KAPLAN! KAPLAN!

En son güncellendiği tarih: Nis 23


Okuma-yazmayı öğrendiğim günden beri üstünde harfler olan her şeyi okumama rağmen bilim kurguyla tanışmam epey geç oldu. Geriye dönüp baktığımda Jules Verne’ü saymazsak okuduğum ilk bilim kurgu romanının Alfred Bester’e ait olduğunu görüyorum. Yıkıma Giden Adam’ı okuduktan sonra dindirilemez bir merak geliştirdim ve çocukken özet versiyonlarını okuduğum Jules Verne kitaplarından başlayarak elime geçen her metni okudum. Hala da internetten kitap siparişi verirken ya da bir kitapçıya girdiğimde ilk bilim kurgu seçkilerine bakıyorum.


Kaplan! Kaplan! ya da diğer adıyla Yıldızlar İstikâmetim’e geçmeden önce yazarla ilgili kısa bilgiler vermek istiyorum. 1913 yılında doğan Bester’ın siberpunk’ın bir anlamda kurucusu sayılmasına rağmen fazla romanı yoktur. Asimov, Heinlein, Le Guin kadar kitap bırakmamıştır okurlarına ancak edebiyat dünyasında onlar kadar derin izler bırakmıştır. Philip K. Dick, William Gibson gibi yazarlarla benzer eserler ortaya koymakla kalmamış, DC Comics’le de çalışıp Batman’le Superman’e de el atmıştır.


Peki herkesin ağzına sakız ettiği siperpunk nedir diyecek olursanız en kısasından “Bilgi güçtür!” diye açıklayayım. Bilim kurgunun alt dalı olmasına rağmen neredeyse onunla yarışacak aşamaya gelen bu dal, hızlı gelişen teknolojiden kaynaklanan sorunlarla baş etme yolunun yine teknolojinin kendisi (teknoloji sayesinde bilgiye ulaşma imkânı) olarak görüldüğü romanlar/hikayelerden oluşur. Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi? romanından uyarlanmış Blade Runner (Bıçak Sırtı) filmini izlediniz mi? Benim gözümde “Siper punk nedir?” sorusunun birebir cevabıdır.


İthaki Yayınları’ndan çıkan Kaplan! Kaplan!ın çevirisini tıpkı Yıkıma Giden Adam’da olduğu gibi Barış Tanyeri yapmış. Eğer sahaflarda ya da arkadaşlarınızın kütüphanelerinde arayacak olursanız AltıKırkBeş’ten çıkmış baskılarına denk gelmeniz olası. O zaman çeviren kısmında Serap Senkul Tezcan (Yıkıma Giden Adam’da Çetin Şan) ismini göreceksiniz. Hem eski hem yeni baskılarını okuduğum için, hangisini alırsanız alın diyorum, okuma keyfi aynı.


Romanın kendisine gelecek olursak, Güneş sistemindeki tek yaşanılabilir gezegenin artık Dünya olmadığı bir coğrafyadayız. 24. Yüzyıldayız, insanlık üç gezegen ve sekiz uydunun tamamına yerleşmiş. Altın Çağ yaşanıyor ama nedense bunu kabul eden yok. Siberpunk izlerini ilk sayfada yakalıyoruz zaten, hızlı gelişmenin getirdiği yozlaşma çok açık.

Bu yeni çağda, insanların ilerlemelerinde en önemli faktör ‘jauntlamak’. İsim yabancı gelse de olay yabancı değil, bildiğiniz teleportasyon. Ya da ışınlanmak. Ya da Sevin Okyay’ın dilimize soktuğu şekilde ifade edersek ‘cisimlenmek’. Jaunt isimli bir araştırmacı yanlışlıkla sandalyesini yaktığında, yardıma koşanlar Jaunt’u olması gereken yerden yirmi metre uzakta buluyor ve teleportasyon inceleme konusu oluyor. Kişinin zihin yapısına göre kat edilecek mesafe artıyor, ne kadar uzağa jauntlarsanız işiniz o kadar garanti oluyor bir yerde.


Her şeyin bir sınırı vardır, jauntlamanın da. Ancak karşımıza ana karakter Gully Foyle çıktığında sınırı aşmaya hazırsınız. Arka kapakta “Ben Gully Foyle’um. Benim cüret edemeyeceğim hiçbir şey yok,” alıntısı okumak zaten beklentinizi arttırıyor. İlk tanıştığımız anda Foyle’un ölüyor oluşundan etkilenmiyorsunuz. Gully, tam adıyla Gulliver, Göçebe isimli bir uzay gemisinde yolculuk ederken yaşanan beklenmedik gelişmeyle kelimenin tam anlamıyla uzay boşluğunda tek başına kalıyor. Aylarca. Bedenen ölmek üzere olduğunu kabul etmişken umut ışığı olarak görüp yardım istediği Vorga gemisi yanından geçip gidince, altı aylık yalnızlığın ardından bozulan akli dengesiyle hayatta kalmaya karar veriyor, hareketli bir uzay gemisinin içindeyken jauntlamayı başarıyor, çünkü artık bir amacı var: İntikam.


Gully’nin amacına ulaşmak için geçtiği yolları, yani kahramanın yolculuğunu, anlatarak okuma zevkinizi kaçırmayacağım. Ama Gully Foyle’un aslında anti-kahraman olduğunu söylememde sakınca yoktur. Ve neden kitabın isminin Kaplan! Kaplan! olduğunu. Gully’nin yolu, uzay boşluğundan kaçışı sırasında kendini aralarında bulduğu topluluğun yüzüne yaptığı dövmeden kaynaklanıyor. Yüzünün tamamına işlenmiş Maori maskesini daha sonra sildirse de derisinin altına normal koşullarda görünmeyecek şekilde damgalanmış figürden kurtulamıyor. Ve her heyecanlandığında, kızdığında, harekete geçtiğinde, kısacası kan akışının hızlandığı her anında cildinin altındaki çizim hayat buluyor ve Gully’nin yüzünü bir kaplan yüzüne çeviriyor. İnsanın hayatı boyunca her saniyesini kontrol etmek zorunda oluşu tahammül edilemeyecek bir düşünce.


Son olarak eğer bugüne kadar bilim kurguya bulaşmadıysanız, Kaplan! Kaplan! iyi bir başlangıç olacaktır deyip sözümü bitiriyorum. Hatta arttırıyorum, daha önce neden okumadım diye hayıflanacağınızın garantisini veririm. Keyifli okumalar

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube