitti. İçerisi tam da beklediğim gibiydi. Aynı çocukluğumdaki gibi… Açılır kapanır çekyatta biraz uyusam, uyandığımda unutur muydum olanları, geçer miydi canımın acısı? Kanepenin köşesine iliştim. Bana getirdiği çayı içtim. Biraz sohbet ettik havadan sudan. O gün helva ekmek almıştı Erkan. Bana da ikram etmek istedi, kabul etmedim. Ancak ona kadardı aldıkları. O ekmeğini bitirdiğinde, kalkma vaktim gelmişti, hissettim. Bir daha da gitmedim markete çalışmaya ve Erkan’ı da bir daha hiç görmedim.


Yazan: Fazilet Ergün