© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

KANLI DEVRİYE - DEDEKTİF KEMAL SERİSİ / POLİSİYE -GERİLİM


Gelen ihbar üzerine Dedektif Kemal, Beyoğlu’nun kalabalık sokaklarındaki adrese yardımcısı Komiser Okan'la beraber intikal etti. Genç kadın başından vurularak öldürülmüştü. Tesadüfen olay bölgesinden geçen bir polis silah sesini duyarak olaya müdahale etmek istemiş ama o üçüncü kattaki daireye çıkıncaya kadar saldırgan, terastan yan binaya geçip gözden kaybolmuştu. Polis memuru, terasa kadar çıkmasına rağmen, koşan insan sesi ve çarpan kapıdan başka bir şey görememiş, daireye döndüğündeyse kadın çoktan ölmüştü. Yakın mesafeden ateş edilmesi nedeniyle mermi alnının sol tarafından girmiş, arka taraftan çıkmıştı. İncelemelerini bitiren Kemal, Okan'a o sırada civarda bulunan insanların, apartman sakinlerinin, yakın binalarda yaşayanların, kısaca faydası olabilecek herkesin ifadelerini almaları talimatını verdi.


Kadının kimi, kimsesi olup olmadığının araştırılmasını ve bulunan bütün bilgilerle beraber otopsi raporunu getirmesini istedi. Biten her hayat yarım kalmış demekti onun için. Çünkü herkes ölüm yokmuş gibi yaşar, kimi ocakta yemeğini bırakıp bu dünyadan ayrılır, kimi bitmez sandığı dünya işlerini bırakır giderdi. Hele ki cinayete kurban gidenler, en çok onlar kırgın ayrılırdı bu hayattan. Ama İstanbul sokakları bu düşündüklerinin onda birini anlayamayacak kötülerle doluydu. Bu yüzden yaptığı işe sıkı-sıkıya bağlı, bu yüzden her zaman sokaklardaydı. Sokakların iyi adamlara da ihtiyacı vardı. Bu düşüncelerle dalgın Beyoğlu sokaklarında bir süre yürüyüp ofisine geçti. Ama Okan'ın işi zordu, beş görgü tanığı, beş hayal dünyası ve bu dünyaların hepsinden birer parça gerçeğe açılan pencere... Koridorda ifade vermek için bekleyen insanları görüp başını salladı, içinden Okan'a başarılar dileyip Polis Memuru Cengiz'in yanına geçti.


Cengiz maktulle ilgili bilgileri derleyip toplayarak kısa bir rapor hazırlamıştı. Kemal dosyayı alıp incelemek üzere ofisinin yolunu tuttu. Raporda adının Zekiye olduğu, yalnız yaşadığı yazıyordu. Denizli nüfusuna kayıtlıydı, ailesi daha o küçükken trafik kazasında ölmüştü. Raporda Denizli’de yaşayan bir de kız kardeşten bahsediyordu ama kendisine ablasının ölüm haberi bildirildiğinde "Öyle bir ablam yok," diyerek cenazeyi teslim almayı reddetmişti. Dedektif Kemal bunun sebebini ileriki sayfalarda anladı. Zekiye, kendi hesabına çalışan bir hayat kadınıydı. Evini sayısız erkek ziyaret ediyordu. O yüzden mahalle sakinleri eve girip çıkan insanları neredeyse hiç tanımıyorlardı. Yine de kardeşinin ifade vermek ve o sırada nerede olduğunu bildirmek için Denizli emniyetinde ifade vermesi gerekiyordu. Bu tür cinayetlerde failin birinci derece yakınlardan çıkma ihtimali her zaman çok yüksekti. Okan akşam sorgulamayı bitirdiğinde alakasız detaylarla dolu ama olayın akışı itibariyle neredeyse birebir aynı ifadeler vardı elinde. Sadece o sırada balkonda oturduğunu söyleyen yaşlı bir kadın ısrarla önce polisin koşmaya başladığını sonra silah sesi duyduğunu söylüyordu. Fakat diğerleri bunun aksi yönünde ifade vermişti. Daha sonra yaşlı kadının Alzheimer hastası olduğu ortaya çıkacaktı.


Bir gün sonra Kemal’in eline ulaşan adli tıp raporunda önemli bir detay vardı. Maktulün vücudunda canlı meni bulunmuştu. Belki de fiyatta anlaşamayan ya da aldığı hizmetin ücretini ödemek istemeyen bir müşterisi tarafından öldürülmüştü ki böyle tipler muhakkak başka suçlara da karışırdı. DNA taramaları başlamıştı, sonucun veri havuzunda kayıtlı suçlularla karşılaştırılması için birkaç güne daha ihtiyaç vardı. Bu arada Denizli’de ikamet eden kardeşin öğretmen olduğu o saatte okulda öğrencilerine ders verdiği şahitlerle ispatlanmıştı. Ama Kemal, olay çözülünceye kadar kız kardeşi şüpheliler listesinin en başında tutmaya devam edecekti. Bunların dışında evde yapılan aramalarda küçük miktarda uyuşturucu bulunmuştu. Dosya arpa boyunda bile ilerlemiyordu. Söz konusu bir hayat kadını olunca şüpheli listesi ve ihtimaller bir o kadar artıyordu.


Kemal gecenin ilerleyen saatlerinde çalan telefonunun sesiyle uyandı. Arayan yardımcısı Okan’dı. Devriye görevi olan ekiplerden biri alışveriş yapmak için gece boyu açık bir marketin yakınlarında durmuş, ekipten biri alış veriş için markete girdiğinde arabada kalan polis memuru ensesinden vurularak öldürülmüştü. Dedektif olay yerine vardığında cadde sanki gündüz saatlerini yaşıyor gibi ana baba günüydü. Emniyet çemberi kurulmuş olay yeri inceleme ekibi faaliyete çoktan başlamıştı. Meslektaşının kanlar içinde direksiyona yığılmış cesedini görmek Kemal’i çok üzdü. İyilerden bir kişi daha kayıp gitti, diye düşündü içinden. Kötülük bir kez daha kazandı. Görüntüye bakılırsa zavallı polisin kımıldamaya dahi fırsatı olmamış, ensesinden giren mermi boğazı parçalayarak çıkıp ön camı tuzla buz etmişti. Ekip arkadaşı olan polis hala olayın şoku içindeydi. Silah sesini duyunca marketten fırladığını, kendi araçlarından gelen acı korna sesine yöneldiğini sonra da korkunç manzarayı gördüğünü söyledi. Etrafta kimseyi görememiş, doğrudan arkadaşının yanına koşmuştu. Ama arkadaşı için yapacağı hiçbir şey yoktu. Sonra kontrolsüzce etrafta koşturmuş ama gecenin bu geç saatinde kimseleri görememişti. Kemal, sonra ölen polisin 2 gün önce öldürülen Zekiye isimli hayat kadını cinayetine müdahale eden ilk polis olduğunu öğrenince, üzüntüsü bir kat daha arttı. Civardaki binalarda oturanlardan tek tek bilgi alınmasını istedi.


Herhangi bir görgü tanığı olup olmadığı araştırılacaktı. Kemal incelemelerini bitirip olay yerinden ayrılırken olay yeri inceleme ekibi de ilk işlemlerin ardından meslektaşlarının cansız bedenini hastaneye göndermek üzere ambulansa yerleştirmekteydi. Meraklı kalabalığı yarıp olay yerinden ayrılan dedektif, eve gittiğinde bir türlü uyuyamadı. Uzun zamandır görev başında öldürülen bir meslektaşını görmemişti. Bu onu derinden yaraladı. Yabancı ülkelerde insanlar polis görünce kaçacak delik ararken, bizim ülkemizdeki kanunlar yüzünden insanlar hiç çekinmeden görev başındaki bir polisi öldürebiliyordu. Yatağından kalkıp kendine en sertinden filtre kahve yaptı, sonra duş alıp erkenden ofisin yolunu tuttu. Ofiste de aynı hava hakimdi. Kemal ilk gelen adli tıp raporunu şöyle bir inceledi. Detaylı raporun çıkması bir iki günü bulurdu. Her şey çok kısa sürede yaşanmış, ölen polisin en küçük anısını hatırlayacak kadar dahi zamanı olmamıştı. Dosyayı masasının üzerine fırlatıp, kendini ofisten dışarı attı. Biraz oksijen almazsa boğulacakmış gibi hissediyordu.


Ayakları dün gece işlenen polis cinayetinin olay mahalline istemsizce yöneldi, bölgeyi gündüz gözüyle de görmenin iyi olabileceğini düşünerek ağır adımlarla yürümeye devam etti. Marketin önüne geldiğinde civarda güvenlik kamerası olup olmadığını kendi gözleriyle incelemek için aracın olduğu noktaya gelip tüm bölgeyi taradı. Sonra ara sokakları, daha sonra da yakınlardaki cadde kesişim noktalarını inceledi. Ana cadde üzerindeki lüks mağazalar ve bankalar dışında güvenlik kamerası olan bina yoktu. Bu cinayet ya çok büyük bir tesadüf neticesinde o noktada işlenmiş, ya da cinayeti işleyen her kimse tam bir titizlikle çalışmıştı. Eğer bu, bilinçli olarak işlenen bir cinayetse katil belki de günlerce ekibi izleyip rutin hareketlerini takip etmiş olabilirdi. Bu da öldürülen polisin ekip arkadaşına sorulması gereken önemli bir soru demekti. O anki düşüncelerinin berraklaşması için, doğrudan ekip arkadaşını aradı. Sorduğu soruya aldığı cevap onu hem şaşırtmamış, hem de ürkütmüştü. Polis memuru her devriye başlangıcında o marketten sigara, ıvır zıvır aldıklarını söylemişti. Yani alışılagelmiş bir hareketti. Şimdi Kemal’in elinde iki ihtimal vardı; birincisi katilin bu rutini fark eden polis düşmanı bir cani olması, ikincisi bu rutini bilerek takip ettiği ve öldürdüğü polisle bağlantısı olduğuydu. İki ihtimalde can sıkıcıydı. Çıkarımlar yaparak varsayımda bulunabilmesi için birkaç ipucuna daha ihtiyacı vardı. Market sahibiyle kısa bir sohbetin ardından bölgede şüpheli tabir edilebilecek kimseleri görmediğini öğrendi. Sokağı biraz daha inceledikten sonra, aradığının öldürülen polisin geçmişinde olabileceğini düşünerek Cengiz’i aradı, polisin tüm geçmişiyle ilgili detaylı rapor hazırlamasını istedi.


Ofise döndüğünde yardımcısı Okan’ın gece boyu devam eden yoğun çalışması neticesinde, ifade alma işlemlerini bitirdiğini gördü. Olayı gören olmadığı anlaşılıyordu. Civar binalarda oturanlar sadece silah sesi duyduklarını, pencereden bakanlar da etrafta koşturan bir polis gördüklerini söylemişlerdi. Ne cinayette kullanılan silaha, ne de şüpheli eşkâline ulaşılabilmişti. Bölgede bulunan tüm güvenlik kameraları taranmış fakat onlardan da müspet sonuç elde edilememişti. Kemal, canı sıkılmış olarak Cengiz’den aldığı ölen polisin geçmişiyle ilgili bilgileri incelemeye başladı. Yorgun olan ekip arkadaşlarını gönderip kendisi biraz daha çalıştı. Bir gün öncesinin uykusuzluğu onu da yıpratmıştı. Bilgi dosyasında kaldığı yeri işaretleyip o da evinin yolunu tuttu.

Sabah ofisine girip koltuğuna oturmuştu ki kapıyı tıklatan Cengiz, “Efendim önemli bir gelişme var,” diyerek içeri girdi. Kemal, daha ne olduğunu soramadan Cengiz devam etti “Ölen hayat kadını Zekiye Yılmaz’ın vücudunda bulunan DNA örnekleri ile ölen polis memuru Şevket Ünlü’nün DNA ‘ları uyuştu. Ölen kadının üzerindeki meniler maalesef Şevket’e ait.” Dedektif Kemal, duyduklarına şok olmuştu, bu hem üzücü, hem de utanç vericiydi. Polisin yalnız yaşadığı biliniyordu. Ailesi dün gelip naaşı teslim almıştı ama şahsi eşyaları, evinin ailesi nezaretinde araması yapıldıktan sonra teslim edilecekti.


Kemal hemen acılı aileyle irtibat kurulup evin aranmasını istedi. Sabah aileden bir kişi nezaretinde eve giren Komiser Okan yapılan aramada namlusu değiştirilmiş kurusıkı tabancaya ulaştı. Silahın balistik incelemesi sonucunda Zekiye Yılmaz’ı öldüren silah olduğu anlaşılacaktı. Ayrıca evde bulunan cep telefonunda takılı sim kartın ölmüş biri üzerine kayıtlı olduğu, Zekiye Yılmaz’la bu hat üzerinden defalarca görüşme yapıldığı ortaya çıkacaktı. Hikâye, Kemal’in gözünde giderek çirkinleşiyordu. İki gün önce arkasından yas tuttuğu meslektaşının, kendi ölümünü hazırlayacak başka suçlara da karışmış olması mümkün görünüyordu. Çalıştığı birimdekilerle görüşülmüş ama yeni tayin olduğu için çok fazla kanaat sahibi olmadıkları öğrenilmişti, genel olarak uyumlu olduğu söylenebilirdi. Zekiye ve Şevket’in öz geçmişlerini alıp ofisine kapanan dedektif bir şeyler bulmaya çalıştı. Ama hiçbir bağlantı yoktu, sonra polisin son birimine tayin olmadan önceki görev yerine bakınca bu karakolun neden kendisine tanıdık geldiğine bir anlam veremedi. Anadolu yakasında Haydarpaşa karakoluydu bu. Biraz düşününce Cengiz’in de bu karakoldan geldiğini hatırladı. İlerleyen saate rağmen Cengiz’in odasına giden dedektif onu odasında göremeyince, Okan’a Cengiz’in nerede olduğunu sordu. Ekibindekiler bürodan ayrılırken mutlaka ona bilgi verirlerdi. Okan’da Cengiz’in bu gece devriye görevinde olduğunu hatırlattı. Kemal, kendi kendine hayıflandı, oysaki Cengiz gün içerisinde durumu ona söylemişti. Cinayet masasında kıdemsiz memurlara ayda üç kere devriye nöbeti yazılıyordu. İstanbul gibi bir yerde her polis verilen maaştan fazla mesai yapardı, mesleğin cilvesiydi bu. Yine de kimse şikâyet etmez canla başla asayişi sağlamaya çalışırdı. Dosyaya kendini fazla kaptıran Kemal nöbet işini çoktan unutmuştu. “Sorun değil, yarın sabah görüşürüz,” diyerek yardımcısıyla beraber cinayet masasından ayrıldı.


Adam, kıyafet giydirdiği mağaza mankenini yatan biri varmış gibi yolun ortasına bıraktı. Gecenin bu saatlerinde sokaklarda sadece bela gezerdi, o ise zaten belanın ta kendisiydi. O yüzden yaptığından emin olarak çöp konteynırının arkasına geçti. Uzaktan kumanda elinde beklemeye başladı. Polis arabası tam da tahmin ettiği gibi mankenden 10 metre kadar ileride durdu. İçinden inen polis silahını doğrultup seslendi “Kimsin, yol ortasında ne yapıyorsun?” Adam, uzaktan kumandanın düğmesine bastığı anda daha önceden kaydedilmiş ses hoparlörden duyuldu: “Rahat bırakın beni, ben sarhuj falan değilim.” Polis silahını indirip arabadaki arkadaşına başparmağını kaldırarak problem yok işareti yaptı. Zor duyulacak ses tonuyla yerde yatan mankeni gösterip “Sarhoşmuş,” dedi. Adama doğru yürürken bir yandan da söyleniyordu “Ne var bu kadar içecek anlamıyorum ki, niye kendini yol ortasına atarsın mübarek.” Ayağıyla yerde yatanı iteklemek üzereydi ki peş peşe iki patlama oldu. Sadece basıncın etkisiyle savrulduğunu anlayabildi. Başını kaldırıma çarptığını ise ancak bölgeye takviye olarak gelen diğer meslektaşlarından öğrenecekti. Adam saklandığı yerden çıkıp şoför mahalline sessizce yaklaşmış polis daha farkına bile varamadan önce sağ elindeki tabancanın tetiğine sonra sol elinde tuttuğu uzaktan kumandanın düğmesine basmıştı. Arabadaki polisten sıçrayan kanlar koluna gelmişti. Yerde duran plastik mankenin altına sakladığı ses bombasının etrafını küllerle kaplayarak, ses bombasını aynı zamanda sis bombasına çevirmişti. Patlamayla beraber diğer polisin savrulup yere düştüğünü görüp, etrafa dağılan küllerin oluşturduğu sisten faydalanarak oradan uzaklaşmıştı. Bayrampaşa’nın ara sokakları gece herkes için emniyetsiz olurdu, polisler için bile, hatta özellikle onlar için. Patlamayı duyan kimse camlara dahi yaklaşıp bakamazdı. Serseri bir mermi ya da şarapnel parçası nice meraklının ölümüne neden olmuştu bu semtte. O yüzden adam kimselere görünmeden gözden kayboldu.


Kemal yine bir gece yarısı uyandırılmanın gerginliğiyle açtı telefonu, karşıda ağlayan erkek sesini duymasıyla, bu sesin yardımcısı Okan’dan geldiğini anlaması bir oldu. Okan güçlükle konuşuyor, sadece “O öldü, Cengiz öldü,” diyebiliyordu. Dedektif Kemal duyduğu bu iki kelimeyle zaman durmuş hissine kapıldı. Artık Okan’ın ağlayan sesini duyuyor ama tepki veremiyordu. Cengiz’le ilgili bir sürü anı beynine hücum etmişti, hepsi de güzel anılardı. Birinde gülümseyerek ofisinin kapısını çalıyor, diğerinde bir dosya üzerinde sabahladığı günlerde olduğu gibi gözleri kızarmış masumane bakıyordu, başka birinde düşüncelere dalmış bulmacaları birleştirmede amirine yardım ederken dikkatle düşünüyordu. Kemal, konuşup cevap vermek istedi ama boğazından çıkan garip ses, eğer konuşmaya çalışırsa Okan’la aynı duruma düşeceğini gösteriyordu. Karşıdan gelen konuşmaya rağmen telefonunun kapatma düğmesine basıp, derin derin nefes almaya çalıştı. Yatakta betona dönmüş vücudunu hareket ettirmekte zorlanıyordu. Başucunda duran şişeden büyük bir yudum alıp, kendini duşun altına attı. Bu klasik müzikten sonra en büyük terapi yöntemiydi onun için. Ilık suyun altında daha sakin, daha işlevsel düşünebiliyordu. Duş kabininin camında kendi yüzüne baktı, sonra olabildiğince sert bir yumrukla sıkılaştırılmış plastikten camı yerinden fırlattı. Yuvasından fırlayan cam, zemine gürültüyle çarparak birkaç parçaya ayrıldı. Ama öfkesi dinmemişti. Havlusunu alıp banyodan çıktı. Üzerine bir şeyler geçirip telefonu aldı, Okan ismini bulup arama düğmesine bastı. Karşıdaki ses biraz daha sakinleşmiş, en azından artık ağlamıyordu. Kemal otoriteyi eline almazsa ekibindeki diğer adamının da ruhsal çöküntüye uğrayıp dosyadan uzaklaşacağını biliyordu. O yüzden teskin edici cümleler kurup sakinleşmesini, işine odaklanmasını sağladı. Olay yerini öğrenip kendi arabasıyla İstanbul’un sokaklarına daldı. Kemal vardığında emniyet şeridi oluşturulmuştu. Onu yardımcısı Okan karşıladı, çok kötü hatta yıkılmış görünüyordu.


Kemal onun omzundan tutarak “Bunu yapanları bulacağız, şimdi buna odaklan. Yasımız, işimize engel olmasın, Cengiz için bunu yapmalıyız,” dedi. Okan, Başkomiserinin kararlı ifadesinden etkilenmiş olarak tamam anlamında başını salladı. Sonra öğrendiklerini kısaca amirine aktardı. Dedektif, mahiyeti Cengiz’in cansız bedenini kanlar içinde görünce yüreğinden bir parçanın koptuğunu hissetti. Ne kadar Okan’ı teskin etmeye çalışsa da şimdi kendi gözlerinin yaşardığını hissediyordu. Metanetini korumak için tüm gücünü kullandı ama sanki üzerinde yürüdüğü yer ayaklarının altından kayıp gitmişti. Derin birkaç nefesin ardından, gözlerinde biriken yaşları silip, Cengiz’in saçlarını okşadı. Duygularını belli etmek konusunda hep zorlanan bir insan olmuştu Kemal ama şu an Cengiz’e söylemek istediği o kadar çok şey vardı ki... O hayattayken, yanı başındayken bunları söylemediği için ketum karakterine usturuplu bir küfür savurdu. Mahiyetine karşı hep saygılı, babacan davranırdı. Buna rağmen şu an içinde düğümlenen kelimeleri telaffuz edecek kelime bulamıyordu. Direksiyon başında öylece kalakalmış genç bedene birkaç dakika hüzünle bakıp, olay yerini incelemeye başladı. Aracın önüne kurulmuş tuzak, etrafa dağılan küller terör saldırısını akla getiriyordu. Aklı karıştıransa diğer polisin hayatta ve hafif yaralı olmasıydı. Eğer terörle alakalı olsa böyle bir durumdayken iki polisi de öldürürlerdi. Kemal, iki polis cinayetinin birbiriyle doğrudan bağlantılı olduğunu seziyordu. Anlayamadığıysa ilk cinayette pis işlere bulaşan kötü polis seçilmişken, bu defasında daha birkaç yıllık deneyimi olan dürüst, çalışkan, iyi polisin öldürülmesiydi. Bu çelişkili kurban seçimi, akla hedef gözetmeksizin fırsat bulduğu takdirde polis öldüren bir caniyi getiriyordu. Polislerden nefret eden biri... Bölgeyi detaylı olarak inceleyen Kemal, ilk olayda olduğu gibi burada da güvenlik kamerası görememişti. Bu durum da katilin öfkeli bir caniden çok, planlı hareket eden, sonuçları hesaplayan, ne yaptığını bilen biri olduğunu gösteriyordu. Kemal olay yerini didik didik edip ofise döndüğünde saat öğlen olmak üzereydi. Bir önceki Kan Dövmesi dosyasında kendilerine yardımcı olan Polis Memuru Gizem’i çağırıp öldürülen iki polis hakkında detaylı rapor hazırlamasını istedi.


Akşam olup Okan adli tıp raporuyla, Gizem de yaptığı araştırma dokümanlarıyla dedektifin kapısını çaldığında hepsinin üzerinde aynı hüzün vardı:

-Bir önceki olayda kullanılan silahın bu olayda da kullanıldığı balistik raporuyla belirlendi. Öldürme yöntemi birinci vakadakiyle aynı.


Kemal bakışlarını Gizem’e çevirince, genç memur heyecanla konuşmaya başladı:


-Efendim, ölen iki arkadaşımız da farklı zamanlarda Haydarpaşa karakolunda görev yapmış, burası istasyonda asayişi temin etmek için kurulan küçük bir yer. İki polis farklı zaman dilimlerinde aynı yerde çalışmışlar. Onların döneminde çalışan bir polis daha varmış ama o daha sonra istifa ederek meslekten ayrılmış, şu an küçük bir baskı ofisi açmış ticaretle uğraşıyor. Bir de komiser var, o ise emekli olmuş, fakat kendisine ulaşamadık. İki polisin geçmişini de inceledim. Cengiz mesleğinin ilk görev yeri olan o karakoldan cinayet masasına atanmış, diğer polis ise başka bir karakola. Fakat ölen diğer polis için yapılmış bir sürü şikâyet başvurusu var, teşkilatta pek istenmeyen biriymiş, kötü ün yapmış. Arkadaşları ona kendi aralarında “Çirkin” derlermiş. Bu lakap ona hem görüntüsünden dolayı, hem de davranışlarından dolayı takılmış. Rüşvet dâhil birçok suçta adı geçiyor.


Bir gün sonra Cengiz’in cenaze töreninde herkes için zor anlar yaşandı. Genç polisi toprağın kara bağrına teslim etmek Dedektif Kemal için hayatının en kara günlerinden biriydi...


Cenaze töreninin ardından emekli komiserin evini ziyarete giden Kemal ve Okan, kapı açılmayınca diğer dairelerde oturanlara emekli komiseri sordular. Fakat onlar da komşularını son birkaç gündür görmediklerini söylediler. Bunun üzerine kapıyı kırmaya karar veren polisleri içeride korkunç manzara ve mideleri alt üst eden koku karşıladı. Emekli polis asılmış olarak salonun avizesinde duruyordu. Ölüm gerçekleşeli muhtemelen 48 saatten fazla olmuş ve ceset kokmaya başlamıştı. Okan olay yeri inceleme ekibine haber verirken, Kemal de Gizem’den Haydarpaşa karakolunda görev yaparken istifa eden polisin iletişim bilgilerini bulmasını istedi. Olay yeri inceleme ekibi gelinceye kadar da evi kolaçan edip işlerine yarayacak ipucu aradılar. Fakat gözle görülür suç unsuru yoktu. Ölen emekli komiserin görünen yerlerinde boğuşma izi yoktu, yine de Kemal’in içinden bir ses bunun intihar süsü verilmiş bir cinayet olabileceğini söylüyordu. Eve gelen ekipler hızlı çalışmanın ardından, fotoğraflama, parmak izi alma, döküntü toplama işlemlerini bitirip cesedi otopsi için adli tıbba götürdüler. İlk verilere göre kapı ve pencerelerde zorlamaya dair iz bulunmuyordu. Belki de komiser gerçekten intihar etmişti ama kesin sonucu otopsi raporu belirleyecekti. Kemal dalgın olarak ekibin çalışmasını izlerken çalan telefonunun sesiyle kendine geldi. Arayan Gizem’di.


İstifa eden polisin adres ve telefon bilgilerini vermek için aramıştı. Hızla not alan Kemal, adresi yazdığı kâğıdı Okan’a uzattı. Vakit kaybetmeden yola koyuldular. Dedektif yolda baskı yapan ofset dükkânının telefonunu sürekli aradı ama cevap veren yoktu. Kemal’in endişesi yüzünden okunuyordu. O karakolda aynı ekiple beraber çalışıp hayatta olan tek kişi o ofsetçiydi ve şu an onunda hayatı tehlikede olabilirdi. Okan sert bir frenle dükkânın önünde durdu. Baskı dükkânı yüksek bir apartmanın zemin katındaydı, binanın alttan iki katı dükkân olarak inşa edilmişti. Kemal arabadan atlarcasına inerek doğrudan dükkânın kapısına yöneldi. İttirmesiyle cam kapının açılması bir oldu. İçerisi boştu ama arka taraftan baskı makinesinin sesi geliyordu. Kemal silahını çıkarıp tezgâhın üzerinden atlayarak arka odaya geçti. Kesif alkol kokusu tüm odayı kaplamıştı. Makinenin başında yığılıp kalmış adama doğru yavaşça ilerledi. Nabzını kontrol etmek için elini boynuna koyduğunda adam feryat ederek olduğu yerden sıçradı. O sırada Okan’da elinde silahla odaya girmiş ve namluyu adama doğrultmuştu. Adam çaresizce “Bana zarar vermeyin, ne isterseniz alın ama bana zarar vermeyin,” diye yalvarmaya başladı. Dedektif Kemal derin bir soluk alıp polis kimliğini adama gösterdikten sonra kendisini tanıtıp elini uzattı. Eski polis uzatılan eli sıkarken hala kalbi gümbür gümbür atıyordu. Sonra sinirleri bozulmuşçasına yüksek sesle kahkaha atmaya başladı, öyle gülüp kendinden geçti ki gözlerinden yaş geldi.


Kahkahaları azalıp normale dönmeye başladığında “İlahi Başkomiserim beni kalpten öldürüyordunuz,” diyebildi. Misafirlerini dükkânın ön bölümündeki koltuklara alıp eski günlerden havadan sudan bahsetti. Düğün zamanları çok davetiye baskısı olduğunu bazı günler sabahlara kadar çalışmak zorunda kaldığını, bazen bir iki kadehinde etkisiyle baskı makinesinin başında ara ara uyuyakaldığını bir çırpıda anlattı. Sonra aniden durup “Benim gevezeliğim tuttu kusura bakmayın, eski meslektaşlarımı görünce çenem düştü, buyurun siz ne için gelmiştiniz” diyerek sözü misafirlerine bıraktı. Kemal ocakçının getirdiği çaydan derin bir yudum alıp, eski mesai arkadaşlarıyla ilgili sorular sordu. Sadece emekli başkomiseriyle arada bir görüştüklerini, diğerleriyle de ister istemez irtibatının koptuğunu öğrendi. Dedektif, o karakolda çalışan tüm arkadaşlarının öldüğünü söylediğinde eski polis inanamaz gözlerle bir Okan’ın bir Kemal’in yüzüne bakıp titreyen sesiyle “ne yani sizce sırada ben mi varım,” derken az önceki neşeli hali uçup gitmişti. Kemal, o karakolda yaşanan ve bu ölümlere sebebiyet verebilecek herhangi bir şey hatırlayıp hatırlamadığını sordu;


-Şevket kötü adamdı, karakola getirilen herkesi suçlu suçsuz mutlaka tartaklardı. Komiserim iyi adamdı ama o da Şevket’in deliliklerine göz yumardı. Hatta ikisinin de başı darp olaylarından dolayı birkaç kez derde girdi. Bir de yeni polis gelmişti Şevket’ten sonra iyi çocuktu, çalışkandı ama ben onunla fazla çalışamadan istifa edip kendime yeni bir hayat kurdum. Polislik zor meslek sadece beş yıl dayanabildim ve şu an ne kadar mantıklı bir karar verdiğimi daha iyi anlıyorum. Ne bileyim işte, belki o zamanlarda karakolda şiddete maruz kalan, ya da hapse giren manyağın biri kendince intikam alıyordur, aklıma başka ihtimal gelmiyor, diyerek durumu özetledi.

Kemal dükkândan çıkarken, dikkatli olmasını, mümkünse tek başına kalmamasını, en azından dosya çözüme kavuşuncaya kadar yanına birini almasını öğütleyip tokalaşarak oradan ayrıldı.


Akşam emekli komiserin otopsi raporu geldiğinde, kanında yoğun miktarda alkol olduğu, ölümüne ise asılmasının sebep olduğu yazıyordu. Eve zorla girildiğine dair iz bulunmaması intihar olayının alkolün etkisiyle gerçekleşmiş olduğunu gösteriyordu. Kemal, buna benzer çok intihar vakası görmüştü. Hayatı ıskalayan nice insan son çareyi yalnızlığın zemheri kucağından, ölümün sıcak kucağına atlayarak bulurdu. Yine de içine sinmeyen bir şeyler vardı. Tüm ekibi evlerine gönderip kedisi ihtimaller üzerine kafa yormaya, verileri tekrar gözden geçirmeye karar verdi. Sonra aklına komiserin emeklilik tarihi takıldı. Veri tabanına girdiğinde, komiserin emeklilik tarihi, Şevketin karakoldan ayrılma tarihi, Cengiz’in ilk olarak o karakola atanıp kısa süre sonra cinayet masasına tayininin çıkma tarihlerinin birbirine çok yakın olduğunu fark etti. Daha sonra istifa eden polis memurunun da aynı dönemlerde karakoldan ayrıldığını fark etti. Sanki o karakolda çalışan kimseyi bırakmamacasına ekibi dağıtmışlardı. Sadece Cengiz düzgün bir şubeye atanmış, diğerleri adeta uzaklaştırılmışlardı. Birden işin görünmeyen başka bir yönü olduğunu fark etti. Yukarıdan birileri bu karakolda olan bitenler yüzünden ekibi dağıtmıştı. Öyleyse istifa eden polis memuru Niyazi Doru’da kendi isteğiyle istifa etmemiş buna zorlanmıştı. Ama gizlediği neydi? Kemal gece yarısının üzerinden iki saat geçmiş olduğunu gördü. Biraz tereddüt ettikten sonra eski polisin, işlerin yoğunluğu nedeniyle son günlerde sabahladığını söylediği aklına geldi. Şansını denemeye karar verip arabasını baskı dükkânına doğru sürdü. Yaklaşık 20 dakika sonra dükkânı çaprazdan gören kaldırım kenarına arabasını park edip içeriyi izlemeye başladı. Işıklar yanıyordu, fakat görünürde kimseler yoktu. Yakından bakmaya karar verip tam araçtan inecekken, esrarengiz bir adam gecenin karanlığından çıkıp hızlı adımlarla dükkânın kapısına yöneldi. Kemal, kalp atışlarının aniden yükseldiğini hissetti. Eğer bu katilse Niyazi’nin fırsatı olmadan onu öldürebilirdi. Okan’ı ya da merkezi aramaya zamanı olmadığından tabancasının emniyetini açtı, adam dükkâna girer girmez, aracından inip seri şekilde dükkanın önüne geldi. Baskı makinesinin sesi dışarıya kadar geliyordu. Cam kapıyı ittirip sessizce içeri girdi. Yavuz 16 marka tabancasını çekip arka odaya doğru giderken baskı makinesi homurdanarak durdu. Artık iki adamın konuşma sesleri geliyordu. Niyazi misafirine “sana buraya gelme demedim mi? Ne işin var gecenin bir yarısı burada” diye söyleniyordu. Kemal, bu konuşmadan bir şeyler öğrenebileceğini umarak tezgâhın arkasına sinip ikiliyi dinlemeye başladı:


- Bu gün polisler seni ziyaret etmiş, ne istiyorlarmış senden, ne dediler?


- Ha ha ha. İstihbaratın çok iyi dostum. Evet bu gün geldiler. Onlar arabadan inerken fark ettim polis olduklarını, hemen makinenin başına geçip uyuyor numarası yaptım. Hele nabzımı kontrol etmek için bana dokunduklarında bir sıçrayışım vardı görmeliydin. Ben bile hayret ettim oyunculuğuma. Tabi hemen inandılar. Sonra ölen polislerden bahsedip, benimde hayatımın tehlikede olduğundan bahsettiler. Dükkana birini daha almam gerektiğini, dosya kapanıncaya kadar dikkatli olmamı falan zırvalayıp durdular. İşin en iyi yanı benden hiç şüphelenmemeleri. Ha ha ha, düşünebiliyor musun? benim hayatımın tehlikede olduğunu düşünüyorlar dostum.


-Aslında haksız değiller.

-Nasıl yani??

-Klick!! Baskı makinesini çalıştır!


Kemal, duyduğu sesin tabancanın kalkan horozuna ait olduğunu hemen anlamıştı. İçeride iç hesaplaşma olduğu açıktı ama silahlar harekete geçtiğine göre ikilinin sohbeti bitti demekti. Tezgâhın arkasından usulca odanın kapısına doğru harekete geçmişti ki, boş bir kutuya ayağı çarptı. İçeriden iki adam aynı anda “kim var orada” diye bağırdılar. Kemal, düştüğü durumu lehine çevirmek için eski bir numara olarak anahtarlığını cebinden çıkarıp odaya çaprazdan fırlattı. İki adamda ayağa sıçrayıp dikkatlerini yere düşen metale vermişken Kemal yarı eğilmiş olarak kapıda belirip sert sesiyle “Kımıldamayın” diye emir verdi. İkisi de şaşkın vaziyette kendilerine doğrultulmuş namluya ve Kemal’in keskin gözlerine baka kaldılar. Gayri ihtiyari olarak filmlerde gördükleri gibi ellerini havaya kaldırıp teslim oldular. Kemal, elinde tabanca olan adama tabancasını yavaşça yere bırakıp yana doğru ittirmesini aksi takdirde karnını mermiyle dolduracağını söyledi. Adam korkmuş gözlerle anladığını göstermek için kafasını aşağı yukarı sallayıp, denileni yaptı. Şimdi konuşma sırası Kemal’e gelmişti. Silahını indirmeden “evet anlatın bakalım” dedi. Yabancı kekeleyerek;


- Efendim benim bir suçum yok, bu adam benden şantaj yaparak para sızdırıyordu, ben de gözünü korkutup vazgeçirmek için buraya geldim. Hem polis arkadaşlarınızı öldüren de, komiseri sarhoş edip asanda bu Niyazi denen pislik, diyerek bülbül gibi ötmeye başladı.


Niyazi bu duruma öfkelenmiş olarak:


-Hain hemen sattın beni, ya senin uyuşturucudan kazandığın paralar ne olacak, hem bizim sırtımızdan para kazan hem de iş bitince pay vermeye yanaşma, deyip adama doğru dönerek üstüne yürümeye yeltenince Kemal, “kımıldama” diye tekrar ikaz etti. Fakat Niyazi yan tarafında gizlediği tabancayı çekip ateş etmeye yeltenince Kemal tek atışla onu göğsünden vurdu. Niyazi sendeleyerek düşerken elindeki tabanca da yere yuvarlandı. Kemal diğer adama “yere yat” diye emir verince korkudan altına yapmak üzere olan adam hemen denileni yapıp ellerini ensesine koydu. Kemal, yerde can çekişmekte olan Niyazi’nin yanına gelip “Cengiz! Onu neden öldürdün, o bu işin neresinde,” diye sordu. Niyazi, güçlükle “onun hiçbir suçu yok, sadece istasyon şefinin bizimle içli dışlı olduğunu biliyordu, onu öldürmeden komiseri öldürseydim bunu ikimizin yaptığını anlardı” diyebildi sadece. Sonra başı yana düştü. Kemal, öfkeden delirmişçesine yerde yatan adamı kaldırıp sürükledi, sırtını duvara vurduğunda adamın ciğerlerinden çıkan ses odada yankılandı. “Şimdi ölmemek için anlat bana, eğer yalan söylediğin hissine kapılırsam, yemin ederim gözümü kırpmadan seni de öldürürüm” diye adeta kükredi. Adam gözlerinden ateş saçan polisten öyle korkmuştu ki birkaç saniye hiç konuşamadı, sonra ağlamaklı sesiyle “Hepsini anlatacağım,” diyebildi.


Ekipler gelip uyuşturucu kaçakçısı istasyon şefini tutukladığında Kemal tüm hikâyeyi öğrenmişti. Haydarpaşa istasyonu aktifken, Irak üzerinden gelen uyuşturucu buradan trenle Bulgaristan’a oradan da Avrupa’ya sevk ediliyordu. Emekli komiser oradaki düzene ses çıkarmayarak sus payı alıyor, Niyazi ve Şevket, halef-selef iki polis sevkiyatın güvenli hareketini sağlıyordu. Malın elden ele aktarımı ise istasyon şefinin sorumluluğundaydı. Narkotik çeşitli zamanlarda baskınlarda bulunmuş ama polislerin içerideki bağlantıları nedeniyle hiç birinde başarı sağlayamamıştı. Üst makamlar ispatlayamasalar da karakoldaki polislerin işin içinde olduğunu anlamışlardı. Bu nedenle Şevket sürülmüş, Komiser emekli edilmiş, Niyazi ise karıştığı başka olaylar nedeniyle ihraç edilmemek için istifaya zorlanmıştı. Sadece Cengiz’in dönen dolaplardan haberi yoktu, ama o da her gün karakola gelip giden istasyon şefinin diğerleriyle olan samimiyetini biliyordu. Karakolda eskiden çalışanlar ölünce Niyazi ve Şef arasındaki bağlantıyı ortaya çıkaracaktı. İstasyon şefi kendisine yapılan şantaj nedeniyle hala bu üç polise sevkiyatlardan sus payı veriyordu. Planı o yapmış, Niyazi’nin diğerlerini ortadan kaldırmasını sağlamıştı. Karşılığında onların paylarının yarısını da ona vereceğini söylemişti. Aslında son olarak şef de Niyazi’yi öldürerek bu asalak topluluğundan kurtulmanın peşindeydi. Son gece Kemal, olay yerine gelmese muhtemelen Niyazi’de ölmüş olacak ve bu kirli ilişkiler ortaya çıkmayacaktı.

Dedektif, dar yolda ağır adımlarla yürüdü. Mezarın başına gelince, çöküp bir süre dua etti. Bu gün içi biraz daha rahatlamıştı. İlk defa birini öldürdüğü için üzülmemişti, Cengiz’in katili de ondan iki gün sonra toprağa girmişti. Kemal, Cengiz’ e dokunur gibi okşadı toprağı sonra elindeki su şişesini mezarın başındaki gül fidanına döktü. Cengizler her zaman var olacaktı. Maalesef Niyaziler de...


Editör: Burçin Kahraman