KAPANAN BİR KANALIN ARDINDAN

En son güncellendiği tarih: May 6


Herkesin geriye dönüp bakınca “Çok acayipmişiz o zamanlar,” dediği bir dönem vardır. Genellikle bu tabir, ya da nasıl desem, yakınma cümlesi, seksenler için kullanılır. Özellikle de korkunç modası için. Eğer o sıralar ergenlik yıllarınızdaysanız veya yetişkinliğe geçiş yapmışsanız, hatırlamak istemediğiniz fotoğrafların albümlerinizde bulunması çok doğaldır. Gömleklere bile konulan devasa vatkalar mı daha fenaydı yoksa ne amaçla üretildiği belirsiz yoga pantolonu ile tayt arasında kalmış füzo pantolonlar mı? Bugünün platform topuklarına rahmet okutan ayakkabılar, aşırı büyük tokalı kemerler, İspanyol paçalar zaman zaman iyi gidebiliyordu da neredeyse her kıyafetin üstüne takılan korse havasındaki geniş kemerler ve içine üç kişinin sığabileceği boyuttaki el örgüsü kazaklar için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Hele o saçlar! Erkeklerin briyantin tutkusuyla kadınların Prenses Diana tutkusu ölümüne yarışır bence. Eski albümlere baktığım zaman gülmeden edemiyorum. Çocuk halimle bile seksenler furyasından nasibimi almışım. O yüzden ne zaman seksenlere özgü bir şey tekrar moda olsa, siper alıp furya geçene kadar saklanıyorum. Ayrıca tüm tanıdıklarıma da talimat verdim, eğer beni aslan yelesi saçla, neon renkli bluz altına giyilmiş taytla bir yerde görürseniz, kıyafet balosunda falan değilsek uyarmadan vurun gitsin diye.


Seksenlerin felaketi modayla sınırlı kalsaydı yine iyiydi. Ya müzik? Elbette Türkçe müziğin efsane dönemi olduğunu kabul ediyorum; Fikret Kızılok, Özdemir Erdoğan, Bulutsuzluk Özlemi, Selda Bağcan, Doğan Canku gibi isimler kaliteli işlere imza attılar, aksini iddia eden taş olur. Sıkıntılı olan pop müzikti. Nilüfer, Ajda Pekkan, Barış Manço, Ayşegül Aldinç, MFÖ, Nükhet Duru, Erol Evgin şarkılarını uzun zaman söyleyecektik ama aklımızdan Honki Tonino’ları, Çikolata Sevgilim’leri, Bakkal Amca’ları silmek imkânsız. En kötüsü de neydi biliyor musunuz? Kırka merdiven dayadığım halde zihnimden silemediğim taverna şarkıları ve piyanist şantörler! Amerikan filmlerini izlerken biri “I love you” dediğinde “Ne romantik” diyemiyorum, aklıma Ümit Besen geliyor çünkü. Neyse bu konuyu deşmiyorum, çok şükür doksanlarda o vartayı atlattık. En azından seksenlerin ikinci yarısında doğanlar yırttı.


Yetmişlerin sonu, seksenlerin başında doğanların “Çok acayip” dediği dönem doksanlara denk geliyor. Çünkü o yaşlarda ergenlik sancılarını yaşamaya başladılar. Ortam önceki kuşağa göre daha iyiydi. En basitinden teknoloji hayatımıza girmişti. Her eve telefon bağlanmıştı, hepimizin evinde renkli televizyon vardı hatta yavaş yavaş uzaktan kumandaya bile geçiyorduk. Üstelik videolar da yaygınlaşmıştı, beyaz perde altın çağını yaşarken evimizde sinema keyfi yapabiliyorduk. Doksanların ilk yarısında cep telefonu, bilgisayar ya da internet çoğu kişiye uzaktı ama ihtiyaç da yoktu zaten. En sevdiğimiz şeyse özel radyolardı. Çünkü, doksanların başında TRT dışında bir sürü kanal açılmıştı, sadece Türkçe değil, yabancı müzik dinlemek de mümkündü artık. O zamanların radyo reklamlarının bile tadı bir başkaydı. Yasal olmadıkları için kapatıldıklarında günlerce yakamıza siyah kurdele takmıştık. Kolay değildi dostumuzdan ayrılmak. Dönemin başbakanı Tansu Çiller’in özel radyoları tekrar açması, gariban kulun eşeğini kaybedip sonra bulması gibiydi tıpkı.


O yıllarda genç veya ergen olanlara televizyonda en sevdiği programları sorsak, kaliteli yerli diziler, Pazar sabahlarının efsane western filmleri, özel kanallar sayesinde tanıştığımız ve (ilk özel kanalımız Star 1’di, sonra Teleon geldi, Show TV geldi vs.) sonradan Türkiye’de uyarlamaları çekilen sit-comlar, kırmızı noktalı filmler kadar çanak anten aracılığıyla izlediğimiz Avrupa kanallarından da bahsedecektir. Akşam geç saatlerde yayınlanan bazı yarışmalar çok ilgi çekmişti mesela. Çarkıfelekten bahsediyorum, hemen fesatlaşmayın.


1990-1995 arasında ilk gençliğini yaşayanların kalbinde büyük bir yaranın izi vardır: MTV! Tarzancadan hallice çat pat İngilizcemizle sabahtan akşama kadar seyrederdik. Çok anlamaya da gerek yoktu zaten, müzik dinliyordun, klip izliyordun sonuçta. Kaç delikanlı Liv Tyler ve Alicia Silverstone aşkı ile heba oldu, kaç genç kız Take That için öldü öldü dirildi, kaç ergen Streets of Philadelphia ya da Kiss From A Rose dinlerken ağladı kim bilir. Brad Pitt’li Levis reklamını da anmak isterdim ama hayallere dalıp yazının sonunu getiremem diye korkuyorum. Uzun sözün kısası, şu an hatırlayamadığım bazı yasal problemlerden dolayı yabancı müzik keyfimiz kısa sürdü, bir sabah baktık ki, Avrupa kanalları kapanmış, MTV gitmiş, yerine Kral TV gelmiş.

Nasıl bir hayal kırıklığına uğradığımızı hala hatırlıyorum. Kral TV iyiydi, hoştu ama tek tip müzik vardı. Pop ağırlıydı, o da Türkçe. Hoşça kal Pet Shop Boys, David Bowie, Red Hot Chili Peppers… O zamanlar Türk popunun patlama zamanı, her gün en az üç yeni şarkı çıkıyor piyasaya. Şarkı kıtlığı yok ama kalite kıtlığı var. Sertab Erener çıktı diye seviniyorsun, ardından Gönül Gül geliyor, haydi buyur. Bir zamanlar dinlerken hoplayıp zıplamış olabiliriz ama Bu Kız Beni Görmeli şarkısı “Karga karga gak dedi, çık şu dala bak dedi” çağrışımı yapmıyor mu? Öyle şarkılar vardı ki, Grup Vitamin’in Cezmi’si, İsmail’i yanında baş yapıt kalır. Sana o zamandan ahım var Kral TV, kulaklarım kanadı senin yüzünden. Ayrıca VJler de felaketti. Acemilik dönemi işlerinden yüksek kalite beklemek doğru olmayabilir ama radyo hayatımızda önemli yerdeydi, çok başarılı DJler vardı, bazıları hala çok ünlü, o yüzden daha başarılı bir iş beklerdik.


Zaman geçti, biz büyürken Kral TV’de büyüdü, evrimleşti. VJler artık kulak tırmalamıyordu, hatta bugünün youtuberları havasına ulaşmışlardı. Bunda artık tek müzik kanalının Kral TV olmamasının da etkisi vardı, rekabetin olduğu yerde kalite artar. Gerçi müzik konusunda fark eden fazla şey yoktu, tüm kanallar aynı tip yayın yapıyordu. 2000lere geldiğimizde pop patlaması devam ediyordu ama işler hepten acayipleşmişti. Fantezi müzik sanatçısı görünümlü popçular, arabesk şarkılarına cover yapan rockçılar, plajlarda/beach clublarda çalmalık şarkılar söyleyenler derken kliplerin altına yazı geçme modası geldi. O alt yazıların “Bilmem ne yazın, bilmem kaça gönderin, melodisi cebinize gelsin” hizmetinin dışında bir de hislerimize tercüman olma görevi vardı. Sevgilisine trip atanlar, eski sevgiliye laf sokanlar, arkadaş arayanlar, ilgi çekmeye çalışanlar, aşkını ilan edenler, özür dileyenler falan ne ararsanız vardı. 2000 yılı ilerledikçe müzik kanalları yelpazelerini genişletti, mesela gecenin geç saatlerinde de olsa, TRT’deki Rock Saati dışında rock ve metal müzik programı izleyebiliyorduk. Ama bu konuya girmeyeceğim, benim ilk gençlik travmam Kral TV olduğu için yazıyı oradan noktalayacağım.


Üniversite bitip de işsiz gezdiğim dönemlerde kanalı arada açıp izliyordum. Henüz internet aracılığıyla müzik dinlemeye alışamamıştım, MP3 çalara bile şüpheli baktığım dönem, televizyon ve radyo hala evimizin baş köşesinde. Sonra iş hayatının karmaşası, ardından iş ve evliliğin karışıp hayatımın bulamaca dönmesi derken televizyonda müzik kanalı açma alışkanlığımı kaybettim. Çocuktan sonra televizyon izleme alışkanlığımı tamamen kaybettim zaten, hatta yirmi yıldır sakladığım kasetlerimi bile çöpe attım. Artık dijital ortamdan dinliyordum müziği. Geçenlerde haberlere öyle göz atarken, yıllardır izlemediğim Kral TV’nin yayın hayatına veda ettiğini öğrendim. Kanal kapandı demek yanlış olur, internet üzerinden ve bazı ücretli platformlardan ulaşmak mümkün. Ancak artık karasal yayın yapan bir Kral TV yok. İster istemez içim bir tuhaf oldu, geçmiş günlere gittim. Bir anı diğerini tetikledi, bir şarkı diğerini hatırlattı derken, kendimi bir kanal aracılığıyla çocukluğuma veda mektubu yazarken buldum. Seni hiç sevmezdim Kral TV, bundan sonra da sevmeyeceğime eminim. Ama benim bir parçamsın, o yüzden sana hakkımı helal ediyorum. Haydi hoşça kal, belki bir gün yine buluşuruz.


Editör: Burçin Kahraman

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube