KARA KULE – THE DARK TOWER

En son güncellendiği tarih: May 9


Editör: Burçin KAHRAMAN

Stephen King romanlarından sinemaya aktarılan filmler hiçbirimize yabancı değil. Korku edebiyatını sevmeyenlerimiz bile mutlaka bir kaç King uyarlaması izlemiştir, bazen farkında bile olmadan. Mesela Esaretin Bedeli filmini izleyip çok seven ancak “Rita Hayward’ı Seven Adam” isimli öyküden uyarlandığını bilmeyen çok kişi ile karşılaştım. Aynı zamanda “Stephen King okumam, zaten hiç sevmem” dediği halde Yeşil Yol için “Ama o çok güzeldi.” diyen çok kişi ile de. Günah Tohumu (Carrie), Cinnet (Shining), Stand by Me, Hayvan Mezarlığı gibi pek çok kaliteli yapım, okurların olduğu kadar izleyicilerin de sevgisini kazandı.

Filmleri sevmekle beraber yazarın kendisini fazla sıradan bulanlar da var. Yakın zamana kadar o kişilerin arasında ilk sıraya kendimi koyuyordum. Stephen King, arada sırada kitapları elime geçerse okuduğum bir yazardı. Romanları okumak keyifliydi, ara sıra korkmak iyi geliyordu, özellikle O’yu okurken epey ürpermiştim. Ama kitaplar bana anlam ifade etmiyordu, unutulmazlar arasına sokmaya değecek bir şey yoktu. “Pekiyi, ne zaman ‘Okunabilir ama vasatın altı bir yazar’ diye düşünürken, bir yerde karşına çıksa, kendini ayaklarının dibine atıp af dileme aşamasına geçtin?” diye sorarsanız, cevabım Kara Kule olacaktır.

Bilenler bilir, 7 kitaplık, 5000 küsur sayfalık bu seri, yazarın kendi Yüzüklerin Efendisi’ni yazma isteğiyle başlamıştır. Robert Browning’in bir şiirinden (Childe Roland to the dark tower came) ilham almıştır ve bitirmesi yaklaşık 30 yıl sürmüştür. Ben şanslı kesimdendim, ilk kitabı okuyup da “Güzelmiş, serinin tamamı okunur” dediğimde, son roman çoktan Türkçe’ye çevrilmişti. Dolayısıyla, King 1999 yılında ölümcül bir trafik kazası geçirdiğinde “Eyvah, seriyi tamamlayamadan ölecek!” diye dertlenenlerden değildim. Gönül rahatlığıyla yayıla yayıla okudum ve her sayfada daha fazla etkilendim. Bittiğinde ise, çok klişe olacak ama, içimde bir boşluk hissettim.

Romanı geride bırakıp film uyarlamasına dönecek olursak, aslında hayranları yeni bir konu olmadığını biliyor. Sinema filmi söylentileri, yanlış hatırlamıyorsam ilk kez 2007’de çıktı. Sonra kesin bilgi geldi, ardından proje askıya alındı, sonra yalan yanlış yönetmen ve oyuncu dedikoduları duyuldu, en sonunda, artık umudumuzu kesmişken, çekimler başladı.

Başrollerin Idris Elba ve Matthew McConaughey tarafından canlandırılacağını, yönetmenliğini Nikolaj Arcel’in üstlendiğini öğrendik. Zaman zaman internete hepimizi heyecanlandıran görüntüler düşse de, hayranlarda bir endişe de vardı elbette: Uzun, çok uzun bir süreci anlatan romanı, bir film seansına nasıl sığdıracaklar?

Uzun bir bekleyişin ardından, Ağustos 2017’de Kara Kule serisinin ilk ayağı Silahşör, Türkiye’de ve dünyada vizyona girdi. Biraz konusundan bahsedelim artık, ana karakterimiz Roland Deschain, Silahşörlerin soyunun son temsilcisidir. Kendisine verilen görevi gerçekleştirmek için vatanından ayrılmıştır, yolculuğu sırasında (hepimizin aşina olduğu ‘kahramanın yolculuğu’ teması) Roland’ın dünyası ile, bizim dünyamız zaman zaman çok yakınlaşır, bazen de kesişir. Roland’ın amacı, sadece bizim dünyamızın değil, tüm evrenlerin merkezinde duran Kara Kule’yi ayakta tutmak ve ona ulaşmaktır. Başarı kolay kazanılmayacaktır, bedeli yüksek olacaktır, bu uğurda çok canlar yanacak, büyük fedakarlıklar yapılacaktır.

Vizyona girmesinden önce izlediğimiz fragmanlardan hayli hareketli bir film olacağı belliydi, o beklenti hepimizde vardı zaten. Aynı zamanda çok eksik bir film olacağı da belliydi ancak devam filmleri çekileceği için o kısmı dikkate almadık. Bunca zamandır üzerinde çalışılan projeye ve Stephen King’e güvenerek filmi izledik.

Sonuç hüsran oldu.

Bütün iyi niyetimle, onca yıllık bekleyişimin karşılığını alacağımı umarak gittim sinemaya ama ne yazık ki film olmamış. Karakterler uyumsuz, ortam okura yabancı, olayların akışı farklı. Matthew McConaughey, kötü adamımız Siyahlı Adam’ı oynamak için fazla karizmatik ve yakışıklı. Idris Elba ise kitapta verilen Roland Deschain’in fiziksel özelliklerini karşılamıyor. “Zorunlu mu karşılaması?” derseniz, başka bir film için değil belki ama bu film için zorunlu. Roland’ın bir yerde Stephen King ile Clint Eastwood arasında bir görüntüde olması gerekiyor, en belirgin özelliği ise mavi gözleriyken, filmde siyahi bir oyuncuyla hayat buluyor. Devam filmlerinde iyi bağlayabilirlerse, oyuncu seçimine kafayı takmaktan vazgeçebilirim. Ancak filmle ilgili başka sıkıntılar da var, örneğin çocuk oyuncumuz Tom Taylor (Jake Chambers rolü) oynadığı karakterin kitaptaki yerine göre çok silik kalmış. Üstelik Jake ile Roland’ın ilişkisi filmde çok daha yüzeysel, hatta sonu çarpıtılmış.

Film kötü mü? Kesin bir şey söyleyemiyorum. Romanları okumuş ve gönülden bağlanmış biri olarak objektif olamıyorum. Eğer kitabı okumadan sinemaya gitmiş olsaydım, muhtemelen beğenirdim. Çünkü 1 saat 35 dakika boyunca sıkılmadan izliyorsunuz, film müzikleri gaza getiren cinsten. Görüntüler akıp gidiyor, tempo düşmüyor. Idris Elba’nın jestleri inandırıcı, Matthew McConaughey’nin soğuk ve ifadesiz bakışları tatmin edici. Abartılı olmasına rağmen aksiyon sahnelerinden de keyif alıyorsunuz. Son dönemde izlediğimiz birbirinin aynısı filmlerden sonra, sırf değişik bir yapım izlediğim için bile filme geçer not verirdim. O yüzden merak edenlere, kitabı okumadıysanız izleyin, aksi halde uzak durun diyorum.

Nazan DUMAN TÜRKŞEN

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube