© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

KANATSIZ BİR MELEKTİ O


13 Nisan 2019. Saat sabahın 5’i.

Çok büyük bir çetenin liderinin evine baskın yapan yüzlerce polis etrafı didik didik ararken bir odada oturan, çete lideri olduğu iddia edilen kadın gülümseyen yüzü ile polisleri izliyordu. Basında ortaya çıkan haberlere göre fakir aile kızlarını okutma bahanesiyle ailelerinden alıp fuhuş ve casusluk faaliyetlerinde kullandığı iddia ediliyordu. Tüm ülke şaşkınlık içinde olup bitenleri izliyordu.

Burada keselim.


Henri Charriere’nin KELEBEK adlı kitabını okuyordum. Tavsiye ederim muhteşem bir kitap. Gerçek bir olayı anlatan, birinci ağızdan dile getirilen sürükleyici bir eser.

Hapishane olarak kullanılan bir adada hapis yatan Kelebek lakaplı adam adadan inanılmaz bir serüvenin ardından kaçar. Yaptıkları küçük sal ile günlerce yol alırlar okyanusta. Sonra bir adaya sığınırlar. Cüzzamlılar adasıdır burası. Toplumdan tamamen dışlanmış, dışarıdan gelen yiyecekle ayakta duran, ölümün gelmesini bekleyen yüzlerce cüzzam hastası ile doludur ada. Kelebek bu adaya sığınır. Halkın bulaşıcı diye hayatlarından attıkları insanlarla yaşar bir süre. Cüzzamlılardan biri kelebeğe kahve yapar. Ateşin üzerine koyar cezveyi. Ateşe odun atarken bir parmağı da odunla birlikte ateşe düşer. Ama adamın hiç haberi olmaz.


Bu bölümleri okurken ya bu nasıl bir hastalık diye biraz araştırma yaptım. Uzman değilim ama hastalık şöyle bir şey; hani yaralarımız kabuk bağlar ve kurur düşer ya. İşte cüzzamda öyle bir şey. Hastalığa yakalananların uzuvları vücudunda çürüyor. Özellikle yüzü korkunç bir hal alıyor. Artık ülkemizde bu hastalığın kökü kazındığı için cüzzam nedir bilmiyoruz. İşte bizim hikayemizde burada başlıyor.


13 Aralık 1935’te zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ticaretle uğraşan babasının işleri iyi gitmeyince oturdukları konaklarını oda oda kiraya verdiler. Buradan gelen gelirle hayata tutunmaya çalıştı aile. Babası baskıcı bir adamdı. Anne ise otoriter bir kişilik. Öyle ki çocuklarını sokaktan bile kopardılar. Kafeste bir hayat gibiydi çocukluğu. Özgürlüğü üniversiteyi kazanınca tattı doya doya. Tıp fakültesini kazanmıştı. Derslerinde ise oldukça iyi idi.


Her şey bir hastane gezisi ile başladı. Tıp fakültesi akıl hastanesine bir gezi düzenlemişti. Öğrencilerin gördükleri manzara dehşet vericiydi. Ortalıkta çırılçıplak dolaşan insanlar, demir parmaklıkların ardına hapsedilmiş kişiler, bağıranlar, çağıranlar, ağlayanlar ile doluydu. Ortama bakılırsa burası hastane değil tımarhane olabilirdi ancak.


Hasta bakıcılardan biri öğrencileri bir yere götürdü. Büyük bir çukurun içine konulmuş barakaların etrafı tellerle çevrilmişti. Hasta bakıcı izah etti burası cüzzamlıların yeri diye. Ülkedeki cüzzamlılar burada toplanarak tecrit edilmiş, olağanüstü kötü koşullarda yaşıyorlardı. Hastalık öyle bulaşıcıydı ki kesinlikle uzak durulmalıydı. Yemekleri ise bir kovaya doldurulup en uzak köşeye bırakılıyor hasta bakıcı gittikten sonra hastalar çıkıp alıp yiyorlardı. Kahramanımızın gördüğü tablo karşısında nutku tutuldu. Bir doktor hastasına dokunmadan onu nasıl tedavi edebilirdi. O gün karar verdi bu illetle savaşmaya. Okulu bitirdi. Deri ve Zührevi Hastalıklar dalında uzman doktor oldu.


Bu arada öğrenciyken evlenmiş 2 çocuk sahibi olmuştu. Tüberküloza yakalanmış 8 ay yüz üstü yatmak zorunda kalmıştı. Özel hayatı hiç iyi gitmiyordu. Eşinden boşandı çocuklarından ayrı düştü. Yılmadı çalışmaya devam etti. Çocuklarını yanına alıp kıt kanaat geçinerek Anadolu’nun çamurlu yollarına düştü. Doğruları yapmaktan çekinmiyor, yılmıyor, aman bana ne demiyordu. Bir gece hastanede nöbet tutarken baktı ki hastaya müdahale edecek hiçbir malzeme yok. Kuru kuruya nöbet tutuyorlar. Sabah olunca oturdu bir dilekçe yazdı. İstediği malzemeler gelmezse nöbet tutmayacağını belirtti. Arkadaşları böyle olmaz, başını derde sokarsın dediler. Umursamadı bile. Gerçekten malzemeler gelmezse nöbet tutmayacaktı. Ertesi gün istediği tüm malzemeler gelmişti.


Cüzzamı araştırdı. Gördü ki yüzlerce yıldır bilinen bir yanlış vardı. Cüzzam bulaşıcı değildi. Anadolu’yu karış karış gezerek cüzzamlıları tespit etti. Ailelerin dışlayıp sokaklara attığı, dilenen yüzlerce cüzzamlıyı topladı. Tedaviye başladı. Onlar adına bir hastane kurdu. Ama gelirleri yoktu. Yılmadı. Almanya’dan dikiş makineleri aldılar. Cüzzamlı hastalar bu makinelerle yastık kılıfı, nevresim takımı gibi şeyler dikip satarak gelir elde ettiler. Sokaklara atılan bu insanlar uzun bir aradan sonra yeniden kendilerini insan gibi hissettiler. Büyük bir başarıya imza attı kahramanımız ve cüzzamı sildi attı ülkeden. Bu başarısına karşılık Hindistan’dan Uluslararası Gandhi ödülünü aldı 1986 yılında.


Cüzzamın kökünü kazısa da onun için mücadele devam ediyordu. Hayat felsefesi şuydu, ÜNİVERSİTE OKUMUŞ HER KADININ CUMHURİYETE BORCU VAR. Onun içinse bu borç ömür boyu ödenmeyecekti. Ömrünün sonuna kadar borcunu ödemeye devam etti.

Cüzzam için Anadolu’yu, özellikle Doğu ve Güneydoğuyu gezerken kadınların ve kızların acziyetlerini gördü. Kendini onlara adadı. Yoksul köylü kızlar için dernek kurdu. 70 binin üzerinde kız çocuğunun elinden tuttu.Burslar verdi, kızları okuttu, meslek sahibi yaptı. Bazıları ‘’hocam boş ver bu Kürt kızlarını okutma, sonra terörist olup bize silah çekiyorlar’’ dediler . ‘’ Asıl okutmazsak terörist olup bize silah çekerler’’ diyerek yoluna devam etti.


Yıllardır Anadolu’nun tozlu yollarında, çamurlu köylerinde, yoksul evlerinde gezen bedeni dayanamadı, kansere yakalandı. Herkes üzgünken o gülümsüyordu. Bu yaştan sonra kızamık olacak halimiz yok ya diyordu herkese.


Güzelim ülkemde hiçbir başarı cezasız kalmaz derler ya hakikaten kalmadı. Ülkenin her kurumuna yayılan FETÖ kanseri onun kapısını da çaldı. Uydurma deliller, sahte tanıklar, iftiralar ve satılmış basın ile kapısını çaldılar sabahın saat beşinde.


Okuttuğu kızları subaylara pazarlıyor oradan da askeri sırları çalıp emperyalist güçlere satıyor dediler. Ve vefasız halkım yedi bunu. Ağzı açık izlediler haberleri. 3000 subayı casusluk suçlaması ile hapse attılar. Ya 3000 kişi, dile kolay 3000 kişi. Bu kadar sayıda kişi ile casusluk olur mu demediler. Ülkenin en seçkin, en saygın kahraman askerlerini hapse atılırken, darbeye kalkışıp kendi halkına kurşun sıkacak hainleri ordunun en üst kademelerine getirdiler. Ne oldu sonunda döndü dolaştı hak yerini buldu. Güneşi balçıkla sıvayamadılar. Sıvanmaz, çamur tutmaz çünkü.


Hainlerin evine baskın yaptığı anda kanserle mücadele ettiği için kan aldırıyordu kanatsız melek. Olanlara güldü geçti. Ne istediyse verdi polise. Vatanın kahraman evlatlarını tenzih ediyorum ama FETÖ’nün köpekleri ne kadar delil üretse de tutmadı, yapışmadı üstüne.


Ve bir sabah gülen yüzüyle yer yüzüne inmiş kanatsız melek uçup gitti gökyüzüne.

Bu yazıyı neden yazdım bu ay. Mersin Şehir Hastanesinde onkoloji bölümünü ziyaret etmiştik UMUT ELÇİLERİ TOPLULUĞU’yla. El kadar kanser hastası bebeler gördüm orada. Odanın birine girdik güzeller güzeli bir kız karşıladı bizi. Birinci sınıfa gitmesi gerekirken lösemi ile mücadele ediyordu. O okula gitmezse biz okulu ayağına götürürüz dedik. Gönüllü ders vermeye başladım prensese. O kadar hayat dolu ki anlatamam. Sordum prensesim ne olacaksın diye, doktor dedi. İyileşip büyüyüp doktor olup lösemili çocuklara bakacakmış kızım. Gözlerim doldu. Aklıma direk kanatsız melek TÜRKAN SAYLAN geldi. O an anladım ki bu topraklar binlerce TÜRKAN SAYLAN’a gebe.

Seni asla unutmayacağız melek insan Prof. Dr. TÜRKAN SAYLAN.

Minnetle, hasretle, rahmetle kalbimizdesin.